10 Şubat 2012 Cuma

Ne Zaman Kötü Oldum

"...burada, tek korunma yolu, kötülüğün üstünden akıp gitmesini sağlamaktır (...) kötülüğe kayıtsız kaldım; ona içimde yer vermedim" -Oğuz Atay, Tutunamayanlar-

Ne zaman bu kadar kötü oldum?

İyiliğin görselinde yaşadığım güvenin ve vicdan kaybının arkasında güven içinde yaşarken iyi olmaktan vaz geçtiğim zaman oldum. Düşman olmanın, düşmanı bulunmasının "kıymet" sayılacağını düşündüğüm, elde ettiklerimi ikiye katladığım, "bir" ile birden çok daha fazlasını elde edebileceğimi gördüğüm, bazen elinde bulunmayan ile elde etmek istediğimi satın alabildiğimi gördüğüm an ya da sadece ödeme tarihi geçmiş bir fatura için son saniye koşusuna çıktıktan bir iki dakika sonra oldum.

Görselim hala öyle, acılardan, nefretten, tartışmaktan, kırmaktan ve savaştan hoşlanmıyorum gibi. Hoşlanıyor muyum ? Size gülümseyerek "hayır" diyeceğim.

Her dakika alışverişte olmayı, güç dünyasında taraf olmayı, kendi yanımda olanlarla olmayanlara karşı sevgisizlik seansları yapan bu "ben" değilim. Yazmayı bırakıp, uygulayan ben değilim. Ben yazıyorum, "ben", olmadığım şeyin "ben" olmasından korktuğum için korkan ve yazan bir adamım. Kendime kanıtlayacaklarım olmalı, kendimi savunacağım metinler de aynı zamanda.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Fay Hattı

Bugün 29 Ekim,

Türkiye artık "kan" ile anılan ülkelerden birisi. Artık ülkemizin bir kesimi ölüm tarlası, ölümler ekip bu ölümler üzerinden "söylem" hasat ediyoruz. Ölümlerimiz tohum veriyor, toplayıp "nefret" saklıyoruz belimizde, ceplerimizde, ayaklarımızda.

Deprem vurdu bizi, canımızı yaktı, haberlerde okuyunca şehitlere verdiğimiz "profil fotoğrafı değişikliği" tepkisinden öteye geçtik. Yardıma koştuk, para yolladık, bizden çalanların yollayamadıklarını yolladık, elimizde avucumuzda bulamadık, kartlardan bağışladık, geleceğimizden çaldık, yolladık. Ama ölüm ekili topraklardan bir başka deprem vurdu bizi. Öylesine bölünmüşüz ki, paramparça olmuşuz birbirimize küfüre dönüşmüş bölünmüşlükler ve dinar depreminden, marmara depreminden daha çok kayıp vermişiz, bu farkındalıkla birlikte.

Bu gün bir halkın hayalini gerçekleştirmesinin 88. yıl dönümü, ölümün, depremin hasat günü olarak anmak düşmüş bizim neslimize. Bugün alev alev yakmışız hayallerimizi, yalan yarıştırıyoruz gün be gün, ahde değil de taşa toprağa buluta olan borcumuz yakacak bizi düştüğümüz bu vefasızlık içinde.

29 Ekim bundan sonra benim için kaybeden ülkemin, kaybeden halkımın, kaybolan hayalin ve geleceğin yas günüdür. Başınız sağolsun.

29 Temmuz 2011 Cuma

Diri Kuvveti


Bir durumun yaratıcısının bildiği tek şey o durumun yaşattıklarıyla ilgilidir. Çevresinde ne kadar çok kayıp ya da buluntu dost olursa olsun hatta bunlardan bir çoğu onu sevgisiyle kuşatmış dahi olsun, sonuç ne yazık ki fazlaca değişmiyor. "Dert çekenin..." sözü kişiye miras kalan seçeneklerden biri olmayı sürdürüyor.
Zaman neleri tamir eder ya da yarı yolda bıraktığında sizi kimlerin ellerine emanet eder bilinmez ama dünyanın bir süreç olduğu ve hatta yaşanması gereken bir süreç olduğu düşünüldüğünde bunun en belirgininden bir oyun teorisi olduğunu ve olması gerektiği için olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Miraslarımızı elimizde tutmak, yaşananlara saygı göstermek ya da isyan etmek... Tümü elimizdeyken ve tüm bu sınırlılıklar ve özgürlükler evreninde adım atabilme seçeneğine yahut lüksüne hala sahipken yapmak gerekiyor. Denemek denemek sonra başa dönmemeye çabalayarak bir ömrü tüketmek...
Tek korkum yorgunluğum, yorulmak, düşüpte kalkmaya heves edememek. Korkum korkmaktan yana, yoksa herkese yetecek raddede zamana yayılmış gücüm mevcut.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Özgürlüğün Zincirinden Soğuğu Hissetmek

Daha başında konuştuğumuz gibi, Türkiye'nin ortasında bir başına ve özgür biriyim.

Değil mi ki istedğimi alamamış, umut ettiğinden öte bir kaç kağıt parçasına köle edilmiş bir adamım. Özgürüm ben demek ki. Salı ve Çarşamba... Bazen daha fazlası ben istediği otobüse binen istediği yerde inip o gün canı nerede sabahlamak istiyorsa orada sabahlayan birisiyim. Koşuşturmalarım, telefonda ağlayanlarım ya da canı can sıkmak isteyenlerim yok. Varsa bile onları bir güzel laflarımın arasına alır üzerim, kırarım.

Özgür bir adamım ben. Kendi seçimlerimdir her attığım adım, karar verişlerim ya da nakit alışverişlerim. Dostlar alışverişte görsün, sonra gelsin halim hatrım sorsun...

Olmaz...

Sordurtmam...

Ben özgürüm, tıpkı en başında konuştuğumuz gibi. Bir başına ve özgür.

8 Temmuz 2011 Cuma

Ağaca Çıkıp Yukarıdan Kendimi Görmek


Hayalin mutfak umudun yemek olduğu bir evrende yaşarken aç kalmanın ne garip olduğunu da yine aynı yerde öğreniyorum.

Aracım, gerecim, sevenim eksik. Garip zamanlar içinde garip bir burada kalış eşliğinde yaptığım hareketlerin nedeninin niçinini sorguluyor verdiğim cevapları koyduğum yeri bulamıyorum.

Bulamıyorum...

Aramaktan vazgeçemem...

Vaz geçmek ?

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Uzun uzadıya bekle


Sabah…

Sabahın körü…

Yatağımdan sanki 1-2 saat önce yatmamış gibi kalktım, güneş enerjisiyle sallanan çiçek, çalan alarm, heyecanlı kalbim… Beni hangisinin uyandırdığını hatırlamayacak kadar hızlı atlıyor saniyeleri zihnim.

Paket… Hediye paketi…

İşte, masanın üstünde duruyor. Onu elime almak mı yoksa yerinin nerede olduğunu hatırlamak mı daha uzun sürdü bilemem ama sanırım ilki. Son kontroller ve evet hazır. Sınırlı sayıda kıyafet uyum ölçütlerinden haberdar olan kendimle o gün en uygun olabilecek kıyafetleri seçiyoruz, sanki öyleymiş gibi her özel anımda da iyi madem converse’leri giyeyim bugün der zamanı aşırı harcadığımı fark edip yine en sonunda kolay giyilen ilk ayakkabıya razı gelirim.

Beklemek…

Gülümseme, bekleme, gülümseme, bekleme… Heyecan.

Yok…

Yine sensizim, sensiz başlayan her gün gibi özenmiyorum yaşamaya. Özlem biriktiriyorum bir de birikebilen birkaç şeyi atıyorum aynı kumbaraya. Geç kalkıp göz hizasına gelmesini beklemekte vardı güneşin. Seni beklemeyi seçiyorum yine bana yetmeyen zamanların içinde. Gecemi gündüzümü, nefes almayı yeniden..

Bunları diliyorum senden.

Hani olurda gelirsen yanında getir, çok özledim de…

22 Mart 2011 Salı

Ne Clark Kent'im Ne Superman'im


Yazar, dünyayı elleriyle yaratan falan değildir, hayal kuran aşıktır, hayallerin sahibi sevgilidir, yazar fotoğraf çekendir.

Fotoğraf, farkeden için gerçeği kaçırmaz, yalanı, doğruyu ve kabul etmek istemediğimiz gerçekleri dahi bize net olarak sunar. Kendimizin Clark Kent'i olur Superman'i çekeriz. Sonra bir daha içimizden gelmez Superman olmak belki ama dayanamaz bir kaç can acısına deva olabilmek umuduyla göklere çıkarız mutlu olacağız sanıp, umut dolmak adına.

Günler, ay ve yıllar. Geçmeleri bir o kadar kısa ve anlaşılmaz süren zaman bütünlükleri. Artık herşeyin yerli yerinde yürüdüğünde emin olduğunuz zaman bu huzur beklediğiniz emin olma duygusu şimdi de inanılmaz bir rahatsızlık mı yaratıyor ?

Ya yanlış seçimler yaptınız, ya da rahat battı. Başkta hangi türden bir açıklama yakışır bilinmez ancak her gün seçimlerimiz için doğan bir gündür yalanlarına kanmayı bırakmak akıllıca olacak.
Deli gibi davranmadıkça kendimize çıkan yolu elde edemeyiz. Bir deliden beklenen cesareti göstermedikçe o dahi ve deli çizgisinde dünyaya adanmış insanların yakınından dahi geçemeyiz.

Clark Kent olabilir, Superman olmak için yeterli asil Kripton kanını damarlarımızda gezerken bulamayabiliriz.

Nil Karaibrahimgil'e selam olsun :)

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bu gece ne olsak ?


Uyumuşsundur şimdi...

Kıvırcık saçların dayanmıştır yastığa sabah bir kısmı düz bir kısmı "yine kıvırcık" olarak uyanırsın. Belki de bir sürü rüya dönüp dolaştırmıştır seni yatağında yine "karmaşık bir kıvırcık" olur saçların.

Görebilsem keşke zihnini, bir bir açsam her kelimenin altını rüyalarınla, korkularınla oynayabilsem. Bir endişen olsam mutluluğuna dönüşsem, görsem kaç kişisin, kimsin... Her soruma cevap veren zehir gibi aklın olsam. Sen olsam, senin olsam az senin sevdana ya neyse...

Uyumuşsundur şimdi...

Gözlerini kapatmışsındır, birisi yarım açıktır belki -bebeklerde olur öyle- dünyayı denetler yaramazlar dünyanın onlara verdiği ilk akılla. Ne zaman anneleri gelir yakınlara; az bir kokusunu dahi duysa yeter zaten. Hemen kapanır o göz. Tam güven var çünkü sonunda. Bana güvenir misin ki ?

Güvenim olur musun peki ? Bir poliçen var mı doldurabileceğim, tüm hayatımı sana emanet edebilir miyim? Hayallerimi, kalan ömrümü, kimi zaman kırılan kalbimden kalan parçaları, ansızın kaybettiğim aklımda ki güzel anıları ? Hayalim...Sen.... Dünyam hayalimin üzerine kurulan masallar. Hepsi senin güvencende o güzel parmaklarından biraz aşağıya in ve gör, avucunun hemen içinde. Sormadan tüm bu soruları sana, teslim ettim hepsini birden işte. Oldu bir kere neyse....

Gülüşün niye böyle ki ?

Ben anlamadım. Cevap veremediğin sorular mı demek bu yoksa, belki de umursamıyorsun beni öyle mi ? Bir çocuk soru sorduğunda gerçekten yanıt bekliyordur, onu geçiştirmek adına senin için geçici onun için bir ömür boyu geçerli verilmiş söz mü yoksa? Gülüşün mü olsam acaba ? Güzel bir yüze en çok yakışan şey olurum ne güzel, bir sevgilinin aşık olduğu olurum, her ortaya çıkışımda bana bakar ve işte bu gülüş için bu kızın bu halini bir kez daha görebilmek için... ölmeye değer... Ölürüm demiyorum ki ölmeye değer diyorum kızılmamalı buna hemen. Sevgilerin bir çoğu böyledir, sevgi duyduğun şeyi kaybettiğinde acısı dünyayı geçer, ölmek kolay yolu seçmek. Bu sebeple can vermek öyle çokta büyütülecek bir durum değil ki.

Seni sevmek, her uyuduğumda uyanacağımı, uyanıyorsam eğer; o dünyada senin de varolduğunu bilmek demek. Ne kadar uzak olsakta şimdi senin olduğunu bildiğim Dünya benim hayalim :)

İyi ki varsın değeri gönlümden yüce kız, yerlere göklere sığamazsın da gelir benim kalbimi tıpta tanımı olmayacak hastalıklara sebep olacak şekilde doldurursun.

Seni çok seviyorum ve inan bu çok eğlenceli şeyi bir ömür hiç durmadan yapmaya kararlıyım. :)

7 Şubat 2011 Pazartesi

Getirmeyi Unuttuğum

Geleceğim geçmişimi siliyor.

Doğduğumdan beri gördüğüm yüzler artık yoklar. Yeni yüzler girdikçe dünyalara ve yeni arayışlar çıktıkça yollara kayboldular. Önce bir kere sonra hep. Bu güne kadar susmadım konuştum, başkalarının yaptığı gibi bir ömür susupta son sözü karizmatik bir son'a bağlayamadım. Hep konuştum, herkese konuştum. Islandım konuştum, kurudum konuştum, gözlerim yandı konuştum, gözlerim dondu konuştum. Öyle çok gevezelik ettim ki evrenin sonsuz boşluğuna doğru, susuşların işe yaradığını göremeyecek kadar kısa olacak ömrüm.

Kaç oyuncak ederinde hayatım var bilmiyorum, oyunlarımın kaçını kazandım, kaçında benim rakipsiz oyunlarım var bilmiyorum. Yarışmadan kazandığım küçük net hayatlar istedim sadece, sade şeyler yaptım o yüzden kan çıkarmadan, can yakmadan geldim bu yerlere. Canım yanarak gidiyorum.

Nelere gebedir hayat bilemem ama çocukları severim. Doğan yeni umutları büyütmeyi de öyle. Ölü doğan çocuklar umudumu yıkar geçer, bakmasam da gözlerine ağlar kalbim elbet aklıma düşüncesi dahi düşse bile.

Elveda ölü doğan güzel gözlü çocuk, belki saçların olurdu rüzgarda uçuşmasın diye tuttuğunu gördüğüm ilk günü unutamazdım, düştükten sonra ağlamadan bir iki saniye önce ellerine bakışın gelirdi aklıma belki bir fotoğraf karesi gibi adeta. Ya da kendi adıma daha dikkatli davranırdım sırf eve senin için sağlam varabilmek adına metrelerce uzakta ki üst geçite yürüyüşüm.

İyi geceler mutlu rüyalar...

6 Şubat 2011 Pazar

Benim Derdim


Senin derdin bu kadar olur Kedi efendi. Öyle boğaza düğümlenen, gözyaşlarını koluna sildiğin kendini ağlamamak için "zor" tuttuğun gözyaşlarına benzemez. Yapışır kalır gözüne bir damlası, hepsi de o kadar zaten. Onu da soğukta kaybedersin. Ayazda dağılır gider derdin, vücüdundan tepelere doğru çıkan kanın çıktığıyla kalır. Hevesinin asla varamadığı sınırlardan döner kendine yanışların.

Bir çocuğun oyuncağı gibi beklediğinden vazgeçmişsindir kutusunu açmadan, sona varmış son zamanlarından vazgeçersin, aradığın sevdayı bulduğunda ona adayacağın vaktin satın alındığını farkedersin.

- Be hey! Ruhunu da mı sattın!
- Ruhum kiralık...

Kendime ait olan dert bir kaç adım attı, rüzgarda savruldu gitti. Sorsanız ben bile hatırlamam yerini. Bir oyundu derim, kaybetmek için de değil bu sefer kazananı hır gür çıkarıp dövebilme arzusuyla oynanan.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Kendime Sormadan Cevaplar


"Yaşamın nefesi."
-Genesis-

Yavaş yavaş kısma vakti geldi, eskisi gibi sereserpe kullanılamayacak bir element : oksijen.

Yürünen yolların hatıralarının, açılan ve kapanan kapıların, şansın, mutluluğun ve akla gelebilecek tüm güzel duygulara giden o vananın tedarikli kullanılması aşamasındayım şimdi. Göğsümde bir yanma hissiyle uyanacak, gökyüzünün herhangi bir tonuna aldırış etmeden, soğuk havanın yahut mevsimin şu vaktinde çıkan "bir nebze güneş"in kıymetini düşünmeyecek, düşünmeden gideceğim.

Gideceğim, nefes almadan... Nereye gittiğimi yalnızca kendime sormadan...

21 Ocak 2011 Cuma

Siyah ve Kara


Ayrı bir tat bırakacak farkındayım, hani şu güzelim doğayı biz yürüyelim gidelim, arabaya binelim gidelim, otobüse binelim gidelim, bir yoluna uyduralım gidelim diye yaparlar ya, yaparlar da kendileri yapmamış gibi sanki beyaza karayı onlar sürmemiş gibi karanın üstüne beyaz atarlar ya...

İşte ayrı tat budur...

Yollar kapkara zaten, ben yıllardır onlar üstünde ki çizgiyi izleyen adam. Bazen parçalı, bazen birleşen çizgiyi izlerken farkettim, yollar siyah ama bazı yollar daha siyah. Hatta onlara siyahtan öte kara kelimesi daha çok yakışıyor o denli koyu. Sanırım sadece yeni yapılmış olmalarından dolayı.

Gitmek düşüncesi çok eskiden beri yolu getirir aklıma, sevinirim bazen, bazen korkarım. Başlangıçlardan da korkar insan alıştıklarını bıraktığın maceralardan... Bazen de sevinir alıştıklarından kaçtığından...

Gitmek düşüncesi hayat hikayemde eski bir yol benim için.

Gideceğini ise pek düşünmek gelmiyor içimden, güzel olmayan birşey bu canımı sıkıyor, sıkıyor sıkıyor ve kırışık halde ütülenmemiş bir biçimde bırakıyor beni üstelikte ıslak. Kaloriferde kuruyamam, kurusam da sen gittiğinde kim düzeltir beni, kim şekil verir kırılan, kıvrılan, kırışan duygularıma ?

Kimi sarmak için var olacağım ben ?

Senin gitmen yeni bir yol benim için. Yeni yapılmış siyahtan öte başkasının hissetmeyeceği farklardan o bahsettiğim "kara" yollardan.

7 Ocak 2011 Cuma

Dönence


Çabalarımız dönüyor, başa dönüyor, yol alıyor, umut veriyor, susuyor, konuşuyor, cezalandırıyor, ödüllendiriyor, kaybettirip, buldurtuyor. Başa dönüyor...

Evimiz dönüyor, odalarımız, hayallerimiz dönüyor. Büyüyor, büyüleniyor inandığımız yalanlarda bizi hapsedip mutlu ediyor sonra da daha fazla maddiyat için gurbetlere yolluyor. Para esir ediyor, esaret esir ediyor. Ev, devlet, iş, aile,evcil hayvan bile günü gelince elbet esir ediyor.

Zamanı gelen her yolcu ve zamana gelen her makinist, şöför vs. gidiyor. Zamana dayanmak güç ve zaman istiyor. Aleyhe çalışan değil, leyhe çalışan fikirler diliyor.

Su çeker, yaş çeker, uykusuzluk çeker... Gözler... Yoğun temponun ön planında unutulmuş gözler. Uyku girmeyen ama doktorda girmeyen gözler. Umuda açılmaya üşenen umutsuzca kapanmaktan usanan gözler.

Kalp, çalan bir telefona, alınan bir habere, güzel sevgilinin bir gülüşüne atan genç olupta gençlik heyecanıyla sağa sola çarpıp fevrileşen kalp.

Ah güzel insanlar... Öyle azınızı sevebiliyorum ki...

20 Aralık 2010 Pazartesi

Demirler, Çizgiler ve Tesla


Hızla savruldum...

Yüzüm karşıladı camı ve ben tutunduğum pas kokulu demire sarıldım. Pas kokulu, çalışan ellerime birde bunu katan demir. Sana tutunmanın gerekliliğiyle nefret ediyorum senden. Gözlerim dalıp gitti sakinleşince meydan, sağnak yağan çizgileri izledim karanlıkta. Salınarak yağmasını istediğim karlara inat daha kaç asır orada duracağını bilmediğim karayollarının latifesi çizgilerdi izlediğim.

Güven aradım duruşunda her viraj öncesi, her bana yeni ekleme yapışında çıkanları hissettim. Fedakarlığın hala benden uzakta ki duygularımdan koptuğunu düşünüp teselli buldum, görevimi yaptım. Kaldığım yerde kalmalarıma inat, devam etti. Bende ettim, ediyorum. Birbirinin aynısı birbirinden sıkıcı onca ağaç ve Edison'un lanet karizma nesnesi.

Edison'u sevmedim ben hiç, Tesla'yı sevdim. Tesla'yı tanıyan bulmak güç. Anladıkları dilden konuştum dinleyenlere, Edizhun diyorum iyidir yani. Dinlemeyen herkes alkışladı. Zafere hiç bu kadar hızlı isyan edilmemişti.

Uyudum.

Karardı göz kapağımdan sonrası, dindi sesler ve yorgunluk rüyalarla birlikte geri geldi...

26 Kasım 2010 Cuma

Kendi Üstüne Yıkılan Rüya


Onlarca taşı tek başıma taşıdım yalnız olduğum bu topraklarda. Sinyaller dışında hiçbirşey yoktu desteğimde yılmadım. Farketmeden sevdalandım, renklere bulandım, yıktım, kırdım, baştan başladım.

Çıktım en yükseğe ve atladım. Kendi yaptığım binanın tepesinden attım kendimi. Acımadım kendimi katledişime, yolda rastlayıp selam veremediğim dostlar oldu. Kimse hissetmedi düştüğümü bir beyaza.

Uyandım, rüyamı gerçek sandım. Rüyalarımı gerçek ettim, sonunu değiştirmeye çabaladım, çabalıyorum...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Buruşturulmuş .TXT


Buruşturulmuş bir sayfa. Atılmaya kıyılamamış bir sayfa. Bir kaç fotoğraf....

Gelişine vuruyorum, futbolda hiç başarılı olmamış ayaklarımdan birisiyle. Olanca sinirim ayağımda değil biraz fazlaca aşağıda kalmış olan asfalta ve ardından da ayağıma vuruyor darbeyi. Olan yine bana oluyor. Uzaklara göndermeyi umduğum bu gereksiz ayrıntılar bilakis yakınlara 3-5 gün sonraya zıplıyor sadece. Tekrar hatırlanmak üzere şu yoğun olmayan günlerde.

Tahminimce o günlerde de yoğunum sizi gidi başkasının sevimsiz hatıraları. Ders çalışır, sevgilimle vakit geçirir, bakarsın senden söz eder tekmeyi birlikte basarız.

Geçmiş bir insanın hayatını ele geçirebilir.Aman toplumsal genelleme ustaları, sabah akşam genelleme yapan "tespit adamcıkları" sizden değilim, toplanmayın başıma. Yanlışım kendime, doğrum kendimedir benim. Geçmiş hayatımı ele geçirdi ve mahfetti, geçmiş zor günümde yanımda olup beni ayakta tuttu. İşte bu ikisini de deneyimlemişsem eğer sanıyorum ki onu kullanmayı öğrendiğim güçlü zamanlarımdayım.

Değil silmeyi, varlığının yokluğuna dair tezlerimi bile anında güçlendirebilecek kadar seriyim. Anlatmadıklarım olmamıştır, olduysa da yoklardır.

12 Kasım 2010 Cuma

İlkokulda Siyasi Simge

"Velev ki..."
R.T.E.

İzmir'de ki Cumhuriyet Mitingi'nin ardından ard arda 3 tane mitingi kaldıramayan kesim eylem hazırlıklarına girişti. Önce Ankara'da ardından da İstanbul'da bir kaç yer miting alanı oldu. Alanda Cumuhriyeti savunanlara karşı türban savunusu vardı. Televizyonlarda ahkam kesen siyasetçiler, gazeteciler yahut televizyon karşısında küfür eden gruplardan neredeyse kimse bunu farketmedi.

Cumhuriyet'e karşı, karşı devrim; Cumhuriyet'e karşı 2. Cumhuriyetçilik; Cumhuriyet'e karşı Şeriatçılık ve daralan anlamların en sonuncusu Cumhuriyet'e karşı türban.

Parka, postal, atkı, sol yumruk, pos bıyık, Nazım Hikmet... Sol.

Bozkurt, sarkık bıyık, palto, Necip Fazıl.... Sağ.

Birbirlerini anlamayı başaramadan, kavgalarını barışa teslim edemeden, bu ülkenin bütünlüğüne karşı tarafın da saygısını olduğunu anlayamadan yitip giden iki grup...

Türban... Karşı devrim.

Bugün işte bu siyasi simge üniversitelerin tartışma alanından çıkmıştır. Yıllarca atılan "geri kalmak hakkımız" naraları cevap bulmuştur. Üniversitelere bu ülkenin temelinin atıldığı bu kurumlara ona karşı olan bir nesneyle girilmemesi adına yıllarca konuşuldu. Kamu özel ayrımları yapıldı. Ama hiçbir zaman iş ilkokula kadar gitmemişti.

Beyinlerinde henüz değil siyasete kavgaya dair bile birşey oturmamış çocuklar üzerine oynanıyor. "Yetmez ama evet" ve "evet" diyenlerin bir kısmını ekranda görüyorum. Farkettiler ki yanlışın üzerine yanlış katmada sorumlulukları var. Farkettiler ki "hayır" deselerde artık "evet" dedirtenin üzerinde bir etkileri yok. Farkettiler ki "hayır" deme hakları bir "evet" ile ellerinden alınmış.

İşin pedagojik kısmına girmiyorum bu başlı başına bir sosyal bilimciyi çıldırtacak düzeyde. İşin muhalefet kısmına da girmiyorum, etkisiz ve güçsüz. Devir artık "biz ne dersek evet" diyenlerin sahası. Bertaraf olan ise bir ülkenin zavallı durumuna düşürülmüş halkı.

Cumhuriyet Gazetesi'nin reklamlarına gülenlerin o zavallı hallerine, korkulacak birşey yok saçmalamayın diyenlerin acizliklerine gülüyorum acı acı. Ve şaşırıyorum bu temeli sağlam atılmış meğer dediğim Cumhuriyet'in hala yaşıyor oluşuna.

5 Kasım 2010 Cuma

Islak Kağıtlar


Uzun zamandır dışarıdayım, çıkarken tutuşturduğum kibrit hala yanıyor. Zorda kaldıkça kelimelerimi yakıyorum, cümleler kurup tekrar tutuşturuyorum kül olacak korkusuna mutluluk katıp yakıyorum.

Yakıyorum... Sürekli titriyor ateş, rüzgar bekliyor, kış bekliyor, kar, ayaz onlarcası... Hep kötü şeyler, emekleri tüketmeye çaba edinen şeyler. Yaz bekliyorum, güneş bekliyorum, ısınmayı değil aydınlanmayı bekliyorum.

Bekliyorum... Bir fikir ofisinin kartını, bir çıkar yolun rehberini, o yolu gidecek sabrı ve yolda ölmeyecek kadar garanti verilmesini bekliyorum. Dokunmak, tatmak aslında görebilmek.

Kendi gözlerimle, görebilmek. Sığ olanı, derin olanı, boğulma çizgisini ve yaşamla ölüm arasında var olan çizgiyi görebilmek istiyorum. Biriktirip o çizgileri kareler, diktörtgenler, üçgenler yapmayı, üretmeyi, sonra da ürettiğimi görebilmeyi istiyorum. Bakalım nasıl oluyor kendi dünyam yine kendi ellerimden çıktığında.

Yakıyorum, sonu ucu belli olmayan bir savaşa kelimeler yakıyorum. Barış için yakıp, barış için yanıyorum. Barışı beklemiyorum, savaşı anlayamamışken.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Hayata Katalize...

Dünya değişiyor... Bunu suda hissediyorum, toprakta hissediyorum... Kokusunu alıyorum. Eskilerden pek bir şey kalmadı zira hatırlayanlardan yaşayan yok artık...

Galadriel - Lord of The Rings

Ciğerlerimi baştan sona dolduruyor bıraktığım post-itlerin dumanı. Geçmişi yakabilmenin, verileri silebilmenin ve üstüne nadide bir kaydı işlemenin hazzı inanılmaz. Gözlerim kurşun gibi ağır, uykum had safhada ama yazıyorum. Yazma gereği hissettiriyor bana nefes almak. Bir adım atacak dahi halim yok ama dünyayı dolaşabilirim. Enerjim yok ama yaratabilirim...

İnan bana nefesi senden, kokundan almak için herşeyi yaparım...

Herşeyi yapacaksam ancak senin için yaparım.

21 Ekim 2010 Perşembe

Dinlediğim Masallar

Soğuk rüzgarlarında akşamların,
Dağılıp kaybolmuş.

Siz çocukluğumun masalları,

Bir varmış bir yokmuş...


Bir kuzu içmek için suya eğilmiş,

Suda koca kurdu görmüş,
Kurt bu kötü insanlar misali,
Kuzucuğu su başında öldürmüş


Evvel zaman içinde

Kalbur saman icinde

Bir küçücük çocuktum

Büyükannemin dizi dibinde

Sonra çıkıp masalların dünyasından
Ben de büyüdüm

Her içmeye eğildiğim suda

Bir koca kurt gördüm.


Anladim ki eğilip içmek öyle kolay değil.

Derinlerden akıyor suyumuz.

Üstelik her suyun başını

Bir koca kurt tutmuş.


Ergin Sander (Ayla'yı Dinler misiniz?)



Öyle eğlencelisiniz ki yorulmuyorum sizi dinlemekten. Bir tanıtımınız bir de gelmek istediğiniz noktalar var hep. Hiç acele etmiyorum sizi oralara çağırmakta. Kendinizi anlatmanızı ve cümle kurmak konusunda işkence çeken kişiliklerinizi ortaya koyun istiyorum.

Farklı yorumlamalara kapalı olmak ama sinirlendim ben diyebilmekte ustalaşmak yalnızca sizin gibi masalcılara ait bir özellik. Şahsınıza bir özellik, kişiliğinize ve başaramadıklarınızı, başardıklarından haberdar olmayanların üstüne yüklenmekle test ettiğiniz hayatınıza dair bir anlam. Öyle çoklarınızı rahatlıkla çıkardım ki hayatımdan, öldürüp dirilttiklerimi aralarında görmek istemiyorum matematiğimden emin olmadığım için.

O halde kendinize gelin, bir ömrü hayallerinin peşinde harcamış adamın "hayal"lerine saygı duyun. Kendi masalının her harfine ayrı emek göstermiş, mürekkebini bozan gözyaşlarına inat her seferinde baştan yazdığı bu pasajlara saygı duyun.

Arkası yazılı müsvette kağıtlarına yazdığınız günübirlik hikayelerden değil bu. Bir ömrün senaryosu, bir ömrün güzel bir senaryosu...