07 Kasım 2009 Cumartesi

Hoşgeldin Yelkovan

“…filmimi başa sardığımda, güzelliğini gözlerime görüntüsünün ilk yansıdığı anda kaybettiğini gördüm, üzüldüm. Tren gara girdiğinde senin adına kendimi bu hüzne hazırladığım kalmış aklımda, seni gördüğümde unuttuğum şey fark ettim ansızın gözlerimi bana sunan tek neşe sensin.”


Notalarımı cebime attım, o sırada bozukluklarla karışmış olmalı, sonra bir yerlere bırakmışım unutmuşum onları... Benim hikâyem budur… Yaşamımın kısa bakışta görüneni; hep güzellikleri önemsizlerle bir yere bırakıp unutmak, kimi zaman kaçmak, gitmek, koşup yorulmaların ardından kalan son nefesimle de “bitti” diyebilmek, demek.

Yine bir yolculuk öncesiydi sanırım, güzelliğin asla bir daha öyle olmayacağını düşünerek zamandan alabildiğine güzellikler çalıp bıraktım onu. Yollar birleşir ya bir noktada yine dönerler aynı yere farklı zamanlara. Bugün sessiz sedasız yerine geldiğini, sana ait olana kurulduğunu ve hayatımda kaldığın yerden devam ettiğini gördüm. Durgunluğum yerini temkinli bir mutluluğa terk ederken, zamanın da tekrar işlevini kaybedip sadece saatime ait birkaç çubuğu döndürmek dışında işe yaramadığını tekrar gördüm.

Yelkovanı severim ben, sempatik isminin yanında ne akrep kadar ağır aksak ve geçmişime düşmandır, ne de saniye kadar hızlı ama işlevsiz. Yelkovan, fark edebilmenin yanında asla sizi yalnızlıklar içinde bırakacak kadar da acımasız ilerleyenlerden değildir. Biraz bana benzer hatta olaylar olur gelişir gider... Ben bakan yüzlere söylerim “suçum yok, bastığınız yerde, sadece yürüyorum.” Bugün bir saatte iki yelkovan oldum tekrar, zaman içinde mutluluğu gördüm bir kez daha ve her dönüşün ardından mutsuzluğumu yendim...

Şimdi ayaklarım zamana basmadan mutluluğuma devam ediyorum kaldığım yerden. Her şey seninle yerli yerinde…

“Biliyorum gölgede senin uyuduğunu
Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin
Hazların âleminde yumulmuş kirpiklerin
Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu.”
A.H.T

Gitmiştin de korkmuştum ya.

Hoş geldin.

25 Ekim 2009 Pazar

Anahtar deliğinde anahtar gölgesi...

Şiirim geldi bırakın beni,
Bir kibrit farz edin ve yakın beni,
Bir ceketmiş gibi askıya takın beni,
Bir çiviymiş gibi duvara çakın beni,
Şiirim geldi bırakın beni.

Müjdat Gezen



Yoruldum...

Yara bantı olup sarılmaktan, gözyaşı olup dökülmekten, vuslatlarda kaybolmaktan yoruldum. Başlayan güne ait olamamaktan, özlediğimi görememekten, gördüğümde dokunamamaktan sıkıldım. Her gidenin ardından merdivenler inmekten, her gelenin öncesinde yol gözlemekten, bitenlerin ardında bıraktıkları göz olmaktan bıktım.

Bir şiir olarak başladım, devrildi cümlelerim kalemim noktaları zor koyar oldu yer yer daha çok virgül gibi oldum, ünlem olamadan bitti cümlelerim. Romana dönüştüm zamanla onun güzelliğine kapılıp kalın kaplara girdim zar zor, kendimi bu ağırlıklar arasında ağır hissettim, uzun hikayelerin sonunu düşledim bitmemesi için uğraştım. Bitti... Bir acı kahvenin ardından gelen yakıcılıkla bitti, ağlayamamak kadar ağır, kalkıp giden bir otobüsü yolcu etmek kadar zordu bitişler. Ama dayanmak en büyük meziyet, bunu başardım.

Başardım aslında gülmeyi, her olan bitenin ardında, dost sohbetinin en acıklı yerinde dikkat çeken gülüşlerimdi. Kimse bilmedi zannımca asıl güldüğüm bedenimde yaraları bulunan anılardı. Gece bir bir düşerken ben kimseye belli etmeden göz kırptım yarınlara ve masaüstünde bir kalemdim sadece yazmak istedikleri olan ama ele alınmayan.

Denemek istedim, görmek istedim, bağlanmak istedim. Ama arzular gibiydi istemek en güzeli kaçıp giden yuvarlanıp düşmeyendi. Arzular gitti önce, fikirler devrildi yerlere ve güven, bir buluttan kırpılmış ta yıldız olup gökyüzüne varmış şimdi. Ah minel aşk, gözlerim devrilmişte gözlerini göremez olmuş şimdi...

06 Ekim 2009 Salı

Gözyaşında Damlaydım

"Elimde bir hayal var tuttuğum,

Gözlerimde gerçek,

Tutuyorum çekiyorum,

Gece elinde ay ışığıyla bende..."

"La Vie en Rose"


Sana ait olmayandan mutlu olur musun ? Araç olduğunda, amaç kadar zevk alır mısın ? Neşenin sınırı var mı ? Neşe senin için değilken mutlu olmanın ahlakı yok mudur?....


Ne kadar çok soruya cevap aldım bir neşenin ortasında. Yalnızca karanlık bir yolun ucundan gelenin görmesi için parlamak hoşuma gitmişti, bir kaç damla mutluluğun ardında. Zaman geçer, zaman tükenir yolunu beklediğin görünür de sen gözlerini ufka diker, kalabalığın ardına onsuz geçersin...


Bu mutlu eder mi ?


Ediyor arkadaş, ediyor çünkü bir ruhun parçası olmak benim işim, tek başıma öyle yalnızım ve birlikte olduklarımla öylesine güçlüyüm ki ben... Bir zerre neşe yarattığım ruhlarda varım, mutluluğun damlaya dönüştüğü noktada bir O2 parçası yahut bol proteinli bir yaşın süzüldüğü yollarım ben... Ama ben işte şimdi varım... Orada bir yerde oldukça ben Tuna'yım, Dünya'dayım, sizlerleyim...


Bugün mütevazi bir meleğin, akla hayale sığmayacak güzellikte bir doğum gününde ben de vardım. Mutluydum Tuna değildim, "biz" olmanın gururuyla sarhoştum. Oğlan bizimdi kız bizimdi, biz yaptık, biz çaldık, biz oynadık... Mütevazi melek bir süre gökyüzünde gezdi, sonra bizde onunla gittik.


Teşekkürler...

04 Ekim 2009 Pazar

Soğuk ama yaşadığım yerden memnunum


Günlerimi kurcalayan bir gezi var aklımda. Gizlice gitmek istiyorum ama bir kaç kişiye haber versem de yola öyle mi çıksam diye düşünüyorum. Arkada kalanlardan bir kaçına gittiğin yerden kart atıcam, bir kaçına ise geldiğimde saklamaları için birşeyler bırakacağım. Bu gezi, bu güzergah biraz garip ve farklı. Bunu bilerek çıkacağım yola...

Göreceklerim görmediklerimden farklı olacak eminim. Yaşamadığım şeyler yaşanmamışlıklarına gizlenecek, ben bunların ardında gideceğim. Kaç isim özleyecek, kaçı ardımdan gelmek için çırpınacak bilmiyorum. Mektuplarını bitirip son otobüse dair cesaret gitmeden yola çıkmak gerek. Bavulumda duygular bile olmayacak. Küçük bir şişeye koydum onları, sadece dua edin üstüne bana dair ne varsa onlar çünkü. Benim üzüntüm, benim sevincim, benim kıskançlıklarım ve benim özverim... Hepsi onun içinde... Göz yaşlarımı aldım kimseye bırakmam onları, bu dünyada hepiniz için o kadar çok, o kadar çok akıttım ki. Öyle birşey istiyorum yalnız kendim için kullanacağım onları. Suluboya yaparım, çiçek yetiştiririm... Su hayatsa eğer, hayatımı onda saklamak isterim...

Gözyaşımı bırakmam ona ihtiyacım var...

Şimdi ben gidiyorum ya, siz arkamdan bakın... Yavaş yavaş eriyip bittikten sonra hafızalarınızdan da taşınacağım, gündüz ve gece düşünürken beni, gecelere ardından da hiçlere karışacağım. Sonra endişeleneceksen ardımdan hiç gelme yanıma, uzun bir şarkının nakarat kısmında vazgeçtim ben olan bitenden. Vazgeçme hakkımı kendim gördüm, gördüğüm yerden aldım. Kelimelere döktüm...

Kelimeler bittiğinde gideceğim. Uğurlamaya gelipte ardımdan su dökmeyin, üstüm başım yamyaş oldu. Yağmurdan sonra toprağın kokusu...

01 Ekim 2009 Perşembe

Dünya Yüzeyi Pürüzlü


Tasarımının ardından yıllar geçmiş oluklu bir karton gibi hissetmek için kaç deneyim gerekir ?

Sadece kolilenme zamanı geldiğinde akla gelen o kutu gibi bir yanım. Köşe başında bir çocuk yakarak ısınmaya çalışıyor, hızla yanıyorum tükeniyor, küllere dönüşüyorum. Küllerde kendimi tanımak olanaksız.

Yok olacağımın korkusu ve sevinci üstüste binerken bir çatışmadan şansıyla kurtulmuş asker gibi yanmıyorum. Kalkıp bakıyorum, ölen arkadaşlarım, bir kaç mermi kovanı bize ait olmayanların kalıntıları, kimbilir hangi metrede nerede bir kablo kesintisi olan yanıp sönen bir lamba.

Savaş bittiğinde kimsenin umurunda olmayan bir lambayım, hangi ev için yanacağını bilmeyen umurunda da olmayan bir lamba, bahsi geçenler topluluğunda birisinin evinde entellektüel bir birikimin kaleme oradan kağıda dökülüşüne destek verebilirdim oysa.

Kalem olur biter umurda olmazdım sonra, silgi olur hatıra olarak verilirdim belki, sonra hatıra verilen diğerini öldürürdü ki ben kurşun bile olamazdım, bir bakardım ben can yakamazdım, ben can veremezdim, ben candan anlamaz, gönüllerden de usanmazdım, kimseye yararımın olmadığı bir toprağın kenarında çürümeyi, yakılmayı, söndürülmeyi, bitirilmeyi beklerdim. Öyle biriyim ki kendimi bitirmekten bile acizim.

Değil mi ?

30 Ağustos 2009 Pazar

Kimin Zafer Bayramı ?

Geniş arazide yürüdüm...

Yazın bu en sıcak günlerinde tarlalarda sınır otlarını gördüm, öyle sıktılar ki düşünmeden edemedim: hak, hukuk, miras, vaad derken toprak ne çok bölünmüş, bir kaç çatışma onları sınır arazilerinde ki otların kapladığı alandan daha dar hale getirmiş.

Ucu bucağı belli belirsiz yürüyüşüme devam ettim, yollar gördüm biraz ileride ki kentin içlerine doğru; toprak yol devam ederek asfalta dönüşüyordu, farkettim ki asfalt olan yerin mahalle ismi de farklıydı, hizmet konusunda bir bölünmüşlük yahut yarına atılmışlık var heralde dedim, düşündüm sonra daha fazla düşünmemeye karar verip yürüdüm.

Bir kaç insanla karşılaştım yolda kimisinin tepeden bakan gülümsemesine, kimisinin yenilgisinin ardından yazgısına sarılışına, bir kısmının da her kaybedişinin arkasına sakladığı kara bahtım, kör talihim diye kalıplara döktüğü yüzlerle karşılaştım. Düşünmeden bir topluluğun arasında buldum kendimi almış yürümüş bir hoyratlık ardında çatışmalar kavgalar gördüm. Anladım ki bu aynı havayı soluyup aynı topraklarda yaşayan halkta toprakları gibi bölünmüş. Bölündüğü her yerinden de yaban otlar bitmiş. Kimisinin aklına kendinden olmayanların kurduğu planlar girmişte onu umut bellemiş, kimisi ardını dayadığı söylemlerin geçerliliğine inanmış körü körüne de çıkışı bulacağı yolun çok gerisinde kaldığını görememiş.

Anladım ki şimdilerde bu ülkenin bağrına dayanan hançer, toprağından, tarımından, sanayisinden, düşüncesinden çok insanını bölmüş parçalamış. Zihnine sokulan düşmanlıkların esiri haline gelmiş.

Bu toprak bölünenlerin yaşadığı toprak olmadı asırlardır, bu ülke aynı havayı soluyup, birbirine düşmanlığını yine bu havaya soluyanların yaşayabildiği ülke değil, bu ülke 30 Ağustos'ta zaferle süslenen ülke değil. Mustafa Kemal'in bağımsızlık, bağımsızlık! diye her adımında sesini dinleyen topraklar bu çorak düşüncenin içinde değil...

Zaten,

Düşmanlığı yurt edindiysek,
Kin soluyup nefret sarfettiysek,
Her fırsatta bölünmeyi fırsat bildiysek,
Hatta gün gelipte,
Mustafa Kemal Atatürk'ten vazgeçtiysek,

Bu ülke de artık bizim değildir...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Okyanusta Taştan Yuvam


"Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız,
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla,
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da.
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda,
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla."

"Edip Cansever"



Yeni bir toprak kokusuydu duyumsadığım, bir tanrı olsam, ağlasam böyle kokardı sanırım yağmurların ardından öylesine bendendi duyumsadığım. Ama bir tanrı değildim ve "o" ağlamaya yeltenecek kadar zaman da vermedi gidişlerinin ardından zaten. Ben yine bekleyen oldum bir köşede "piyon", sıkılgan bir oyuncu devirdi şahını o yenilince ben de yenik sayıldım.

Saatlerden ödün verdim geleceğime saniyeler saklamak için de yine de başaramadım evrende kendimi modellemeyi. Belki bir hikayeden ibaretti de sonra filmi çıkınca beğenmedim. Öyleydi işte tam dalgalara açılacakken farkettim deniz benim denizim değil. Döndüm taştan yuvama bir elimde nefret bir elimde sevgi, vakit tekrar kabuğuma çekilişin habercilerinden, o muazzam gürültülü vakitlerinden biriydi.

Ben hiç okyanus görmedim... Gördüğümü sanmışımdır genellikle...

09 Ağustos 2009 Pazar

Kuru boyalandık



Değiştik ama gelişerek değişmedik... Yerimizde saymaktan mutluyuz da şu tasarımda biraz değişiklik yapalım dedim. Boya kalemlerimi sevdiğimi bilenleriniz var zaten yanımdan eksik etmem bir çok zaman, bilmeyenler de hemen çocuk olmakla suçlamaya başlamasınlar, zira "size ne?" demekten artık pek sakınmıyorum. Derim yani...

Baktım ki çok bilgisayar ürünü durmakta bizim güzide logomuz (Emel'in emeğini asla unutmadım) dedim ki kuru boyalarımızla oturup baştan yapalım şu güzel anasayfamızın en çok görüntülenen öğesini. Ve çalıştım, boyadım, çizdim, baktım ettim ortaya güzel birşey çıktı. Umarım beğenilir efendim beğenilmezse eskiye döneriz tabi sorun da değil ama güzel oldu derim ben...Evet...

Bir sonra ki notadan korkmak...


Piyano çalabildiğim günler geldi aklıma yeni yarattığım rüyaları görünce. Notasız çalışmayı severdim sıkıldığım zamanlarda ve tehlikeli bir heyecanı vardır sevdiğiniz şarkıları çalmanın. Bastığım notanın doğru olması yetmezdi ardından basacağınız da güzel olacaktı kural bu. Çoğu zaman yenilsem de tuşlara ve tınılara kazandığım bir çok ezgi oldu. Sonra zamanla kayboldu, kimisi unutulmadı ama duyulmadı da...

Şimdi bazı medikallerin ötesinde ki ruh seanslarım var kendimce yazdığım, kendimce konuştuğum ben olduğum duygularımı bulduğum ufak, minik yön göstermeyi deneyen yeni dünyalar. Belki yeni heyecanlar hatta. Yıllar sonra yeniden görünmez bir piyano üzerinde geziyor sanki parmaklarım, yanlış yapmaktan hatta yapmış olmaktan korka korka güzel ezgiler tadıyorum, sonra bir başkasını görüyor gözlerim. Gözlerim korkuyor, endişe ediyor, susuyor, konuşuyor...konuşuyor...konuşuyor.

Korkusuz bir yolculuk bu benimkisi önüm arkam sağım solum çoktan sobe olmuş. Ben oyun bitmeden hava kararmadan en nadide oyuncumu görmek istiyorum. Kendini göster lütfen... Göster ki söz vereyim dibinde beklediğim ağaca, söz vereyim üzerinde koşturduğum toza toprağa, ama senden bir söz değil istediğim, yıllardır nefret dolduğum yollara bırakacaksam gözlerimi emin olmalıyım bir kez olsun senin en nadide oyuncumun saklandığı yerde hileli bir oyunun bitişine gönül verdiğine...

Lütfen...

03 Ağustos 2009 Pazartesi

Güneş Dünya'nın diğer kısmını aydınlatırken...



Son saniyeler.... 3.2.1...

Yayındayız.

"Evveeet sayın dinleyiciler." gibisinden bir yayın yapıyor olmasam da ufaktan özgürlük kokusu alabileceğiniz bir okyanusu, deliler gibi koşmak isteyeceğiniz aslan kaplanla dolu bir safari meydanının heyecanını, marsın kuytusunda bir uzaylının "gel bak ne göstereceğim" dediği mağaraya kafamızı uzatmak kadar gizemli bir havayı size yollamaktan gurur duyuyorum.

Yeni insanlar tanımak, tanışmak gibi trendlerin, dansların ve sevdiğiniz insanlarla geçen güzel gecenin ardından eve yürürken sadece "disınıseeen" diye mırıldandığınız şarkının eşliğinde çevreden gelen saçma muhabbetleri dinleyip "kih kih" yaptığınız ilginç zamanlar bu yaz günleri. Sabahları sesini duymanın okul günlerini hatırlattığı TRT'de farkettim ki artık "Demirbank iyi günler diler" cümlesi yok, nostalji yapamamış olmayı sorun etmeyerekten kışın açılan radyo gibi yazın da uyanır uyanmaz bastığım şey oldu fanın artık tutmamak için direnen düğmesi.

Bu sabah kahvaltı benden deyip bisikletime atlar atlamaz anladım ki geçen akşam tamir ettiğimi düşündüğüm frenleri cidden tamir etmişim, ne büyük sevinç anlatamam keza artık kaza yapmama imkan yok çünkü tekerlekler dahi dönmüyor. Hızlı bir aktivitenin de ardından frenleri komple çıkardım. Özgür olduysan tam anlamıyla olacaksın frene bağlı yaşarsan ne manası var. (Bisiklet kazası olurda ölürsem bunu alnımın çatısına yazdırın.) Zar zor değil gayet uça uça geldiğim evde kral gibi kahvaltı da yaptım, hatta Ankara için midemde stok bile hazırlattım. Açlığım, üzüntülerim, derdim, kederim, lanet yollarım, sevdiceğim insanlarım(!) iki ay kaldı çok özledim(!). Bilemezsiniz...

Kendime Not: Olurda yine melankoliye düşersen bir zahmet silme şu yazıyı. Geçen en az 30 tane yazıyı böyle bir durumda katlettin aman diyim. Dursun ya. Hep mi ciddi yazacaksın ?

Size Not: Yazıda geçen "disınısiiin" denilen şarkı Fall Out Boy isimli pek sevgili gruba ait "This Ain't A Scene" isimli parçaya aitmiş. Yani "disınisiiin" direk parçanın ismi. Yoksa benim ingilizcem iyidir, ayrıyetten güzel şarkı rastgelirseniz dinleyin. Hadi bakalım...

28 Temmuz 2009 Salı

İyi Gün Dostlarım Tutmayın Elimden

"Çekilin yanımdan,gelmeyin üstüme,
İyi gün dostlarım tutmayın elimden."
Şebnem Ferah

En şirin halinizle şiirsel bir dille görünüyorsunuz, hiç iz yok sesinizin tonunda hatta kullandığınız karakterlerin muhtemel yazı hatalarında. Yanısıra sizi de allayıp pulladigim dünyamın uyumlu gözüken parçalarısınız sözde.

Pek sevgili iyi gün dostlarımdınız sizler, ama terkedip gitmek konusunda ustaydiniz elbet. Bağırmak güçtü yüzünüze "yalancı" diye ama farklı biçimlerde yükselen sesim dahi ancak bir süre alikoymustu işkence dolu sözde sevgi saatlerinizden.

Emek üzerine nutuklar çektiğiniz saatlerde susan dillerin tercümanları olan sahte kalpleriniz vardı derinlere gizli sığ yüzeylerde. Sığ yüzlerde sığ beyinlerde mevcuttu fikirleriniz ve siz ben derin anlam yüklemekteyken yine sırıtma seanslarındaydınız.

Susmak gereksiz karşı çıkmak anlamsız, uygun olanı kişiliğinizde en nadide elbise niyetine taşıyın. Yalanın elçileri güvendiğim düşmanlarım bir sözün değerinden haberiniz varsa eğer okuduğunuz anda üstünüze alın bu bariz size yazılmış yazıyı. Terk edin gidin hayatımdan yaşantımdan anılarımdan bana ait olanlardan. Sizinle doğmamışken sizin adınız altında acı çekiyor olmak can yakıyor,değerlilerimi kirletmeyin.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Kedi, Sokak ve Tuna

Güzel bir sohbetin ardından karanlık bir sokağın içinde bir sokak lambasının tek başına koca alana ışık dağıtmaya çalışıp başarısız olduğuna şahit olduğum bir yerdeydim.

Sokak kalabalıklar içinde büyümüş olsa da hiç yalnız kalmamış bir işlek yer üzerindeydi ama bu saatten sonra kim kalır değil mi.

Kimse yoktu.

Kuvvetle muhtemel çok görülmediği için alınmamış bir gıdım çöpün yanında gri benekli standart olmaktan fazlasını yapamamış bir kedi gördüm. Tırnaklarını bir tavuk kemiğinin üstüne koymuşken yanından hızla geçip gitmekte olan beni farketti uzun bir iki saniyelik periyotlar eşliğinde göz göze geldik kaçmaya hazır, korkmaya hazır, saldırmaya hazır, korumaya hazır, ya da sadece herşeye hazır bir ruh haliyle dünyadaki tüm duygusal ve fiziksel objelerden daha az ihtiyacım olduğunu düşündüğüm bir iki yerinden kırık kemiği sahipleniyordu. Güldüm belli belirsiz ve devam ettim.

Sadece, soru işaretlerinin gölgesinde kararan zihnimde cevaplar aradım hangimiz kedi hangimiz sokak hangimiz tuna ? Sokak lambalarının sayısı arttı sonra ben farketmedim.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Normal ve Ötesinin Yüzleşmesi

Normal... ve ötesi... Son günlerin en büyük arayışlarından birisini yine kelimelerimde bulduğum nadide zamanlar. Dünyayı buradan yönetip, belki de parmaklarımın ucunda yaşayan klavye tuşlarına benimle anlam bulan bu ekrana ve oradan da yine zihnime hükmeden binlerce harfin dansına yine burada şahit olacaktım. Kıpırdamadan öylece durdu zihnimde biriken kalıntılar onlarcası belki yüzlercesini alıp sokaklarda henüz yara izi bırakmayan arkadaşların tadını çıkardım.

Oysa ne kadar can yakmıştı diye düşündüm. Üzerinden zaman geçmemiş olaylar, olgularımı kovaladı, biten günlerin ardından sokakta buldum kendimi. Bir köpeğin inşaatın içinden çıkan adamdan korkuşuna şahit oldum, sonra kimin korktuğuna karar veremediğimi farkettim. Tanıdık karanlığımı farkettim gecenin içinde.

Yollar,

kalbimin karşı kıyısında
suların tam ortasında
sevdalarım yanıyordu uymadım
yağmur yüklü bulutlarımdan
hep kırılan umutlarımda
yalnızlığım büyüyordu uyandım
aşk dolu rüyalara uyusam
uyanmak mümkün olmasa
kabusları sıyırıp atsam karanlıkta
yollar gider birgün biter
rüyalarım kabuslarım ama onlar benimle
ömür geçer birgün biter
bir tebessüm isterim yolun bittiği yerde

Bir tebessüm bulamadan, kulaklarımda yine hüznün şarkısı ve ben en soğuk bir anda hissettim ardımdan geleni, gözlerim son bir kez baktı karanlıkta yiten bulutlara keşke 1-2 saniye önce olsaydı dedim şarkının en güzel en ölümcül yerini seçmiştim. Bu yüzden terk etti beni ansızın vazgeçtim.

Notalara adını yazmamışlar henüz, yaşamaya devam ettim, geç gelenin ardından geçmişimden hesap soramadım. Sormayı dilemiyordum zaten ölüm perimle oynadığım maçın hükmen galibi olarak.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Parasosyoloji - Parasociology


Kabul etmek gerekir ki kolay bir başlangıç olmayacak. Bunu derken bazı başlangıçların kolay olduğu izlenimi yaratılıyorsa çok doğru bir izlenim evet öyle. Cem bey ile konuşurken muhabbeti açılan konuyu zihnimi ferahlatmak ve isminin daha fazla kişi tarafından sahiplenmesini beklememek adına 20 Temmuz 2009 tarihi itibariyle Parasosyoloji isimli disiplini kurmuş bulunuyorum.
Peki nedir ve ne olarak tanımlanabilir denilirse ?

Nasıl ki insan ve doğa üzerine açıklanmayan olguları bir sınıflandırma ihtiyacı hissedildiğinde "parapsikoloji" devreye giriyor, sınıflandırma konusunda hala yetersiz ve sığ olduğunu düşündüğüm sosyolojide de durum nispeten aynı. Auguste Comte, sosyolojiyi kurup bilimsel gerçeklikleri bulmaya çabalarken elde ettiği hiçlik Parasosyoloji'nin gerçekliğini ve tamamen bilimin kanıtları eşliğinde bir cevabın imkansızlığını kanıtladı fikrimce. Bu anlamda denilebilir ki Parasosyoloji, sosyoloji biliminin toplum ve insan hayatında açıklayamadığı, açıklanamaz bulduğu ve incelemekten, sınıflandırmaktan, tartışmaktan kaçındığı olayları geniş bir ufuktan inceleyen, incelemesinde deneylerin yanında gerçeğe varmasını sağlayacak her türlü bilgiyi de kullanmaktan kaçınmayan bir disiplindir.


Parasosyoloji'nin tarihçesi var mı ?

Olaylar ve örnekler çerçevesinde bakıldığında her uygarlığa dair söyleyecek birşeyi olan parasosyoloji'nin ortaya çıkmaya en müsait olduğu an 2.Dünya savaşı sonunda başlayan araştırmalar ve "Topluluğun Ruhu" kuramıdır. Ancak henüz parasosyolojiye dönüşme evresini yakalayamadan bastırılmış olan bu düşünce 1980'lerde kendisini hizaya sokanlar tarafından engellendi ve sosyolojinin bilimsel olma tribinin ardından yok oldu. Bir konuşmada ismin ilk defa kullanılışı ise Cem Serkan Atlı tarafından 14 Temmuz 2009'da yapıldı, ardından incelemelerini, temellendirmelerini ve bu gizemli cümleyi gerçeğe taşıyış aşaması ise Tuna Çağlar Topgül tarafından 20 Temmuz 2009'da bir kısa makale biçiminde yapıldı.

Parasosyoloji bir bilim midir ?

Açıklamamın başından beri ele aldığım şekliyle Parasosyoloji en başta bir disiplindir. Bir bilim olmayışı onun önünü kapatan bir durummuş gibi gözüksede zaten kurulumunda ki amaç genişlemiş gözlem ufkuyla olaylara bakabilmektir. Bilim olması onu deneylere, kuramlara ve genel-geçer kurallara zorlayacakken, parasosyoloji istisnaya,olağan dışılığıa, bilinmeyenin gerçekliğine (yani bilime dair yeri olmayan bir çok şeye) açık bir konumda gerçeğe ulaşmayı amaçlar.

Parasosyoloji'nin parapsikolojiden ve bilimlerden farkı nedir ?

Felsefe'nin lider olduğu zamanlardan bugüne devam eden kopmalardan birisi olarak parasosyoloji'yi de bu durumun için de görmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Keza toplumsal durumlardan telekineziye kadar en küçük ayrıntıya kadar parapsikolojinin üstüne binen yük onu işlevli ve saygı değer bir disiplin olmaktan çıkarıyor. Bunun ötesinde işleri kültürler, toplumlar ve en genel anlamda "doğaya galip gelen insanın hikayesi"ni inceleyen sosyolojinin bunların açıklanmadığı konumda onları yine anlaşılabilir olması için teslim edeceği yer "parasosyoloji" olmalıdır. Büyük uygarlıkların toplu intiharından, dünya-dışı akıllı varlıklarının yaşayış, kültürleme hatta köleleştirme yapılarının incelenmesine kadar binlerce yaşantı parasosyolojinin geniş konu ölçeğini bize gösterebilir. Bu anlamda inceleme alanında örnek verdiğimiz parasosyolojinin bilimlerden farkı, insan merkezli doğaya ve dünya merkezli evrene karşı çıkmasıdır, parapsikolojiden farkı ise zihinsel güçlerden çok topluluğun ruhuna inanması ve incelemelerinde daha çok bireyden öte biraraya gelişleri konu edinmesidir.

Parasosyoloji dünyayı ve dünyasal toplumu evrenin merkezinden çıkartan ve daha açık bir görüşe götüren ve dünyanın evren ve toplumun kuramlarının dışında da bileşimlerin muhtemelliğini savunur.

Facebook'ta Parasosyoloji.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Yağmur Sonrası Şarkılar ve Sevgili Kıyametim,

Yağmur sonrası şarkıları vardır benim için, kimisi umursamaz şarkılar, kimisinde bi dünya acının ceremesini çeken benmişim gibi ağır şarkılar. Bize anlatılan hikayeler gibi. Ya mutlu sonlarla bitti hikayeler ya da can yakacak ağlatacak kadar kötü. Basitlik sıradanlık hoşumuza gitmez, hikayeler de prim yapamazdı değil mi ? Evet, aynen öyle.

Hafif serin bir havanın eşliğinde geceye girişi bekliyorum, beklerken de açık camdan içeri girmekte olan şanslı sivri sineklerin uyurken bana yapacakları oyunu değil biraz daha ileriyi en sonu merak ediyorum. Armageddon yahut kıyamet... Benim ölümümden öte kıyamet yok benim için ve bildiğim kadarıyla kendi içimde Marduk 2012'ye inanmaya meyilli olanlar arasındayım.

En azından olsa fena olmazdı. Engellemeye çalışıcak bilimum Amerikalı uzay kovboylarını, özgürlük bekçilerini ve hatta aksiyon halinde espri yapan adamlar, kadınlar bunların hiçbirisi olmasın. Vursun gitsin göktaşı da geleceğe umutla bakalım.

Hangi geleceğe mi ? Bilmem... Belki de severken sevildiğim bir rüyanın varlığına inanmak istiyorum. Şu an ihtiyacım olan bu. Tüm gerçekleri unutup biyolojik yalanlardan birisine teslim olmak. Teslimiyetin mutluluğunu yaşayıp, sonra yavaş yavaş ölmek, öldüğümde kaçıp yine yaşama sığınmak.

Eylül'de yere düşen bir yaprak olarak reankarne olup sevgililerin üzerimde koşuşturmalarını izlemeden önce bir hayat keşfetmem gerek. Her zaman ki gibi önce ben... En azından 2012'ye kadar.

10 Temmuz 2009 Cuma

Büyüdün mü çocuk ?

Tutunduğunu göster evlat, hadi ama pes etme karşıdan sana bakan o alçakların gülmemesini sağlamayacak mısın ?

"Erlenmayer Flask"

Olanı biteni içimize atıp kendi derdimize yöneldiğimizde ne buluyoruz ? Kimileri yüksek desibelli çığlıklar hayal eder, duvardan duvara başını vurmalar belki de hatta kan? Ne dersiniz ?

Biraz daha farklı olduğumu düşünüyorum ve oyumu 1-2 saniyelik kısa patlamalara veriyorum. Sessizlik, huzur ve patlamalar. Varabildiğim yere kadar varmayı diliyorum bu seanslar sonucunda ancak geride kalması muhtemel genç olduğum günler diyeceğim zamanları renkli yaşamak isterken bu ciddi durumlarım nedir? Bana ne kadar zarar verir ?

Çocuk olmakla suçlandım kısa bir zaman önce, şimdi büyümüş olmaktan korkuyor benliğim.

29 Haziran 2009 Pazartesi

İlköğretim... Serbest Kıyafet... ya sonrası ?


Nimet Çubukçu'nun yaptığı açıklama ve Sinevizyon sunumu ilerleyen günlerde gündeme yeni bir tartışma konusu taşıyabilir. Siyah - Beyaz fotoğraflardan kolaylıkla seçtiğimiz annemize babamıza ait siyah önlüklü bir iki fotoğraf, bizim çocukluğumuza ait mavi önlükler ve liselerin üniformaları. Hepsinin tarih olacağı söyleniyor son açıklamada ve Almanya örneği veriliyor sinevizyon sunumlarının alt metinlerinde.

Bir meslek faşizanı olmak istemem ancak sosyoloji kavramının cidden bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olması gerektiği artık gözler önündedir. Her seferinde belirttiğim "endemik ülke" kavramı Türkiye'yi tanımlayan kendi coğrafyasına özel bir yapısı olduğunu anlatan biz sözcük. Bu ülke de yapılan bir çok düzenlemenin bu endemik yapıyı görmezden gelerek örnek gösterdiğimiz ülkelerden alınması günümüze ait birçok hatanın da aynası adeta.

Türkiye için söyleyeceklerim bu konuda hemen hemen benzeri şeyler. Her öğrencinin bütçesine uygun önlük alması muhtemel mağazalar mevcutken "serbest kıyafet" durumunda bu bütçeyi kaldırabilecek aile sistemini bulmak her zaman mümkün olmayacaktır. Keza birçok zaman önlük dahi bu yetersizliği gizleyemiyor ve kumaşın kalitesinden yahut ayakkabılardan bunu ele veriyor. Bunun ne çeşit psikolojik sorunlar yarattığını ise ancak döneme aşina bireyler anlatabileceklerdir. Bu yaşlarda mevcut olan gruplaşmaların ve topluma dahil olmanın içeriğinde dış görünüşün ne büyük önemi olduğunu ancak yine bu konuda bilgisi olan ve inceleme yapmış olabilenler görecektir.

1970'li yıllarda bir kaç pilot okul ile başlayan Almanya'da serbest kıyafet ile öğretim geleneği bugün Almanya'nın geniş bir coğrafyasında etkin hale gelmiştir. Ancak bu konuda yapılan araştırma ve analizler sonucu çocuklarda ileriye dönük bir fobinin gelişimini de göstermiştir. Söz konusu olan toplum içinde çocuk olduğunda daha acımasız davranabiliyor ve aile bütçesinin masraflarında payını arttırıyor. Yüksek oranda marka takıntısı ile birlikte gelen bu davranış giyim üzerinden toplumsal sınıf oluşmasına sebep olurken çocuğun bu seviyeye erişebilmek adına hırsızlığı dahi göze alabildiğinin kanıtlarını bize sunuyor. Almanya'nın serbest kıyafetleri denediği yıl olan 1970lerde Türkiye'nin şimdikinin 6 katı GSMH'na sahip olduğu düşünüldüğünde durumun vehameti daha çarpıcı.

Ayrıca, ahlaki iki yüzlülük örnekleriyle dolu ülkemizin pek muhterem ahlak bekçilerinin de serbest kıyafetler sonucu ortaya çıkaracağı "orantılı güç" kavramını da varın siz düşünün.

Önceleri proje üretmeyen devletten şikayet ederdik, gelen gideni aratır misali artık proje üretmelerinden korkuyorum, çünkü farkettim ki ucunu bucağını düşünmeyen bir iktidar bir kaç yıl içinde ülkenin iyi kötü işleyen gidişatını durdurmayı dahi başarabilir. 2-3 sene içinde LGS,OKS,SBS,ÖSS,ÖYS,ÖSYS gibi kavramların kaç kez birbirinin yerine geçtiğini dersanerlerin bu geçişlerden ne kadar gelir elde ettiğini ve eğitim sistemi adına sabit bir durumdan asla söz edilemez olduğunu düşünmeliyiz.

25 Haziran 2009 Perşembe

Düşüncelerin Fotoğrafını Çeken Adam : Ted Serios


Pholtograph , Thoughtphoto yahut Türkçe tanımıyla Düşünce Fotoğrafları... Bir mit'ten fazlası olacak kadar yakın bir zaman, bir mit kadar heyecan verici ürünler ve parapsikolojinin yenilmesini imkansız hale getiren bir adam : Ted Serios.

Ted Serios 1918 yılında Alman bir anne ve Yunan bir babadan doğdu. Polaroid makinelerin popüler olduğu dönemde bunlardan bir tanesine sahip olacak parası ve en gerekli olarakta fotoğrafçılığa ilgisi vardı. Ancak işlerin karıştığı ve birçok bilimin nefret ettiği parapsikolojide burada devreye girdi. Ted'in çektiği fotoğraflarla objektifin ardında yer alanlar birbiriyle eşleşmiyor, hatta benzemiyordu bile.

Ted, daha çok babasının üzerinde yaşadığı bu deneyimlerini düşünce fotoğrafları olarak adlandırıyor. Ancak 1914'te doğmuş bir çocuğun babasının ne kadar yaşlı olabileceğini tahmin edin. Ted, tam adını dünyaya duyurmuş ve eleştiriler üzerine yığılmışken babasını kaybediyor. İlk defa deneyimlerini diğer insanlar üzerinde de yürütmeye başlayan Ted, oğlu Leonardo ile birlikte yine başarılı çalışmalara devam ediyor. 2006 Aralık ayında ölen Ted'in oğlu Leonardo'da fotoğrafçılık ile uğraşıyor ancak bir dijital makine eşliğinde ve sadece siyah-beyaz ve sepya gibi makineye ait özelliklerle fotoğraflar çekebiliyor.

Ted'in ölümünün ardından genellikle babasının düşüncelerinden çekilmiş, gemi, yaşlı adam, fırtına hatta madonna'ya kadar bir çok fotoğraf (bunların yanında Ted'in ruhlar ve düşüncelere ait olduğunuileri sürdüğü yüzlerce fotoğraf) ve yaşamını anlattığı bir iki kitap kalıyor. Ancak asıl geriye kalan esas bir biçimde soru işaretleri ve yıllardır boş işlerle ve ufolarla uğraştığını ileri sürdüğümüz Parapsikoloji'nin hala devam ettiği.

1999 yılında Eric Carther, Ted Serios ile birebir konuşarak X-Files adlı dizide Unruhe adlı bir bölümde hayatından bir parçaya yer verdi. Birebir kitap ve konuşma kayıtlarından alıntılanan bölümde konuyu görsel olarak anlamakta mümkün.

Ted'in Fotoğraflarını inceleyebileceğiniz bir adres isterseniz burada.

21 Haziran 2009 Pazar

Yollarda bulamam seni !

Yol mu... Yeter...!

Uzun süredir yoldayım, yollar benliğimizi bulduğumuz ve bazen de tümüyle kaybettiğimiz yerler. Bazen bir bakarsınız güneşin sıcağının yüzünüze vurduğu anda binbir düşünceye dalar araçta ki tüm topluluktan kopar ve bir yunan filozofunun ön bahçesinde geçen hararetli tartışmaya kulak misafiri olursunuz. Maalesef mp3 çalarınızın şarjı sizi bu mistik ortamdan uzaklaştırıp, erimiş asfalt kokusu,arabanın sarsıntıları ve 3-4 gecedir üstünüzde olan yoğun uykusuzluğun stresi içinde bırakabilir. Bıraktı da...

Dünyayı paylaştığımız insanlar o kadar çok ki bir süre sonra evimde kimseyle birşey paylaşmadan oturma dileği içinde buldum kendimi herşey için çok geçti. Yaşanması gerekenler vardır ya hani, benim için tatilde o biraz. Belki, bu "Anadolu'nun sen yüce bir dağısın" olan Ilgaz'da Tekirdağ'dan çok daha ilginç hayatlar keşfedebilir ve özlediğim şekilde yazılarımı beğenerek yazmaya başlayabilirim.

Yazılarımı kendim için yazıyorum diye başlamış olsam da bu günlük işine sanırım biraz görevinden de benden de sapıyor. Geriye dönüp baktığımda kendi yarattığım aşkların serzenişlerini, vedalarımı, başlangıçlarımı buldum zevkle sanki onları başkası yazmış gibi okumaya başladım ama 121 yazı nereden bakarsanız bakın çok fazla uzun bir eleme sürecinin ardından şu an 101'i yazmaktayım (dalmaçyalılara selam ederim). Bakalım günler neleri ne kadar değiştirecek ve özlediğim yazı yazma sürecine dönebilecek miyim ?

İlk zamanlarda nerede olduğumun yanında size öneriler de sunarmışım ya hadi bir önerim var hep beraber yapıyoruz. Takip ettiğim bloglara yenilerini ekledim hepside birbirinden güzel öncelikle merhaba pinik, size kısa kısa neşeli şeyler sunabilir ama unutmayın o da kendisi için yazan ama daha asi bir yazar tadı veriyor sevmeniz muhtemel. Ve assolistler en son çıkar misali Stregaaa, sen de hoşgeldin güzel günlerin özleyeni, bu günlerin sitemkarı yazılarının üstadı (yalaka mode: on ) şaka bir yana ben beğendim, kıskandım, özendim...Ve şarkının burası turistler için neden?? Because, süleyman is begin town (Barış Manço'yu Gerçekten Özledim), sırada ki takip edilesi blog yine aynı isme ait ancak İngilizce, büyük bir yük olduğu tecrübeyle sabit olan ecnebice blog işinde yalnız bırakmıyor ve onu onlarca okurun sorumluluğunun altına da ittirerek işini daha da zorlaştırıyoruz, yes Strega WW is online, what a shame for me, i want too.

Not: Vasat bir yazı oldu diyecekseniz, günlük telaşlar içinde ben kendimde değilken nasıl düzgün yazarım gibi saçma savunmalara girmektense kendim için yazdığımı hatırlatır yetmediyse mutluluk içinde geçmişe dair "Kedi'den Basın Açıklaması Tadında Yazı" ile sizi başbaşa bırakmaktan üstüm başım mutluluk içinde kalır.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Sitem İklimi

Fazla birşey değil, sadece ilkokul matematiğinden öğrendiğimiz demet, düzine kavramlarının ardından "bir buket" mutluluktu her yeni yaşımızda dilediğimiz. Geçen her dakikanın bize acılarla ve sevgilerle hatırlattığı arkadaşlar umarken biz, gördüklerimiz, kendimizi nispeten can yakıcı bir geçmişi ve umutsuz bir geleceği sorgularken bulduk. Bazen otobüs camına dayalı başımızla, bazen kalabılık içinde yalnız kalışlarımızda yahut uykusuz bir gecenin, ışıklarını vurmaya başladığı sabahında, hiç rahat olmayacakmış gibi dönüp durduğumuz yatağımızda.

Her saniyemizin bilimum silikon vadisi eşyalarıyla sorguya çekildiği evrenimizde kuytu bir evrene saklanmak artık güç, hatta bedeli ağır bir suç. Ulaşılmıyor olmanın, inzivada olmanın yasak olduğu 21. yüzyıl, özgürlüğümüzü bile bile verip ardından tebessüm ettiğimiz bir çağ.

Umutsuz olmak istemeyen adamın yorgun yazılarını dinlemekten bıkmadıysanız eğer duyun sesimi. Yorulmuş adam kızıyor bir pula satılmış gözlerden ve o gözlerin sahte gülüşlerinden, ah bir de yalanlarımızdan. Değil mi allı pullu süslemeye en çok özen gösterdiğimiz yalanlarımızdan , sonra yalanlara inanan koyunlarımızdan, düşünmeden konuşan, konuşunca aynı şeyleri söyleyen binlerce tanıdık koyun milyonlarca tanıyacağımız koyun...

Eski yazılarımda dediğimi hatırlarım ekşi ve acıda bir güzel değerdir elbet, onların varlığında anlıyoruz hayatın katma değerinden alınan vergiler eşliğinde elimize geçen bir avuç mutluluğun kıymetini. Sonra satıyoruz, sevgiler alıyoruz her yeni güne matematik bilgilerimizin ışığında sözde arkadaşlarımızın bizimle paylaşmadığı "bir demet" mutluluğu alıyoruz kazançlarımızla.