1 Temmuz 2014 Salı

Depremi Bekleyen Makarna -2-

Ne kadar uzak kaldık hayallerden. Geriye bakınca insan daha iyi fark ediyor. Aslanlarla yarışırken ben, şimdi isyan bile etmiyorum "bir fare de ben tutayım" derken.

Bir zamanlar sorular soranlar, cevapları yaratan olmuşlarsa bu benim suçum mu ?

Alışamıyorum bu sürece belki ben yanlış anladım da yanlış yollara girdim diyorum. Herkesin istediği olmak isterken kendimi bulamıyorum.

O topraklardan ben de yürüdüm, o yollardan geçerken ben de hayal kurdum, çoklukların arasında tek olsam da sizden biri gibi olmak için çaba sarf ettim. Yalnız kalmadım ama yanınızda da olamadım. Sanırım düşünen bir beyin için en rahatsız edici hissiyatta budur. Hem elinde sıfırla kalmak, hem de buna giden süreçleri bilmek.

Baştan başlayamayacak kadar cesaretsiz, isyan edecek kadar seviyesiz, isyan etmekten korkacak kadar korkak.

Yaa...

19 Mayıs 2014 Pazartesi

19 Mayıs Bildirisi

Mayıs’ın bu günü çok uzun bir zamandır artık kutlama amacını taşımıyor.

İşgal altında olan bir milletin, bağımsızlığının ve özgürlüğüne olan sevdasının yıl dönümünü kutlamasının bir anlamı yoktur. Var olduğumuz nokta, çağdaş dünyaya ait akli değerlerimizin ve kazançlarımızın gücünü ve varlığını neredeyse bir daha kazanılamayacak gibi kaybettiğimiz dönemdir.

Samsun’a çıkmak için illa ki, tüm kalelerimizin fethedilmesi tüm tersanelerimize girilmesini bekleyemeyiz. En ciddi kayıplarımızı bize önder olacak isimleri ve onların görüşlerini anlarken sığ ve yararcı olmamızdan ötürü kaybetmedik mi?

Kurtuluş yollarına düşmek için Mustafa Kemal’in gençliğe olan bildirisine konu ettiği tüm fiziksel unsurların gerçekleşmesini beklemek faydasız bir bekleyiştir. Zaten ulusumuz beklemekten yorgun düşmüş ve rahat geçirdiği günlerinin esiri olmuştur. Düşmanın akıldan türetilmemiş dogmaları ve fikirleri kimimizin zihnini kuşatmış, bir topluluğu ise tamamıyla ele geçirmiştir.

Zafer başını kaldırıp dünyayı görebilmek ve onu değiştirebilmek için sorumluluk almakla başlar. İşimizi doğru yapmak, çalışmak ve hatta daha çok çalışmak zorundayız. Her neredeysek orada görevimizi doğruluk içinde gayretle yapmanın benliğimize borcumuz olduğunun farkında olmalıyız. Sahte sözcüklerle gelenlere “yalan söylüyorsun!” diyebilmeliyiz. Her gün yakınmaktan öte sızlananları görevlerini yaparlarken ne kadar samimi olduklarına dair sorgulamalıyız. Ve ne olursa olsun “işini iyi yapan insanlar”dan olmalıyız. Kimimiz yazacak, işinden gücünden yorgun ayaklarından ve birkaç saatlik dinlenmelerinden vaz geçip yazacak.  Kimimiz konuşacak, kabul etmeyen kulaklara, dinlemeyen beyinlere ve kapanmış kalplere konuşacak. Fotoğraflar ile filmlerle görünecek kimimiz karanlık inmiş gözlere. Bazılarımız yönetmeye aday olacak en çok çalışandan çok çalışacak, örneklerin içinde de örnek olacak başarılarından söz edildiğinde nihayetinde “herkesten çok çalıştı” denilecek.

Hepimizin için tarih düşünebilmeyi, karşı çıkabilmeyi, gerçeğe ve doğruya açık olabilmeyi, akılcı fikirler ile akılları canlandırabilmeyi başlatmak için gün Kurtuluş’a yeniden adım atma günüdür.
Göz için yaş akıtmanın, kaybedilen için ağıt yakmanın, geçen günler için maziyi hatırlamanın yeri, saati, kimliği artık yoktur.  Çünkü bu talan ve bu işgal sürdükçe varlığınızı borçlu olduğunuz tüm kimlikler, tüm kültür ve tarih öğeleri yalnızca sanal bir göz boyamanın ve beyin yıkamanın aracından öteye geçemeyeceklerdir.
Sevdiğiniz bir ömrü paylaşmak istediğiniz insan için, gözlerinde saf mutluluğu görmek için canınızdan can vermeye hazır olduğunuz çocuklarınız için, sizi bir dakika bile olsun boynu bükük görmek istemeyen, her başarınızda gururlanmayı borç bilen anne, babanız ve aileniz için, gün ülkenizi içine battığı derin ve kör bataktan kurtulmak için bu güç görevi üstlenme vaktidir.

Gün ülkemizin kurtuluşu için uyanma ve harekete geçme vaktidir.


26 Nisan 2014 Cumartesi

Boş Mermer Hayalinin Hayalliği

Alev alev yanan topraklarımın üzerinde kaç parçaya bölündüğü belli olmayan yeni ülkeler, şehirler kuruyorum. Hepsinin ayrı planları ayrı dünyalar ve gelecek umutları var. Aralarında bu "gelecek" denen olguya hiç bir şekilde adapte olamayan birisi var yalnızca. "Ben" şehri.

Şimdi hepinizin "bu bir hastalıksa ben hastayım" diyeceğiniz durumu söylemeliyim. Maalesef sosyolojik hastalığımız aynı siyasetimizin "ileri demokrasi" hedefi gibi, öylesine ileri de ki göremiyoruz. İşte kişiliğimiz de tam bu durumda. Günlük yaşam telaşının, aylık hayat kovalayışının ve yıllık tavırlarımız öylesine belirlenmiş ve yelken açıp bizden uzaklara gitmiş ki, hayatı yalnızca kovalıyoruz. Bir gün "ben" olacağım dediğimiz gün için savaşıyor savaşıyoruz. Adeta taksitleri bitmeyen kredi kartı gibi, prensesini bulamayan Mario gibi...

Sonunda doğan bebek bir gün oluyor ve kendisi olduğu bir gün dahi yaşayamadığının farkında olmadan bir ömür biçiliyor mezar taşına, bu adam şu tarihler arasında "yaşadı" diye.

Mezar taşıma doğum tarihim ve ölüm tarihimi 0 yazın bile diyemem. Çünkü beni içine alıp sarmalamış olan vesayet buna dahi izin vermeyecek yüzü hoş kendi katı kurallardan ibaret.

Kendim olacağım bir gün için canımdan fazlasını talep eden bir hayat var.

Kalpleri iyi et, az yalan söyle ve söz verme.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Çubuk Krakerler

Bazen yoğun bazen ise gelgitli geçen bu dönemlerde coğrafyanızın el verdiği ölçüde bir aşınma gösteriyorsunuz. Kırgınlığı erteleme, gözyaşını krater dışına çıkarmama ya da titremenizi düşen sıcaklıklara bağlamak gibi.


Hayat bazen bir kez yaşanan döngüyü size ikinci defa yaşatmak için geldiğinde sizi iki farklı durumda buluyor. "Hayır, artık fazlasıyla bu duruma hazırım, kaçmak için yeterli güç, savaşmak için iyi derlenip toparlanmış bir zihinsel yapı ve bağışıklık kazanmış bir ruh." yahut "Evet, daha fazla savaşmak istemiyorum istediğin her neyse beni ona dönüştür ve yok et." Bu cevaplardan ve bunun sunduğu diğer alt seçeneklerden ne kadarına doğru ileri gideceğiniz ise yalnızca o an -göktaşı topraklarınıza dokunduğu an- karar verilecek durumlar. Çünkü yukarıda güneşi ve altınızda sağlam toprağı hissetmeniz hep anlık duygular. Kendinizi kaygan bir kayanın üzerinde bulup bulmayacağınızı size kimse söylemez.

Neyse ki seçimlerimi yapacakken bağlı olduğum ipleri bu sefer ben seçiyorum, kendimi bir örümcek ağına bağlamaktansa, bir gemi urganına bağlamış olmam kötünün gerçek anlamda iyisi. Ama asla iyinin bir kolu değil. Ben bu düzene isyan etmeye gelmedim ancak isyan içinde dinginlik aramanın da bir isyan olduğunu ve beni bastırmaya çalışacak isyankarlar ile karşılaşacağımı biliyorum. Huzurum yok, huzursuz ediyorum.

Güçler ve bunlara sebep olan kuvvetlerin zamansızlığı elbette bu yazımın zamanlamasını güzel güzel belirlerken anlık hissettiğim hoş duygulardan yalnızca bir tanesi hala yazabiliyor ve hala sık okunmuyor olmak. Bunlar birer özgürlük çubuk krakeridir ve kimse bu cümlenin içinde neden çubuk kraker kullandığımı merak edip beni sıkıştırmayacak. Ayna grubunu da yıllarca siyah gözlüklerinin arkasında görmüş olmamız da onların bu özgürlük çubuk krakerini sevmelerinden ileri gelmiyor mu?

Daha fazla saçmalamak yok.


Gidelim ve gelenleri karşılayalım.

24 Eylül 2013 Salı

Yerden Yüksek Alınan Nefesler

Her gün farklı bir hayat yaşamanın önemini en bayat romandan da, din kitaplarından da, ders kitaplarından da  duyarsınız. Kesinlikle doğru olan bu önermenin aslında doğru tanımı, dünya kimlerle nefes aldığını öğrenmen için çok büyük ve ömür buna yetmeyecek kadar küçük.

Diyalektik duyargalar sarıyor hemen beynimi, o halde diyor hiçbirisini tanıma, tam bir mutlulukla şunu söylemelisin: "dünyayı sevmek onu tanımak ve bu dünyadan bu şekilde gitmek zorunda değilsin." Bir depresyona yakışacak bu sözleri tüm kalbimle söylesem de, her zorluğun her acının ve her sıkıntının getirisi geçtiğiniz kapılar. O geçtiğiniz kapılar arasında tanıdığınız yeni insanlar, yeni deneyimler.

Her yeni insanda yerden yükselir 3 metre tepeden bakarım kendime, nasıl da kaptırmışım kendimi konuşmaya, hayatımı sunmaya, akıllı akılsız insanların hayatına bir iplikle dahi olsa bağlanmaya. Sonra tepeden, yükselip güldüğüm yerden iner o anın heyecanına katılırım. İş yerimde yaptığım ilk tartışmada yüzlerimiz öfkeden kıpkırmızı olmuş haldeyken, istifa ederken o son imzayı attığım dakikalar, arabamla yaptığım ilk kazam, onun bana başka bir gözle baktığı ilk dakika... Uzun ya da kısa sürse de hep yukarıların 3.metresindeydim. Yeni bir kapı açıldığında, yeni bir insan tanındığında aynı nefesi paylaştığın başkalarını keşfettiğinde, yaşadığım hayattan tat alıyorum. Acı, tatlı, buruk... Ne olursa olsun bir tat.

Her gün yeni bir hayat, yeni bir insan, olgun bir düşünce versin. Modern dönemin belki genlerimize kadar soktuğu iç bakışımızdan çıkıp kendimizden dünyayı görmektense dünyada ki kendimizi görmemiz zaten tüm dünyada yaşaması giderek güçleşen ama ona oranda da uzayan bir ömrü çekilir hale getirecektir.

Bence...

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Gece Uyumamış Çocuktan Uyuyanlara Anlatılan Masal

"...sesimi duyan var mı?"
Burada herkesin 17 Ağustos için bir "kara" hikayesi vardır.

Ben nasıl uyanıp nasıl dışarı çıktığımızı hatırlamıyorum. Üzerimde ne olduğuna dair en ufak bir fikrim de yok. "11'inde bir çocuk" denilse, ne 11'i kabul ederim o gece ne çocuk ifadesini.

Gecenin o saatinde uyumayan çocuk olur mu?

Gecenin o saatinde ekip arabasıyla bizi görmeye gelen babamın arabayı park ettiği, eski evimizin 150-200 metre uzağında ki o arsanın kenarından geçtim bu akşam. Hiç hatırlamadım orayı gördüğümde ama hiçbir şeyi de unutmadım. Sürekli devam eden anonslarda geçen, "haritadan silinmek", "dümdüz olmak" gibi ilerleyen günlerde defalarca duyacağım bu kelimeleri o gece öğrendim. "Evimize ne oldu?" diye de sormadım.


Sustuk,bazen insanlara, bazen insanlarımıza ulaşmaya çabaladık.

Gözlerimiz uykusuzluk falan dinlemeden ancak sabahın ilk ışıklarıyla yayına başlayabilen kanallarda gördüm bir gece öncesinde duyduğum kelimelerin manasını. Bir kaç hafta sonra "depremle yaşamaya alışmak", bir kaç ay sonra "bir sonra ki deprem ne zaman olur" sorularını ve daha üzerinden bir yıl bile geçmeden "en seksi erkek" soruları/tanımları yine aynı televizyonlardan ulaştı.

Depremde hiçbir yakınımı kaybetmedim, çadır kentte çıkan yangınlarda, olması gerektiği yerde olmayan çadırlarda, kepçelerle ve kireçlerle gömülen insanlarda, ceset hırsızlarında kaybettiğimiz insanlığımızı aradım çocukça bir zihniyetle yer altında kalsam ne yaparım diye yorgan altına girip nefesimi tuttuğum zamanlarda.

Akut'ta, bize düşman diye anlatılan Yunanistan'ın yardımlarında, ölen eşinin yanıbaşında ameliyat yapan doktorda da kaybettiğimiz ve bir daha bulunabilir mi denilen bazı duyguları bulduk, ağladık, hem de çok.

Bugün alınan ders var mı?  derseniz duble yol derim. İnsan, insanın kurdudur yine birbirimizi yemek en kolay ve en kısa yol. Yine "can" acısı yaşamak ise en acı son ama "7.4 yetmedi mi?" sorusunu duymakta zor.

Bir gün başkaları sallanan lambalara bakıp "aaa bak deprem oluyor" diyecek bir başkaları da vücudunun hangi bölümünden geldiğini bilmediği belki onlarca acıyı unutup bir ışığa, bir kurtarma köpeğinin gözlerine ya da haber atlatma peşinde ki gazetecinin kamerasının ışığına muhtaç bakacak.

Unutmayanlar ise o gece uyuyamamış "çocuklar" olacak. Masal anlatmayı unutmuş büyüklerinin yanında.

10 Şubat 2012 Cuma

Ne Zaman Kötü Oldum

"...burada, tek korunma yolu, kötülüğün üstünden akıp gitmesini sağlamaktır (...) kötülüğe kayıtsız kaldım; ona içimde yer vermedim" -Oğuz Atay, Tutunamayanlar-

Ne zaman bu kadar kötü oldum?

İyiliğin görselinde yaşadığım güvenin ve vicdan kaybının arkasında güven içinde yaşarken iyi olmaktan vaz geçtiğim zaman oldum. Düşman olmanın, düşmanı bulunmasının "kıymet" sayılacağını düşündüğüm, elde ettiklerimi ikiye katladığım, "bir" ile birden çok daha fazlasını elde edebileceğimi gördüğüm, bazen elinde bulunmayan ile elde etmek istediğimi satın alabildiğimi gördüğüm an ya da sadece ödeme tarihi geçmiş bir fatura için son saniye koşusuna çıktıktan bir iki dakika sonra oldum.

Görselim hala öyle, acılardan, nefretten, tartışmaktan, kırmaktan ve savaştan hoşlanmıyorum gibi. Hoşlanıyor muyum ? Size gülümseyerek "hayır" diyeceğim.

Her dakika alışverişte olmayı, güç dünyasında taraf olmayı, kendi yanımda olanlarla olmayanlara karşı sevgisizlik seansları yapan bu "ben" değilim. Yazmayı bırakıp, uygulayan ben değilim. Ben yazıyorum, "ben", olmadığım şeyin "ben" olmasından korktuğum için korkan ve yazan bir adamım. Kendime kanıtlayacaklarım olmalı, kendimi savunacağım metinler de aynı zamanda.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Fay Hattı

Bugün 29 Ekim,

Türkiye artık "kan" ile anılan ülkelerden birisi. Artık ülkemizin bir kesimi ölüm tarlası, ölümler ekip bu ölümler üzerinden "söylem" hasat ediyoruz. Ölümlerimiz tohum veriyor, toplayıp "nefret" saklıyoruz belimizde, ceplerimizde, ayaklarımızda.

Deprem vurdu bizi, canımızı yaktı, haberlerde okuyunca şehitlere verdiğimiz "profil fotoğrafı değişikliği" tepkisinden öteye geçtik. Yardıma koştuk, para yolladık, bizden çalanların yollayamadıklarını yolladık, elimizde avucumuzda bulamadık, kartlardan bağışladık, geleceğimizden çaldık, yolladık. Ama ölüm ekili topraklardan bir başka deprem vurdu bizi. Öylesine bölünmüşüz ki, paramparça olmuşuz birbirimize küfüre dönüşmüş bölünmüşlükler ve dinar depreminden, marmara depreminden daha çok kayıp vermişiz, bu farkındalıkla birlikte.

Bu gün bir halkın hayalini gerçekleştirmesinin 88. yıl dönümü, ölümün, depremin hasat günü olarak anmak düşmüş bizim neslimize. Bugün alev alev yakmışız hayallerimizi, yalan yarıştırıyoruz gün be gün, ahde değil de taşa toprağa buluta olan borcumuz yakacak bizi düştüğümüz bu vefasızlık içinde.

29 Ekim bundan sonra benim için kaybeden ülkemin, kaybeden halkımın, kaybolan hayalin ve geleceğin yas günüdür. Başınız sağolsun.

29 Temmuz 2011 Cuma

Diri Kuvveti


Bir durumun yaratıcısının bildiği tek şey o durumun yaşattıklarıyla ilgilidir. Çevresinde ne kadar çok kayıp ya da buluntu dost olursa olsun hatta bunlardan bir çoğu onu sevgisiyle kuşatmış dahi olsun, sonuç ne yazık ki fazlaca değişmiyor. "Dert çekenin..." sözü kişiye miras kalan seçeneklerden biri olmayı sürdürüyor.
Zaman neleri tamir eder ya da yarı yolda bıraktığında sizi kimlerin ellerine emanet eder bilinmez ama dünyanın bir süreç olduğu ve hatta yaşanması gereken bir süreç olduğu düşünüldüğünde bunun en belirgininden bir oyun teorisi olduğunu ve olması gerektiği için olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Miraslarımızı elimizde tutmak, yaşananlara saygı göstermek ya da isyan etmek... Tümü elimizdeyken ve tüm bu sınırlılıklar ve özgürlükler evreninde adım atabilme seçeneğine yahut lüksüne hala sahipken yapmak gerekiyor. Denemek denemek sonra başa dönmemeye çabalayarak bir ömrü tüketmek...
Tek korkum yorgunluğum, yorulmak, düşüpte kalkmaya heves edememek. Korkum korkmaktan yana, yoksa herkese yetecek raddede zamana yayılmış gücüm mevcut.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Özgürlüğün Zincirinden Soğuğu Hissetmek

Daha başında konuştuğumuz gibi, Türkiye'nin ortasında bir başına ve özgür biriyim.

Değil mi ki istedğimi alamamış, umut ettiğinden öte bir kaç kağıt parçasına köle edilmiş bir adamım. Özgürüm ben demek ki. Salı ve Çarşamba... Bazen daha fazlası ben istediği otobüse binen istediği yerde inip o gün canı nerede sabahlamak istiyorsa orada sabahlayan birisiyim. Koşuşturmalarım, telefonda ağlayanlarım ya da canı can sıkmak isteyenlerim yok. Varsa bile onları bir güzel laflarımın arasına alır üzerim, kırarım.

Özgür bir adamım ben. Kendi seçimlerimdir her attığım adım, karar verişlerim ya da nakit alışverişlerim. Dostlar alışverişte görsün, sonra gelsin halim hatrım sorsun...

Olmaz...

Sordurtmam...

Ben özgürüm, tıpkı en başında konuştuğumuz gibi. Bir başına ve özgür.

8 Temmuz 2011 Cuma

Ağaca Çıkıp Yukarıdan Kendimi Görmek


Hayalin mutfak umudun yemek olduğu bir evrende yaşarken aç kalmanın ne garip olduğunu da yine aynı yerde öğreniyorum.

Aracım, gerecim, sevenim eksik. Garip zamanlar içinde garip bir burada kalış eşliğinde yaptığım hareketlerin nedeninin niçinini sorguluyor verdiğim cevapları koyduğum yeri bulamıyorum.

Bulamıyorum...

Aramaktan vazgeçemem...

Vaz geçmek ?

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Uzun uzadıya bekle


Sabah…

Sabahın körü…

Yatağımdan sanki 1-2 saat önce yatmamış gibi kalktım, güneş enerjisiyle sallanan çiçek, çalan alarm, heyecanlı kalbim… Beni hangisinin uyandırdığını hatırlamayacak kadar hızlı atlıyor saniyeleri zihnim.

Paket… Hediye paketi…

İşte, masanın üstünde duruyor. Onu elime almak mı yoksa yerinin nerede olduğunu hatırlamak mı daha uzun sürdü bilemem ama sanırım ilki. Son kontroller ve evet hazır. Sınırlı sayıda kıyafet uyum ölçütlerinden haberdar olan kendimle o gün en uygun olabilecek kıyafetleri seçiyoruz, sanki öyleymiş gibi her özel anımda da iyi madem converse’leri giyeyim bugün der zamanı aşırı harcadığımı fark edip yine en sonunda kolay giyilen ilk ayakkabıya razı gelirim.

Beklemek…

Gülümseme, bekleme, gülümseme, bekleme… Heyecan.

Yok…

Yine sensizim, sensiz başlayan her gün gibi özenmiyorum yaşamaya. Özlem biriktiriyorum bir de birikebilen birkaç şeyi atıyorum aynı kumbaraya. Geç kalkıp göz hizasına gelmesini beklemekte vardı güneşin. Seni beklemeyi seçiyorum yine bana yetmeyen zamanların içinde. Gecemi gündüzümü, nefes almayı yeniden..

Bunları diliyorum senden.

Hani olurda gelirsen yanında getir, çok özledim de…

22 Mart 2011 Salı

Ne Clark Kent'im Ne Superman'im


Yazar, dünyayı elleriyle yaratan falan değildir, hayal kuran aşıktır, hayallerin sahibi sevgilidir, yazar fotoğraf çekendir.

Fotoğraf, farkeden için gerçeği kaçırmaz, yalanı, doğruyu ve kabul etmek istemediğimiz gerçekleri dahi bize net olarak sunar. Kendimizin Clark Kent'i olur Superman'i çekeriz. Sonra bir daha içimizden gelmez Superman olmak belki ama dayanamaz bir kaç can acısına deva olabilmek umuduyla göklere çıkarız mutlu olacağız sanıp, umut dolmak adına.

Günler, ay ve yıllar. Geçmeleri bir o kadar kısa ve anlaşılmaz süren zaman bütünlükleri. Artık herşeyin yerli yerinde yürüdüğünde emin olduğunuz zaman bu huzur beklediğiniz emin olma duygusu şimdi de inanılmaz bir rahatsızlık mı yaratıyor ?

Ya yanlış seçimler yaptınız, ya da rahat battı. Başkta hangi türden bir açıklama yakışır bilinmez ancak her gün seçimlerimiz için doğan bir gündür yalanlarına kanmayı bırakmak akıllıca olacak.
Deli gibi davranmadıkça kendimize çıkan yolu elde edemeyiz. Bir deliden beklenen cesareti göstermedikçe o dahi ve deli çizgisinde dünyaya adanmış insanların yakınından dahi geçemeyiz.

Clark Kent olabilir, Superman olmak için yeterli asil Kripton kanını damarlarımızda gezerken bulamayabiliriz.

Nil Karaibrahimgil'e selam olsun :)

14 Şubat 2011 Pazartesi

Bu gece ne olsak ?


Uyumuşsundur şimdi...

Kıvırcık saçların dayanmıştır yastığa sabah bir kısmı düz bir kısmı "yine kıvırcık" olarak uyanırsın. Belki de bir sürü rüya dönüp dolaştırmıştır seni yatağında yine "karmaşık bir kıvırcık" olur saçların.

Görebilsem keşke zihnini, bir bir açsam her kelimenin altını rüyalarınla, korkularınla oynayabilsem. Bir endişen olsam mutluluğuna dönüşsem, görsem kaç kişisin, kimsin... Her soruma cevap veren zehir gibi aklın olsam. Sen olsam, senin olsam az senin sevdana ya neyse...

Uyumuşsundur şimdi...

Gözlerini kapatmışsındır, birisi yarım açıktır belki -bebeklerde olur öyle- dünyayı denetler yaramazlar dünyanın onlara verdiği ilk akılla. Ne zaman anneleri gelir yakınlara; az bir kokusunu dahi duysa yeter zaten. Hemen kapanır o göz. Tam güven var çünkü sonunda. Bana güvenir misin ki ?

Güvenim olur musun peki ? Bir poliçen var mı doldurabileceğim, tüm hayatımı sana emanet edebilir miyim? Hayallerimi, kalan ömrümü, kimi zaman kırılan kalbimden kalan parçaları, ansızın kaybettiğim aklımda ki güzel anıları ? Hayalim...Sen.... Dünyam hayalimin üzerine kurulan masallar. Hepsi senin güvencende o güzel parmaklarından biraz aşağıya in ve gör, avucunun hemen içinde. Sormadan tüm bu soruları sana, teslim ettim hepsini birden işte. Oldu bir kere neyse....

Gülüşün niye böyle ki ?

Ben anlamadım. Cevap veremediğin sorular mı demek bu yoksa, belki de umursamıyorsun beni öyle mi ? Bir çocuk soru sorduğunda gerçekten yanıt bekliyordur, onu geçiştirmek adına senin için geçici onun için bir ömür boyu geçerli verilmiş söz mü yoksa? Gülüşün mü olsam acaba ? Güzel bir yüze en çok yakışan şey olurum ne güzel, bir sevgilinin aşık olduğu olurum, her ortaya çıkışımda bana bakar ve işte bu gülüş için bu kızın bu halini bir kez daha görebilmek için... ölmeye değer... Ölürüm demiyorum ki ölmeye değer diyorum kızılmamalı buna hemen. Sevgilerin bir çoğu böyledir, sevgi duyduğun şeyi kaybettiğinde acısı dünyayı geçer, ölmek kolay yolu seçmek. Bu sebeple can vermek öyle çokta büyütülecek bir durum değil ki.

Seni sevmek, her uyuduğumda uyanacağımı, uyanıyorsam eğer; o dünyada senin de varolduğunu bilmek demek. Ne kadar uzak olsakta şimdi senin olduğunu bildiğim Dünya benim hayalim :)

İyi ki varsın değeri gönlümden yüce kız, yerlere göklere sığamazsın da gelir benim kalbimi tıpta tanımı olmayacak hastalıklara sebep olacak şekilde doldurursun.

Seni çok seviyorum ve inan bu çok eğlenceli şeyi bir ömür hiç durmadan yapmaya kararlıyım. :)

7 Şubat 2011 Pazartesi

Getirmeyi Unuttuğum

Geleceğim geçmişimi siliyor.

Doğduğumdan beri gördüğüm yüzler artık yoklar. Yeni yüzler girdikçe dünyalara ve yeni arayışlar çıktıkça yollara kayboldular. Önce bir kere sonra hep. Bu güne kadar susmadım konuştum, başkalarının yaptığı gibi bir ömür susupta son sözü karizmatik bir son'a bağlayamadım. Hep konuştum, herkese konuştum. Islandım konuştum, kurudum konuştum, gözlerim yandı konuştum, gözlerim dondu konuştum. Öyle çok gevezelik ettim ki evrenin sonsuz boşluğuna doğru, susuşların işe yaradığını göremeyecek kadar kısa olacak ömrüm.

Kaç oyuncak ederinde hayatım var bilmiyorum, oyunlarımın kaçını kazandım, kaçında benim rakipsiz oyunlarım var bilmiyorum. Yarışmadan kazandığım küçük net hayatlar istedim sadece, sade şeyler yaptım o yüzden kan çıkarmadan, can yakmadan geldim bu yerlere. Canım yanarak gidiyorum.

Nelere gebedir hayat bilemem ama çocukları severim. Doğan yeni umutları büyütmeyi de öyle. Ölü doğan çocuklar umudumu yıkar geçer, bakmasam da gözlerine ağlar kalbim elbet aklıma düşüncesi dahi düşse bile.

Elveda ölü doğan güzel gözlü çocuk, belki saçların olurdu rüzgarda uçuşmasın diye tuttuğunu gördüğüm ilk günü unutamazdım, düştükten sonra ağlamadan bir iki saniye önce ellerine bakışın gelirdi aklıma belki bir fotoğraf karesi gibi adeta. Ya da kendi adıma daha dikkatli davranırdım sırf eve senin için sağlam varabilmek adına metrelerce uzakta ki üst geçite yürüyüşüm.

İyi geceler mutlu rüyalar...

6 Şubat 2011 Pazar

Benim Derdim


Senin derdin bu kadar olur Kedi efendi. Öyle boğaza düğümlenen, gözyaşlarını koluna sildiğin kendini ağlamamak için "zor" tuttuğun gözyaşlarına benzemez. Yapışır kalır gözüne bir damlası, hepsi de o kadar zaten. Onu da soğukta kaybedersin. Ayazda dağılır gider derdin, vücüdundan tepelere doğru çıkan kanın çıktığıyla kalır. Hevesinin asla varamadığı sınırlardan döner kendine yanışların.

Bir çocuğun oyuncağı gibi beklediğinden vazgeçmişsindir kutusunu açmadan, sona varmış son zamanlarından vazgeçersin, aradığın sevdayı bulduğunda ona adayacağın vaktin satın alındığını farkedersin.

- Be hey! Ruhunu da mı sattın!
- Ruhum kiralık...

Kendime ait olan dert bir kaç adım attı, rüzgarda savruldu gitti. Sorsanız ben bile hatırlamam yerini. Bir oyundu derim, kaybetmek için de değil bu sefer kazananı hır gür çıkarıp dövebilme arzusuyla oynanan.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Kendime Sormadan Cevaplar


"Yaşamın nefesi."
-Genesis-

Yavaş yavaş kısma vakti geldi, eskisi gibi sereserpe kullanılamayacak bir element : oksijen.

Yürünen yolların hatıralarının, açılan ve kapanan kapıların, şansın, mutluluğun ve akla gelebilecek tüm güzel duygulara giden o vananın tedarikli kullanılması aşamasındayım şimdi. Göğsümde bir yanma hissiyle uyanacak, gökyüzünün herhangi bir tonuna aldırış etmeden, soğuk havanın yahut mevsimin şu vaktinde çıkan "bir nebze güneş"in kıymetini düşünmeyecek, düşünmeden gideceğim.

Gideceğim, nefes almadan... Nereye gittiğimi yalnızca kendime sormadan...

21 Ocak 2011 Cuma

Siyah ve Kara


Ayrı bir tat bırakacak farkındayım, hani şu güzelim doğayı biz yürüyelim gidelim, arabaya binelim gidelim, otobüse binelim gidelim, bir yoluna uyduralım gidelim diye yaparlar ya, yaparlar da kendileri yapmamış gibi sanki beyaza karayı onlar sürmemiş gibi karanın üstüne beyaz atarlar ya...

İşte ayrı tat budur...

Yollar kapkara zaten, ben yıllardır onlar üstünde ki çizgiyi izleyen adam. Bazen parçalı, bazen birleşen çizgiyi izlerken farkettim, yollar siyah ama bazı yollar daha siyah. Hatta onlara siyahtan öte kara kelimesi daha çok yakışıyor o denli koyu. Sanırım sadece yeni yapılmış olmalarından dolayı.

Gitmek düşüncesi çok eskiden beri yolu getirir aklıma, sevinirim bazen, bazen korkarım. Başlangıçlardan da korkar insan alıştıklarını bıraktığın maceralardan... Bazen de sevinir alıştıklarından kaçtığından...

Gitmek düşüncesi hayat hikayemde eski bir yol benim için.

Gideceğini ise pek düşünmek gelmiyor içimden, güzel olmayan birşey bu canımı sıkıyor, sıkıyor sıkıyor ve kırışık halde ütülenmemiş bir biçimde bırakıyor beni üstelikte ıslak. Kaloriferde kuruyamam, kurusam da sen gittiğinde kim düzeltir beni, kim şekil verir kırılan, kıvrılan, kırışan duygularıma ?

Kimi sarmak için var olacağım ben ?

Senin gitmen yeni bir yol benim için. Yeni yapılmış siyahtan öte başkasının hissetmeyeceği farklardan o bahsettiğim "kara" yollardan.

7 Ocak 2011 Cuma

Dönence


Çabalarımız dönüyor, başa dönüyor, yol alıyor, umut veriyor, susuyor, konuşuyor, cezalandırıyor, ödüllendiriyor, kaybettirip, buldurtuyor. Başa dönüyor...

Evimiz dönüyor, odalarımız, hayallerimiz dönüyor. Büyüyor, büyüleniyor inandığımız yalanlarda bizi hapsedip mutlu ediyor sonra da daha fazla maddiyat için gurbetlere yolluyor. Para esir ediyor, esaret esir ediyor. Ev, devlet, iş, aile,evcil hayvan bile günü gelince elbet esir ediyor.

Zamanı gelen her yolcu ve zamana gelen her makinist, şöför vs. gidiyor. Zamana dayanmak güç ve zaman istiyor. Aleyhe çalışan değil, leyhe çalışan fikirler diliyor.

Su çeker, yaş çeker, uykusuzluk çeker... Gözler... Yoğun temponun ön planında unutulmuş gözler. Uyku girmeyen ama doktorda girmeyen gözler. Umuda açılmaya üşenen umutsuzca kapanmaktan usanan gözler.

Kalp, çalan bir telefona, alınan bir habere, güzel sevgilinin bir gülüşüne atan genç olupta gençlik heyecanıyla sağa sola çarpıp fevrileşen kalp.

Ah güzel insanlar... Öyle azınızı sevebiliyorum ki...

20 Aralık 2010 Pazartesi

Demirler, Çizgiler ve Tesla


Hızla savruldum...

Yüzüm karşıladı camı ve ben tutunduğum pas kokulu demire sarıldım. Pas kokulu, çalışan ellerime birde bunu katan demir. Sana tutunmanın gerekliliğiyle nefret ediyorum senden. Gözlerim dalıp gitti sakinleşince meydan, sağnak yağan çizgileri izledim karanlıkta. Salınarak yağmasını istediğim karlara inat daha kaç asır orada duracağını bilmediğim karayollarının latifesi çizgilerdi izlediğim.

Güven aradım duruşunda her viraj öncesi, her bana yeni ekleme yapışında çıkanları hissettim. Fedakarlığın hala benden uzakta ki duygularımdan koptuğunu düşünüp teselli buldum, görevimi yaptım. Kaldığım yerde kalmalarıma inat, devam etti. Bende ettim, ediyorum. Birbirinin aynısı birbirinden sıkıcı onca ağaç ve Edison'un lanet karizma nesnesi.

Edison'u sevmedim ben hiç, Tesla'yı sevdim. Tesla'yı tanıyan bulmak güç. Anladıkları dilden konuştum dinleyenlere, Edizhun diyorum iyidir yani. Dinlemeyen herkes alkışladı. Zafere hiç bu kadar hızlı isyan edilmemişti.

Uyudum.

Karardı göz kapağımdan sonrası, dindi sesler ve yorgunluk rüyalarla birlikte geri geldi...