28 Temmuz 2009 Salı

İyi Gün Dostlarım Tutmayın Elimden

"Çekilin yanımdan,gelmeyin üstüme,
İyi gün dostlarım tutmayın elimden."
Şebnem Ferah

En şirin halinizle şiirsel bir dille görünüyorsunuz, hiç iz yok sesinizin tonunda hatta kullandığınız karakterlerin muhtemel yazı hatalarında. Yanısıra sizi de allayıp pulladigim dünyamın uyumlu gözüken parçalarısınız sözde.

Pek sevgili iyi gün dostlarımdınız sizler, ama terkedip gitmek konusunda ustaydiniz elbet. Bağırmak güçtü yüzünüze "yalancı" diye ama farklı biçimlerde yükselen sesim dahi ancak bir süre alikoymustu işkence dolu sözde sevgi saatlerinizden.

Emek üzerine nutuklar çektiğiniz saatlerde susan dillerin tercümanları olan sahte kalpleriniz vardı derinlere gizli sığ yüzeylerde. Sığ yüzlerde sığ beyinlerde mevcuttu fikirleriniz ve siz ben derin anlam yüklemekteyken yine sırıtma seanslarındaydınız.

Susmak gereksiz karşı çıkmak anlamsız, uygun olanı kişiliğinizde en nadide elbise niyetine taşıyın. Yalanın elçileri güvendiğim düşmanlarım bir sözün değerinden haberiniz varsa eğer okuduğunuz anda üstünüze alın bu bariz size yazılmış yazıyı. Terk edin gidin hayatımdan yaşantımdan anılarımdan bana ait olanlardan. Sizinle doğmamışken sizin adınız altında acı çekiyor olmak can yakıyor,değerlilerimi kirletmeyin.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Kedi, Sokak ve Tuna

Güzel bir sohbetin ardından karanlık bir sokağın içinde bir sokak lambasının tek başına koca alana ışık dağıtmaya çalışıp başarısız olduğuna şahit olduğum bir yerdeydim.

Sokak kalabalıklar içinde büyümüş olsa da hiç yalnız kalmamış bir işlek yer üzerindeydi ama bu saatten sonra kim kalır değil mi.

Kimse yoktu.

Kuvvetle muhtemel çok görülmediği için alınmamış bir gıdım çöpün yanında gri benekli standart olmaktan fazlasını yapamamış bir kedi gördüm. Tırnaklarını bir tavuk kemiğinin üstüne koymuşken yanından hızla geçip gitmekte olan beni farketti uzun bir iki saniyelik periyotlar eşliğinde göz göze geldik kaçmaya hazır, korkmaya hazır, saldırmaya hazır, korumaya hazır, ya da sadece herşeye hazır bir ruh haliyle dünyadaki tüm duygusal ve fiziksel objelerden daha az ihtiyacım olduğunu düşündüğüm bir iki yerinden kırık kemiği sahipleniyordu. Güldüm belli belirsiz ve devam ettim.

Sadece, soru işaretlerinin gölgesinde kararan zihnimde cevaplar aradım hangimiz kedi hangimiz sokak hangimiz tuna ? Sokak lambalarının sayısı arttı sonra ben farketmedim.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Normal ve Ötesinin Yüzleşmesi

Normal... ve ötesi... Son günlerin en büyük arayışlarından birisini yine kelimelerimde bulduğum nadide zamanlar. Dünyayı buradan yönetip, belki de parmaklarımın ucunda yaşayan klavye tuşlarına benimle anlam bulan bu ekrana ve oradan da yine zihnime hükmeden binlerce harfin dansına yine burada şahit olacaktım. Kıpırdamadan öylece durdu zihnimde biriken kalıntılar onlarcası belki yüzlercesini alıp sokaklarda henüz yara izi bırakmayan arkadaşların tadını çıkardım.

Oysa ne kadar can yakmıştı diye düşündüm. Üzerinden zaman geçmemiş olaylar, olgularımı kovaladı, biten günlerin ardından sokakta buldum kendimi. Bir köpeğin inşaatın içinden çıkan adamdan korkuşuna şahit oldum, sonra kimin korktuğuna karar veremediğimi farkettim. Tanıdık karanlığımı farkettim gecenin içinde.

Yollar,

kalbimin karşı kıyısında
suların tam ortasında
sevdalarım yanıyordu uymadım
yağmur yüklü bulutlarımdan
hep kırılan umutlarımda
yalnızlığım büyüyordu uyandım
aşk dolu rüyalara uyusam
uyanmak mümkün olmasa
kabusları sıyırıp atsam karanlıkta
yollar gider birgün biter
rüyalarım kabuslarım ama onlar benimle
ömür geçer birgün biter
bir tebessüm isterim yolun bittiği yerde

Bir tebessüm bulamadan, kulaklarımda yine hüznün şarkısı ve ben en soğuk bir anda hissettim ardımdan geleni, gözlerim son bir kez baktı karanlıkta yiten bulutlara keşke 1-2 saniye önce olsaydı dedim şarkının en güzel en ölümcül yerini seçmiştim. Bu yüzden terk etti beni ansızın vazgeçtim.

Notalara adını yazmamışlar henüz, yaşamaya devam ettim, geç gelenin ardından geçmişimden hesap soramadım. Sormayı dilemiyordum zaten ölüm perimle oynadığım maçın hükmen galibi olarak.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Parasosyoloji - Parasociology


Kabul etmek gerekir ki kolay bir başlangıç olmayacak. Bunu derken bazı başlangıçların kolay olduğu izlenimi yaratılıyorsa çok doğru bir izlenim evet öyle. Cem bey ile konuşurken muhabbeti açılan konuyu zihnimi ferahlatmak ve isminin daha fazla kişi tarafından sahiplenmesini beklememek adına 20 Temmuz 2009 tarihi itibariyle Parasosyoloji isimli disiplini kurmuş bulunuyorum.
Peki nedir ve ne olarak tanımlanabilir denilirse ?

Nasıl ki insan ve doğa üzerine açıklanmayan olguları bir sınıflandırma ihtiyacı hissedildiğinde "parapsikoloji" devreye giriyor, sınıflandırma konusunda hala yetersiz ve sığ olduğunu düşündüğüm sosyolojide de durum nispeten aynı. Auguste Comte, sosyolojiyi kurup bilimsel gerçeklikleri bulmaya çabalarken elde ettiği hiçlik Parasosyoloji'nin gerçekliğini ve tamamen bilimin kanıtları eşliğinde bir cevabın imkansızlığını kanıtladı fikrimce. Bu anlamda denilebilir ki Parasosyoloji, sosyoloji biliminin toplum ve insan hayatında açıklayamadığı, açıklanamaz bulduğu ve incelemekten, sınıflandırmaktan, tartışmaktan kaçındığı olayları geniş bir ufuktan inceleyen, incelemesinde deneylerin yanında gerçeğe varmasını sağlayacak her türlü bilgiyi de kullanmaktan kaçınmayan bir disiplindir.


Parasosyoloji'nin tarihçesi var mı ?

Olaylar ve örnekler çerçevesinde bakıldığında her uygarlığa dair söyleyecek birşeyi olan parasosyoloji'nin ortaya çıkmaya en müsait olduğu an 2.Dünya savaşı sonunda başlayan araştırmalar ve "Topluluğun Ruhu" kuramıdır. Ancak henüz parasosyolojiye dönüşme evresini yakalayamadan bastırılmış olan bu düşünce 1980'lerde kendisini hizaya sokanlar tarafından engellendi ve sosyolojinin bilimsel olma tribinin ardından yok oldu. Bir konuşmada ismin ilk defa kullanılışı ise Cem Serkan Atlı tarafından 14 Temmuz 2009'da yapıldı, ardından incelemelerini, temellendirmelerini ve bu gizemli cümleyi gerçeğe taşıyış aşaması ise Tuna Çağlar Topgül tarafından 20 Temmuz 2009'da bir kısa makale biçiminde yapıldı.

Parasosyoloji bir bilim midir ?

Açıklamamın başından beri ele aldığım şekliyle Parasosyoloji en başta bir disiplindir. Bir bilim olmayışı onun önünü kapatan bir durummuş gibi gözüksede zaten kurulumunda ki amaç genişlemiş gözlem ufkuyla olaylara bakabilmektir. Bilim olması onu deneylere, kuramlara ve genel-geçer kurallara zorlayacakken, parasosyoloji istisnaya,olağan dışılığıa, bilinmeyenin gerçekliğine (yani bilime dair yeri olmayan bir çok şeye) açık bir konumda gerçeğe ulaşmayı amaçlar.

Parasosyoloji'nin parapsikolojiden ve bilimlerden farkı nedir ?

Felsefe'nin lider olduğu zamanlardan bugüne devam eden kopmalardan birisi olarak parasosyoloji'yi de bu durumun için de görmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Keza toplumsal durumlardan telekineziye kadar en küçük ayrıntıya kadar parapsikolojinin üstüne binen yük onu işlevli ve saygı değer bir disiplin olmaktan çıkarıyor. Bunun ötesinde işleri kültürler, toplumlar ve en genel anlamda "doğaya galip gelen insanın hikayesi"ni inceleyen sosyolojinin bunların açıklanmadığı konumda onları yine anlaşılabilir olması için teslim edeceği yer "parasosyoloji" olmalıdır. Büyük uygarlıkların toplu intiharından, dünya-dışı akıllı varlıklarının yaşayış, kültürleme hatta köleleştirme yapılarının incelenmesine kadar binlerce yaşantı parasosyolojinin geniş konu ölçeğini bize gösterebilir. Bu anlamda inceleme alanında örnek verdiğimiz parasosyolojinin bilimlerden farkı, insan merkezli doğaya ve dünya merkezli evrene karşı çıkmasıdır, parapsikolojiden farkı ise zihinsel güçlerden çok topluluğun ruhuna inanması ve incelemelerinde daha çok bireyden öte biraraya gelişleri konu edinmesidir.

Parasosyoloji dünyayı ve dünyasal toplumu evrenin merkezinden çıkartan ve daha açık bir görüşe götüren ve dünyanın evren ve toplumun kuramlarının dışında da bileşimlerin muhtemelliğini savunur.

Facebook'ta Parasosyoloji.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Yağmur Sonrası Şarkılar ve Sevgili Kıyametim,

Yağmur sonrası şarkıları vardır benim için, kimisi umursamaz şarkılar, kimisinde bi dünya acının ceremesini çeken benmişim gibi ağır şarkılar. Bize anlatılan hikayeler gibi. Ya mutlu sonlarla bitti hikayeler ya da can yakacak ağlatacak kadar kötü. Basitlik sıradanlık hoşumuza gitmez, hikayeler de prim yapamazdı değil mi ? Evet, aynen öyle.

Hafif serin bir havanın eşliğinde geceye girişi bekliyorum, beklerken de açık camdan içeri girmekte olan şanslı sivri sineklerin uyurken bana yapacakları oyunu değil biraz daha ileriyi en sonu merak ediyorum. Armageddon yahut kıyamet... Benim ölümümden öte kıyamet yok benim için ve bildiğim kadarıyla kendi içimde Marduk 2012'ye inanmaya meyilli olanlar arasındayım.

En azından olsa fena olmazdı. Engellemeye çalışıcak bilimum Amerikalı uzay kovboylarını, özgürlük bekçilerini ve hatta aksiyon halinde espri yapan adamlar, kadınlar bunların hiçbirisi olmasın. Vursun gitsin göktaşı da geleceğe umutla bakalım.

Hangi geleceğe mi ? Bilmem... Belki de severken sevildiğim bir rüyanın varlığına inanmak istiyorum. Şu an ihtiyacım olan bu. Tüm gerçekleri unutup biyolojik yalanlardan birisine teslim olmak. Teslimiyetin mutluluğunu yaşayıp, sonra yavaş yavaş ölmek, öldüğümde kaçıp yine yaşama sığınmak.

Eylül'de yere düşen bir yaprak olarak reankarne olup sevgililerin üzerimde koşuşturmalarını izlemeden önce bir hayat keşfetmem gerek. Her zaman ki gibi önce ben... En azından 2012'ye kadar.

10 Temmuz 2009 Cuma

Büyüdün mü çocuk ?

Tutunduğunu göster evlat, hadi ama pes etme karşıdan sana bakan o alçakların gülmemesini sağlamayacak mısın ?

"Erlenmayer Flask"

Olanı biteni içimize atıp kendi derdimize yöneldiğimizde ne buluyoruz ? Kimileri yüksek desibelli çığlıklar hayal eder, duvardan duvara başını vurmalar belki de hatta kan? Ne dersiniz ?

Biraz daha farklı olduğumu düşünüyorum ve oyumu 1-2 saniyelik kısa patlamalara veriyorum. Sessizlik, huzur ve patlamalar. Varabildiğim yere kadar varmayı diliyorum bu seanslar sonucunda ancak geride kalması muhtemel genç olduğum günler diyeceğim zamanları renkli yaşamak isterken bu ciddi durumlarım nedir? Bana ne kadar zarar verir ?

Çocuk olmakla suçlandım kısa bir zaman önce, şimdi büyümüş olmaktan korkuyor benliğim.

29 Haziran 2009 Pazartesi

İlköğretim... Serbest Kıyafet... ya sonrası ?


Nimet Çubukçu'nun yaptığı açıklama ve Sinevizyon sunumu ilerleyen günlerde gündeme yeni bir tartışma konusu taşıyabilir. Siyah - Beyaz fotoğraflardan kolaylıkla seçtiğimiz annemize babamıza ait siyah önlüklü bir iki fotoğraf, bizim çocukluğumuza ait mavi önlükler ve liselerin üniformaları. Hepsinin tarih olacağı söyleniyor son açıklamada ve Almanya örneği veriliyor sinevizyon sunumlarının alt metinlerinde.

Bir meslek faşizanı olmak istemem ancak sosyoloji kavramının cidden bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olması gerektiği artık gözler önündedir. Her seferinde belirttiğim "endemik ülke" kavramı Türkiye'yi tanımlayan kendi coğrafyasına özel bir yapısı olduğunu anlatan biz sözcük. Bu ülke de yapılan bir çok düzenlemenin bu endemik yapıyı görmezden gelerek örnek gösterdiğimiz ülkelerden alınması günümüze ait birçok hatanın da aynası adeta.

Türkiye için söyleyeceklerim bu konuda hemen hemen benzeri şeyler. Her öğrencinin bütçesine uygun önlük alması muhtemel mağazalar mevcutken "serbest kıyafet" durumunda bu bütçeyi kaldırabilecek aile sistemini bulmak her zaman mümkün olmayacaktır. Keza birçok zaman önlük dahi bu yetersizliği gizleyemiyor ve kumaşın kalitesinden yahut ayakkabılardan bunu ele veriyor. Bunun ne çeşit psikolojik sorunlar yarattığını ise ancak döneme aşina bireyler anlatabileceklerdir. Bu yaşlarda mevcut olan gruplaşmaların ve topluma dahil olmanın içeriğinde dış görünüşün ne büyük önemi olduğunu ancak yine bu konuda bilgisi olan ve inceleme yapmış olabilenler görecektir.

1970'li yıllarda bir kaç pilot okul ile başlayan Almanya'da serbest kıyafet ile öğretim geleneği bugün Almanya'nın geniş bir coğrafyasında etkin hale gelmiştir. Ancak bu konuda yapılan araştırma ve analizler sonucu çocuklarda ileriye dönük bir fobinin gelişimini de göstermiştir. Söz konusu olan toplum içinde çocuk olduğunda daha acımasız davranabiliyor ve aile bütçesinin masraflarında payını arttırıyor. Yüksek oranda marka takıntısı ile birlikte gelen bu davranış giyim üzerinden toplumsal sınıf oluşmasına sebep olurken çocuğun bu seviyeye erişebilmek adına hırsızlığı dahi göze alabildiğinin kanıtlarını bize sunuyor. Almanya'nın serbest kıyafetleri denediği yıl olan 1970lerde Türkiye'nin şimdikinin 6 katı GSMH'na sahip olduğu düşünüldüğünde durumun vehameti daha çarpıcı.

Ayrıca, ahlaki iki yüzlülük örnekleriyle dolu ülkemizin pek muhterem ahlak bekçilerinin de serbest kıyafetler sonucu ortaya çıkaracağı "orantılı güç" kavramını da varın siz düşünün.

Önceleri proje üretmeyen devletten şikayet ederdik, gelen gideni aratır misali artık proje üretmelerinden korkuyorum, çünkü farkettim ki ucunu bucağını düşünmeyen bir iktidar bir kaç yıl içinde ülkenin iyi kötü işleyen gidişatını durdurmayı dahi başarabilir. 2-3 sene içinde LGS,OKS,SBS,ÖSS,ÖYS,ÖSYS gibi kavramların kaç kez birbirinin yerine geçtiğini dersanerlerin bu geçişlerden ne kadar gelir elde ettiğini ve eğitim sistemi adına sabit bir durumdan asla söz edilemez olduğunu düşünmeliyiz.

25 Haziran 2009 Perşembe

Düşüncelerin Fotoğrafını Çeken Adam : Ted Serios



Pholtograph , Thoughtphoto yahut Türkçe tanımıyla Düşünce Fotoğrafları... Bir mit'ten fazlası olacak kadar yakın bir zaman, bir mit kadar heyecan verici ürünler ve parapsikolojinin yenilmesini imkansız hale getiren bir adam : Ted Serios.

Ted Serios 1918 yılında Alman bir anne ve Yunan bir babadan doğdu. Polaroid makinelerin popüler olduğu dönemde bunlardan bir tanesine sahip olacak parası ve en gerekli olarakta fotoğrafçılığa ilgisi vardı. Ancak işlerin karıştığı ve birçok bilimin nefret ettiği parapsikolojide burada devreye girdi. Ted'in çektiği fotoğraflarla objektifin ardında yer alanlar birbiriyle eşleşmiyor, hatta benzemiyordu bile.

Ted, daha çok babasının üzerinde yaşadığı bu deneyimlerini düşünce fotoğrafları olarak adlandırıyor. Ancak 1914'te doğmuş bir çocuğun babasının ne kadar yaşlı olabileceğini tahmin edin. Ted, tam adını dünyaya duyurmuş ve eleştiriler üzerine yığılmışken babasını kaybediyor. İlk defa deneyimlerini diğer insanlar üzerinde de yürütmeye başlayan Ted, oğlu Leonardo ile birlikte yine başarılı çalışmalara devam ediyor. 2006 Aralık ayında ölen Ted'in oğlu Leonardo'da fotoğrafçılık ile uğraşıyor ancak bir dijital makine eşliğinde ve sadece siyah-beyaz ve sepya gibi makineye ait özelliklerle fotoğraflar çekebiliyor.

Ted'in ölümünün ardından genellikle babasının düşüncelerinden çekilmiş, gemi, yaşlı adam, fırtına hatta madonna'ya kadar bir çok fotoğraf (bunların yanında Ted'in ruhlar ve düşüncelere ait olduğunuileri sürdüğü yüzlerce fotoğraf) ve yaşamını anlattığı bir iki kitap kalıyor. Ancak asıl geriye kalan esas bir biçimde soru işaretleri ve yıllardır boş işlerle ve ufolarla uğraştığını ileri sürdüğümüz Parapsikoloji'nin hala devam ettiği.

1999 yılında Eric Carther, Ted Serios ile birebir konuşarak X-Files adlı dizide Unruhe adlı bir bölümde hayatından bir parçaya yer verdi. Birebir kitap ve konuşma kayıtlarından alıntılanan bölümde konuyu görsel olarak anlamakta mümkün.

Ted'in Fotoğraflarını inceleyebileceğiniz bir adres isterseniz burada.

21 Haziran 2009 Pazar

Yollarda bulamam seni !

Yol mu... Yeter...!

Uzun süredir yoldayım, yollar benliğimizi bulduğumuz ve bazen de tümüyle kaybettiğimiz yerler. Bazen bir bakarsınız güneşin sıcağının yüzünüze vurduğu anda binbir düşünceye dalar araçta ki tüm topluluktan kopar ve bir yunan filozofunun ön bahçesinde geçen hararetli tartışmaya kulak misafiri olursunuz. Maalesef mp3 çalarınızın şarjı sizi bu mistik ortamdan uzaklaştırıp, erimiş asfalt kokusu,arabanın sarsıntıları ve 3-4 gecedir üstünüzde olan yoğun uykusuzluğun stresi içinde bırakabilir. Bıraktı da...

Dünyayı paylaştığımız insanlar o kadar çok ki bir süre sonra evimde kimseyle birşey paylaşmadan oturma dileği içinde buldum kendimi herşey için çok geçti. Yaşanması gerekenler vardır ya hani, benim için tatilde o biraz. Belki, bu "Anadolu'nun sen yüce bir dağısın" olan Ilgaz'da Tekirdağ'dan çok daha ilginç hayatlar keşfedebilir ve özlediğim şekilde yazılarımı beğenerek yazmaya başlayabilirim.

Yazılarımı kendim için yazıyorum diye başlamış olsam da bu günlük işine sanırım biraz görevinden de benden de sapıyor. Geriye dönüp baktığımda kendi yarattığım aşkların serzenişlerini, vedalarımı, başlangıçlarımı buldum zevkle sanki onları başkası yazmış gibi okumaya başladım ama 121 yazı nereden bakarsanız bakın çok fazla uzun bir eleme sürecinin ardından şu an 101'i yazmaktayım (dalmaçyalılara selam ederim). Bakalım günler neleri ne kadar değiştirecek ve özlediğim yazı yazma sürecine dönebilecek miyim ?

İlk zamanlarda nerede olduğumun yanında size öneriler de sunarmışım ya hadi bir önerim var hep beraber yapıyoruz. Takip ettiğim bloglara yenilerini ekledim hepside birbirinden güzel öncelikle merhaba pinik, size kısa kısa neşeli şeyler sunabilir ama unutmayın o da kendisi için yazan ama daha asi bir yazar tadı veriyor sevmeniz muhtemel. Ve assolistler en son çıkar misali Stregaaa, sen de hoşgeldin güzel günlerin özleyeni, bu günlerin sitemkarı yazılarının üstadı (yalaka mode: on ) şaka bir yana ben beğendim, kıskandım, özendim...Ve şarkının burası turistler için neden?? Because, süleyman is begin town (Barış Manço'yu Gerçekten Özledim), sırada ki takip edilesi blog yine aynı isme ait ancak İngilizce, büyük bir yük olduğu tecrübeyle sabit olan ecnebice blog işinde yalnız bırakmıyor ve onu onlarca okurun sorumluluğunun altına da ittirerek işini daha da zorlaştırıyoruz, yes Strega WW is online, what a shame for me, i want too.

Not: Vasat bir yazı oldu diyecekseniz, günlük telaşlar içinde ben kendimde değilken nasıl düzgün yazarım gibi saçma savunmalara girmektense kendim için yazdığımı hatırlatır yetmediyse mutluluk içinde geçmişe dair "Kedi'den Basın Açıklaması Tadında Yazı" ile sizi başbaşa bırakmaktan üstüm başım mutluluk içinde kalır.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Sitem İklimi

Fazla birşey değil, sadece ilkokul matematiğinden öğrendiğimiz demet, düzine kavramlarının ardından "bir buket" mutluluktu her yeni yaşımızda dilediğimiz. Geçen her dakikanın bize acılarla ve sevgilerle hatırlattığı arkadaşlar umarken biz, gördüklerimiz, kendimizi nispeten can yakıcı bir geçmişi ve umutsuz bir geleceği sorgularken bulduk. Bazen otobüs camına dayalı başımızla, bazen kalabılık içinde yalnız kalışlarımızda yahut uykusuz bir gecenin, ışıklarını vurmaya başladığı sabahında, hiç rahat olmayacakmış gibi dönüp durduğumuz yatağımızda.

Her saniyemizin bilimum silikon vadisi eşyalarıyla sorguya çekildiği evrenimizde kuytu bir evrene saklanmak artık güç, hatta bedeli ağır bir suç. Ulaşılmıyor olmanın, inzivada olmanın yasak olduğu 21. yüzyıl, özgürlüğümüzü bile bile verip ardından tebessüm ettiğimiz bir çağ.

Umutsuz olmak istemeyen adamın yorgun yazılarını dinlemekten bıkmadıysanız eğer duyun sesimi. Yorulmuş adam kızıyor bir pula satılmış gözlerden ve o gözlerin sahte gülüşlerinden, ah bir de yalanlarımızdan. Değil mi allı pullu süslemeye en çok özen gösterdiğimiz yalanlarımızdan , sonra yalanlara inanan koyunlarımızdan, düşünmeden konuşan, konuşunca aynı şeyleri söyleyen binlerce tanıdık koyun milyonlarca tanıyacağımız koyun...

Eski yazılarımda dediğimi hatırlarım ekşi ve acıda bir güzel değerdir elbet, onların varlığında anlıyoruz hayatın katma değerinden alınan vergiler eşliğinde elimize geçen bir avuç mutluluğun kıymetini. Sonra satıyoruz, sevgiler alıyoruz her yeni güne matematik bilgilerimizin ışığında sözde arkadaşlarımızın bizimle paylaşmadığı "bir demet" mutluluğu alıyoruz kazançlarımızla.

14 Haziran 2009 Pazar

Geçmiş olsun demek istedim...Olmadı

Bir ÖSS derdinin de bittiğine şahit olduk. Kalp krizi geçiren arkadaşlarımı dahi düşündüğüm zaman anlıyorum ki büyük bir yükün altından kalkmışız. Ne kadar büyük bir komedidir bilmiyorum ama ucuz hastalıklarım da oldu bu ağır yükün altında bir ömür sürecek olan. Güvensizlik, kendine dair kayıplar ve dahası...

Diliyorum ki yeni nesil bunun yine bu coğrafyada yaşanması zorunlu olan bir olgu olduğunu anlamış ve aslında o kadar önemli bir mevzu olmadığını çözecek zihne ulaşmıştır. Keza hayat en dipte olanı tepeye taşıyabilen, en tepede sandığımızı da aslında ömrü boyu bodruma kilitleyebilen bir yapı. Hayat onların hikayelerini yazdı biz gözlerimizi kapamayı seçtik. ÖSS'den çıkan arkadaşlarıma ve geleceğinde bir yerde onu barındıranlara tavsiyem odur ki gözlerinizi açın.

Bir anlık oldu bittiye şahit oldunuz mu ? Ben oldum, gayette rahatsız oldum hatta bunun sonucunda. Size demiştim öyle değil mi herşey ÖSS ile bitmiyor ve güzel günler de bu şekilde başlamıyor diye. Evet aynen öyle....

Henüz bir gün önce yürütmeye sunulan onaylanması kesin olan bir yasadan söz ediyorum. YÖK ve birkaç özel üniversitenin uyuşmazlıklarını çözmeye çabalayan bir birliktelik gerçekleşti. Sabancı, Işık gibi Üniversiteler öğrencilerini alanlarına sokuyor ve bölüm seçme işlemlerini gelecek bir zamana bırakacak ilerici ve akıllı bir sistem takip ediyordu. YÖK her zaman ki gibi güzel yapılan her işi eşelemek maksadıyla bu konuya eğildi. Bunu böyle söylüyorum her ne kadar yazın diline uygun olmasa da bunun manası tam anlamıyla eşelemek.

Başlarda YÖK'ün sert tavır aldığı bu yöntem de çarklar bir anda ters işlemeye başladı, Abdullah Gül, "e iyi yöntemmiş" dedi çünkü. Keza bu ülkenin sultanlıkla yönetilen bir sistem olduğunu ve eğitim konusunun da bu özde ulema tavrın arkasına kapatılması gayette mümkün. Sonuç olarak yasa onandı yürütmeye ve ardından da imzaya sunulacak. Peki bunun sonucunda ne olacak ?

Karmakarışık bir metni incelemek, istediği yere çekilen gazete haberlerinden daha hoşnut bıraktı beni ve yasa metnini inceledim. Kısaca örnekleyecek olursak.
Kahramanımız Tuna, bir ömür süründükten sonra ÖSS belasına çatmıştır, atlattım bitti oh derken hayallerinin kaçırdığı ipini göz ardı ederek istemeye istemeye de olsa Hacettepe Sosyoloji'ye yerleşmiştir, bu vatandaşın 326 gibi bir EA2 puanı ve yine o civarlarda bir MF2 puanı vardır. Üniversiteye girdiği günden beri ensesinde olan YÖK gene birşeyler yapmış ve bu kanunu ortaya çıkarmıştır. Kafasında neşeyle ampuller yanan Tuna ufak tefek incelemeler puan karşılaştırmaları ve kontejan açıklıklarına dikkat ederek görür ki yine bir EA bölümü olan Hacettepe'de iç mimarlık okuması mümkündür. Hatta teorik olarak sayısal bir bölümü dahi puan kaybı yaşamadan okuyabilir örneğin kahramanımız Hidrojeoloji gibi atraktif isimli bölümlerde bile yine teorik olarak okuyabilir. Hemen gerekli belgeleri öğrenir başvurusunu yapar. Üniversitenin bünyesinde değerlendirme yapan ve bu kişinin geçişinde mazur görmeyen akademisyen bir kurulun onayıyla da Tuna yeni dönemde iç mimarlık okumaya başlar.

İşlemesi gereken ideal bir sistem. Ancak Türkiye'de yatay geçiş ve üniversiteler arası bu türden değişimlerde işleyen bir unsur var ki oda rüşvet ve kayırma. Yani bu neredeyse keyfi kararlar alan akademisyen kurulunun ne kadar kısa süre içinde zengin olacağını tahmin edebilir misiniz ? Yine teorik olarak Arkeoloji okuyan birinin Elektronik mühendisliği de okuyabilmesine sebep olacak bu sistem önem verilmeyen bilimlerde ne gibi etkiler yaratacak ? Onları nerelere sürükleyecek. Belki de değişimin sebebi çokta kapalı değil. Evet arkeoloji okuyan adam mühendislik okuyabilir ve yine evet ilahiyat okuyan adam kamu yönetimine geçebilir.

Sorusu olan ?

13 Haziran 2009 Cumartesi

Destek Kuvvetlerim...

"Kavganın tam ortasında arkadaşlarının bir sürü silahla gelmesi kadar güzel bir şey yoktur."

"Sin City"

Güzel günlere erişmek kolay değil, bazen en zor zamanınızda yanınızda dostlar olarak belirir bazen ise uzun bir işkencenin sonunda ortaya çıkan destek kuvvetleri gibidir. Gibidir, öyledir ve elbette güzeldir.

Anlatması anlatılması inanılmaz güç, yapılanlara karşılık verebilmek ise inanın mükemmel bir ağırlık ama dostlar bunu önemsemiyor, onlar adeta yılların dibinden binbir anıyı sarıp sarmalayıp gelmişçesine çıkıyor geliyorlar...

Benim biricik destek kuvvetlerim... Siz olmasanız yaşadığımı unutacaktım.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Tekerleklerinde anılar, içinde bir kedi



Hatıralar, değer verdiklerimiz, geçmişe duyduğumuz özlem bunlarla yaşıyoruz, nefes alırken, gözlerimiz dolup taşarken her damlada onları görüyoruz en derinlerde. Bir oyuncak, bir taş hatta değerli olurda gözümüzde Roma'yı yakarız onlar için Neron misali. Bir elmasta o denli değersizdir telaşlarımızda, bir yıldız söndürmüştür de ışığını sonsuz bir veda etmiştir, adını dahi bilmezsin.

İşte böyle telaşlar içinde yarattım ben Gece Yazan Kedi'yi. Değer verdiğim tüm değerler arasından her taşını kendim keserek tekrar kendim yerleştirerek kurdum uğraş verdim. Aşklar geçirdi, üstünden politik sancılar taşıdı aklında, dostluğun arkadaşlığın değerini ve kimi zaman kaybettirdiği değerleri birbirimize anlattık. İnandığımız tüm aşkları, inandığımız tüm deneyimlere karşı kendimizi burada kanıtladık.

Hayatımda kendim yaratıpta kendimden verdiğim bir eserim de Gece Yazan Kedi'dir. İlk senemizi doldurmayı beklediğim şu günlerde 100. yazımı gururla her tür desteği hoşgörüyle sunan okuyucularıma armağan ederim.

Teşekkürler...

31 Mayıs 2009 Pazar

Mayıs Sonu Altı Renk

Gündüz vakti de kapımı çalıyorlar, bunu ilk defa yaşayınca ben de dedim ki gece yazan akşamdan kalma kedi bu saatte de yazsa normal karşılanmalı. Hiç olmadık bir yerden çıkıyor yine görüyoruz, biliyoruz, duymadan hissediyoruz.

Aklımızda bir kaç imge var dakikalar öncesi geçmişe dair, hatırlıyor mutlu oluyoruz. Ufak bir tebessüm ki en gerçeğinden, yansıyor yüzümüze bakışların kapalı göz kapaklarının ardından dahi anlaşılıyor uyanıyorsun rüya devam ediyor. Meleklere sardım ya zannederim cennete yolculuk var bekliyorum, zaman dolmak üzere dakikalar saniyeleri değil beni kovalıyor bilhassa tekmeliyor dahi denilebilir.

Korkuyorum, korkumda neşe var.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Uzaklardan bir masal ve Mayınlar

Baykal ve Bahçeli'yi muhalefette bir araya getirince dikkatleri çeken bir olay ortaya çıktı. Mayınlar...

Bilmeyenler için tekrarlamak gerekli: Suriye sınırında bulunan mayınlar bir nevi yap-işlet-devret modeliyle temizlenip tarıma kazandırılmak isteniyor. Peki, nereden çıktı bu mayın temizleme konusu? Ne oldu da Erdoğan'ın aklına bu düşünce geldi de ısrarla bunu mecliste görüşmeye açtı ve kabul çabalarında ısrarcı oldu. Gece Yazan Kedi'de birçok zaman paranoyaklığın sınırına gidip gelmiş olsak ta bu sefer ki tam anlamıyla bu değil, bu manada açıklanama çünkü dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yürütülen yapılar var. Ne mi bu yapılar?

Nüfusları her yıl inanılmaz yükseliş oranlarına sahip olan ülkeler var. Bakınca sadece 5 yılda nüfus iki katına çıkanları görmek mümkün, bir de bununla birlikte tüketim toplumuna adapte olmuş ülkelerin ya da dış pazarlar için üretim yapmak isteyen aracı amaçlı şirketlerin, gözünü diktiği iki kaynak var bunların ilki hızla değerlenmekte olan su diğeri ise toprak. Ufak çaplı bir internet gezintisi şunu fark etmemizi sağlayacak bu kadar büyük bir araziyi mayınlardan tamamen temizleyecek bir şirket bulmak üstelik bunu sadece toprak için yapacak bir şirket bulmak neredeyse imkânsız. Alan çok geniş harcanacak miktar çok fazla ve buna yanaşacak şirket sayısı piyasası bu kadar düşük olan bir konu için çok az ve güçsüz.

Peki, ne olur? Elbette ne olacağını bilemeyiz bunu gelecek günler çok daha iyi gösterecek olsa da; tahminim ve gelecek öngörüleri gösteriyor ki bu topraklarda büyük şirketlerin ihtiyaçları giderilecek. Bu şirketlerde çok büyük ihtimalle yabancı ve kendi çıkarlarını beslemek için toprak arayan devletlerin, yanlarında bir şirketle mayın temizleme işini halledeceği ve topraklarını kendi tesislerine, çiftliklerine dönüştürecekleri.
Burada olan biteni özetlemenin sonucu eğer ortaya çıkan toprak faşizanlığı ve paylaşımsızlıksa yanlış bir düşünce olduğunu söylemeliyim çünkü TEMA'nın yıllarca söylediklerini dinlemeyen Türkiye çölleşiyor ve yumurta kapıya gelene kadar da uyanmaya niyet yok. Bu toprakların gelecekte bize satılacak ya da bizi kendi toprağımızda köle edecek, ırgat edecek bu yapıya karşı olduğumu söylemem gerekli. Toprak için hala katliamlar yaratılıyorsa halkın büyük bir bölümü için hala kutsal olan bu toprakları muhtemel bir danışıklı dövüş ile teslim etmeye olan korkumu açıklamaya çalıştım. Devam edelim...

Birçok ses ve tepki gelirken savunudan bir kaçı da bizim insanlarımızın o topraklarda çalışacakları ve işsizlerin istihdamı için bu projenin yürütüldüğü, açıldığı savunusu.

Ufuktan gemiler geliyor içerisinden inen yabancılar hızla yerli halka saldırıyor ve ona madeni öğretiyor, kısa bir süre içinde cebirle yerli halk neredeyse aç bir şekilde gece gündüz demeden yabancılar için maden toplamaya başlıyor. Gemilerle uzaklara taşınan bu ne olduğunu henüz çözemedikleri "maden" denilen taşlar onların karnını doyuruyor gibi gözükse de aslında kaybedilen özgürlüğün ve kaynağın tanımını anlamak ancak onları anlatan tarihçilere nasip oluyor. Yabancı alacağı bittiğinde oradan ayrılıyor geriye sadece ölenler ve ölmek üzere olanlar kalıyor.

Durum henüz bu kadar şiddetli ve derin gözükmüyor olsa da günümüz köleleştirme sistemi bu durumdan farksız. Başkasının şirketinde, başkasının yönetiminde, başka insanlar için bizim çalışmamızla elden edilen o değerli kaynaklar bize sadece ufak meblağlar halinde geri dönecek ve kanaat etmeyi içine sindirmiş olan sindirmek zorunda bırakılan halk bu işi mutlulukla karşılayacak. Köle olduklarını da "ucuz iş gücü" diye gelen şirketlerin büyük CEO'ları ve henüz köleleşmemiş tarihçiler yazacaklar.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Birlikte Yapalım...

Kendimiz de güç bulamadığımız ve bazen de çok fazla sitemkar olduğumuz anlar yaşıyoruz ya hani. Kabul hayat bize ne şekilde gelirse biz de onun etkisine tepki oluyoruz. Bir video ve kısa bir hikaye bu etki-tepki denklemine çok hoş çok güzel bir yan getirmiş ve sanıyorum birçokları benden çok daha evvel bunu izledi ancak ben yine de farklı bir noktaya değinmek isteyerek hem hikayeyi hem videoyu tekrar paylaşmak istedim.

"Oğlu babasına sorar : Babacığım benimle maraton koşmaya var mısın ?

Kalp sorunları olmasına karşın baba, yine de « Evet, varım » diye yanıtlar. Ve bir maratonu birlikte tamamladılar.

Baba oğul başka bir çok maratonu daha birlikte koştular. Baba her seferinde oğlunun yeni bir yarış talebini kabul ediyordu. Oğlu bir gün babasına « Baba, birlikte bir Ironman'a (Triathlon) koşmaya var mısın benimle ? » deyince baba bu kez de evet der ve kabul eder.(Bilmeyenlere anımsatalım ki Ironman dünyanın en zor triathlon yarışıdır ve üç dayanıklılık sınavından oluşur : Denizde 3, 86 km'lik yüzme, 180,2 km'lik bisiklet ve nihayet 42,195 km'lik bildiğimiz maraton. Baba oğul bu zor yarışı biirlikte tamamladılar. Nasıl mı ?"




Birlikte yapmak çok değerli, birlikte yapmak bir heyecanı paylaşmanın bir heyecanı senelerle yıllarla sevdiğin sevmediğin tanıdığın tanımadığın kendi özünden çıkarak paylaşmanın adı. Burada bencillik göremedim, görmek için kuru gözlere ihtiyacım vardı belki de.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Hayatın Yeniden Üretimi Süreci

Ağlamanın şarkıda söylendiği kadar kolay olduğuna inanmadığım zamanlar oldu. Gülümsemenin ardından terk edenler ve etmeyenler arasında sadece biten sözler olduğunu bildiğim için gülümsedim ben içtendi, gülümsemelerim incitendi ağlamalarım ve ağlamaların. Elbet gün gelecek kanayan yaralara zaman basılacak hatta dalga geçilecek belki tüm bu olanlar adına.


Yeni insanlarla tanışmak beni mutlu ettiği bir gündü dün neşeli kendi halinde hayalleri olan o kadar çok insan var ki. Her bakışta farklı yaşantıların rüyalarını hayallerini görebileceğiniz o kadar çok göz var ki hayalleri duyunca tebessüm ediyor ve dahi kızamıyor insan. Ben başaramadım büyük insan umarım sen başar budur dileğim. İkimizin de hastalığına çözüm umut etmek güzel olana inanmak.

Dinlenmiyor olmanın takip edilmiyor olmanın etkisinin daha güzel olduğunu fark ettiğim güzel bir günde dışarıda rengarenk bir hava, güneşin ışıkları ve ağaçlardan yansıyan bu ışığın oluşturduğu içimi dolduran yeşil renkler. Hava bugün burada beklemediğimden de güzel.

Kaybettiklerimi düşündüğüm vakitler olmuştu geçmiş zamanlarda ama ben satranç bildiğim günden beri kayıpların avantaja dönüşebileceğini biliyorum. Eğer iyi bir risk alıp feda etmeyi bilmezseniz asla daha fazlasını kazanamayacağınız durumlar yaşarsınız. Risk almayı seven fakat sevenlerini feda etmeyen biri olunca satrançta da o kadar iyi olmaıyorsunuz yine de oynamayı sevdiğim güzel bir oyun. Kralların oyunu bir yerde.

Şimdi elitist olduğum falan iddia edilecekse de bu güzel hava da bunu yaşayabildiğim nadir zamanları da bir zahmet kıskanmayın sevgili emekçiler, inanın sizin için geçiyor ömrüm. (Sitemde gülücük kendi ilkelerimle yasak olsa da buraya koymak isterdim)

Ha bu arada bir başka teşekkür de senin için umduğum gibi değildi ne güzel ölüm sana ve bana, günlerimizin güzel geçen günleri ömrümüzün bize kar kalan kısımları artı değer elde etmek için herşeyi candan yaşamalı. Güzel günlere ışıklar....

19 Mayıs 2009 Salı

Yıldırımlara Göğüs Gerebilenlere...

Güçsüz aydınlar...
Gerici iktidar...
Paraya tapan kalabalık...
Yeteneksiz iktidar...
Geçmişin gelecekten utanan yüzü...
Yaralı bir demokrasi...
Tehlike dolu sokaklar...
Eğitimsizliğin moda...
Kitabın deModa sayıldığı...
Bizi saymanın daha da zorlaştığı...
Bir ülkenin bulutlarında;
90 yıl sonra her yıldırımla irkilip tekrar mağaramıza dönerken, sığınmak adına barakanın dahi hayalini kuramazken. Bizlere geleceği emanet etmiş bir Mustafa Kemal, bizden vatan olmamızı medeniyetlerin hayalini kurmamızı korkaklıktan ebediyen sıyrılıp geleceğe bir gün önceden varmamızı istemiş belirtmeye gerek var mı ama bu yola da hurda bir gemiyle çıkmış... Ne zaman...Bugün...
Şimdi bu yazıyla tüyleriniz ürperecek aradan geçen en fazla beş dakika sonra ise eski halinize döneceksiniz belki de...

Yine de umudum var bir şeyler için...Varlığımız için medeniyet adına...
Tüm kalabalıklara tüm hezimetlere ve bütün bu güçlüklere karşı koyanlara... 19 Mayıs sizindir. Kutlu olsun...
Umudu olanlar adına...

14 Mayıs 2009 Perşembe

229 Mumluk Ağıt

Bu gece herşey bitse mesela sonsuz sona ulaşsam da unutsam tüm olanları ve seni. Söylemediysem, söylemeyi beceremediysem de sevdiğimi...

Gitsem yanından uzaklaşsam duyguların en yücesini yaşarken ben bir damlasından sana katamadan gitsem. Söyleyemediklerim içimde büyüse. Gürültüler... Lanet olasıca bastıramadığım yüksek sesli gürültüler. Kafamda bir ömür dolaşacak desem. Düzgün düşünemediğim anlarımda dahi senin için güzel günler düşlesem.

Kaybettiğim senin ardından göz yaşları döksem, varlığımdan fazlasını adamaya niyetlendiğim sen için ağız dolusu sözler söylesem acıma bastırdığım yara bandının altından. Gözlerim kırık dökük, ağzım kilitli, kokular eskisinden daha kötü geliyorsa burnuma.. Söyle nasıl vaz geçerim ki senden ? Olmayacak bir yolda yürümenin nesi güzel... Hangi adaletten söz etmeli bilinmez ama ben ilahi adalete inanmak zorundayım, kan tadı bu, gözyaşı tadı, benden,içimden kopan birşeylerin tadı, seni kaybedişlerin tadı bu kadar ağır olmalıydı evet daha fazlası hatta. Ben, beni kaybettim...

Arayacaklar, soracaklar, ne oldu nasıl bitti diye ve sahip oldukları açılmamış telefonların ardında ki merakları. Yapmasaydım keşke, değer vermeseydim bu denli hatta sevmezdim de belki ama yemin ederim hakettin sevgimin her zerresini. Sorma, sorgulama malzeme etme beni alaylarına, bilirim yapmazsın zaten... Benim ki etten kemikten bir dünyanın vahşetinden korkum. Sığınmak istediğim limana olan ağıtım. Canımın yanışı umurum da değil. Dedim ya sen senden büyüksün artık, dedim ya sen birsin ve teksin artık. Bir tanrıymışçasına güvendim sana... Kaybetmedim... Seni kaybettim sadece... Keşke gemilerle gidilebilecek en uzak ülkeye yerleşip yine gemilerle dönseydin.. Ben büyüseydim döndüğünde ve gerçek olsaydı hayal bıraktıkların ardından. Gerçek olsaydı ağladığım, değer verdiğim, özlediğim... Özlediğim...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Gülleri Solduran Gülebilmezmiş

6 Mayıs, benim geldiğim yerler de inançlara bakılmaksızın neşe içinde kutlanan ve baharın gelişinin kutlanan son adımıdır. Dilekler yazılır, ve bir fidanın, gül fidanının altına bırakılır dilekler olması tutması istenilerek... Ama bu ülke "fidan"larını astığından beri dilekler kabul olmadı. Bu ülke fidan almaktan zevk alanların hala yaşayıp hala konuştuğu ülkedir. Buralara bahar uğramaz.
"Umudum gençliktedir." diyen atasının mirasını devralmış bu ülkenin çocuklarının korkunç bir sonla hayatlarının ellerinden alınışının yıldönümüdür bugün. Solan güllerin, kan çiçeklerinin, asılmış fidanların sessiz sakin anıldığı, fısıltıların onu asanların gürültülerine karıştığı 37 senelik bir almış başını giden düzenin günüdür bugün. Romantizmin yok edildiği, sevginin katledildiği nefret tohumlarının ekildiği günün 37.yıl dönümüdür bugün. Ne kadar övünseniz azdır.

Asıldılar...
Sömürülmemize karşıydılar,
Bağımsızlık istiyorlardı,
Özgür gelecek vardı akıllarında,
Bu ülkenin insanıydılar
Dilekleri yine bu ülke içindi
Gençtiler, umutluydular, inanmışlardı
Güneşi zapt edecektik hani ya işte sonra astık biz onları, hemde sadece bir kere değil 37 sene geçmiş ben doğduğumda 17'ydi sadece biz büyümeden kirlenmişti dünya, kana bulanmıştı gelecek, dilek dilenmez olmuştu 6 mayıslarda mutluluk, inanç, umut gömmüştük onlarla birlikte. Bir 40 sene olacak yine dinmeyecek göz yaşları, her dakika her saniye artacak derler ya cellatların acısı bizim canımız yanmadan onların vicdanları dile gelir mi ki ?

En iyi dileklerim asılmışken tüm bu genç, cesur, korkusuz insanları saygıyla anıyorum. Anınıza dair birşey yaptım diyemiyorsam da...


"Ve cellat uyandı yatağında bir gece,
Tanrım dedi bu ne zor bilmece.
Öldükçe çoğalıyor adamlar,
Ben tükenmekteyim öldürdükçe."
Ataol Behramoğlu