2 Ocak 2010 Cumartesi

Samimiyetsiz

"- ...bunu da iç şimdi tatlım.
- Bunlar herkese lazım değil mi?
- Herkese lazım tatlım..."

"Rest in Peace Lady"

Elleriniz vurdum duymaz bir ritimle yine ellerinize bağlı olanların esirliğini eline almışken, yalnızca ihtiyacınız olduğunda duyarsınız ilahi müziğimi, yalnızlığın o herkese nasip olmayan biraz buğulu ve nisan akşamında araba camına olan vurgununun tadını ancak o zaman duyumsarsınız. Ancak sizin için köşe başında satılan geceden emekli elma şekerlerinden farkı olmaz bu tatta ya da kokuda. Paranızla onu alabileceğinizi sanırsınız zahir...

Peki hiç hesaba kattınız mı, bir elma şekeri alabilecek sanırken kendinizi güzel bir dayağa şahit olmanızı. Bir anda kabusa dönüşür mü acaba dilekleriniz ve samimiyetsiz kıpırdanan elleriniz. Lidyalıların başına tac ettikleri paradan çıkan manevi lider Mevlana tutupta bir güzel sopadan geçirse sizi, ardından elmayı yetiştiren adam, elmanın içinden çıkan kurt, akşamdan işe koyulan kadın bir güzel kötek partisi yapsa bedeninize. Bence hoş olurdu...

Çok kolay olurdu, yalnızlıklarını görmek böyle bir durumda, bir çayırda olupta en kısa boylu ot olduğunuzu anlamanız ne güzel olurdu. Beni görmezken anlardınız karanlık ruhumun sizden yıllar önce aydınlandığını.

25 Aralık 2009 Cuma

Kızlardan bir canavar yaratmak...

- Bir dostun hayatını kurtarabilirim umuduyla... -

Öyle birşey farkettim ki sosyolog adayı kimliğimle kendimin de içinde bulunduğu gruptan korktum, kaçındım ve endişe ettim. Ve alelacele bir genelleme yaptım kendimce. Durumu kısaca özetlemek gerekirse "bu pozitif ayrımcılık mevzuu aymazlığa vardı varacak haberiniz olsun"dur.

Yeni bir ilişkiye başlayan çiçeği burnunda çiftlerimiz şirindirler efendim, eğer ki severek başlayan kısmi çıkarlara dayanmayan bir ilişkileri de varsa yeni doğan bir bebek gibi masum ve samimidir duygular. Henüz daha politikleşmeye erişmemiş hislerine biz "çevre grubu" olarak el atar ve kızı çekeriz bir kenara ve başlarız telkine,

- Sakın ola kendini çok kaptırma sonra çok üzülürsün,
- Aman diyim ilişkin ve kariyerin seçimi yapma önce kariyerin,
- Giyimine kuşamına daha en başından karıştırtma yoksa sonra çok sorun yaşarsın,
- "Beni beğenen böyle beğensin yoksa hayatımdan çıksın gitsin" düsturunu edin yoksa çok çekersin...
vb. vb...şeklinde onlarca diyaloğa tabi tutarız, hanım kızda adeta güreşe çıkan bir tarafın aldığı pozisyonu edinir "istanbul sen mi büyüksün ben mi" gibi diyaloglara girer meydana onu yemeğe hazırlanan bir canavarla pehlivan diyalogları yapacakmış gibi çıkar sahneye, yani sevgilisinin karşısına...

Bu saatten sonra artık işler bir politika içinde yürümektedir, "ben yaptım oldu", "haber etmediysem ne olmuş ölmedim ya karşındayım" diyaloglarından bir başlar ki "sırf muhalefet olmak için konuşmak" adı verilen terim karşımıza çıkar.

Ancak olay bunlarla da kalmıyor maalesef, pozitif ayrımcılığın gücünü yeni yeni tatmaya başlamış ve artık o "hanımkız" olma durumundan çıkan bir nevi "baykalizm"e soyunmuş olan hanım kişi karşı tarafa bildiğin baskı ve korku politikası uygulamaya başlar...

- Saçını kes uzun saç sevmem,sakalını kesme ben sakalsız sevmem, öyle gülme, böyle kıpırdama,ona bakma,şununla konuşma, yanımda çocuk gibi durma, espri yapma,çok içme araba kullancan,az içme erkeksin sen, onu yemek kokarsın, bunu neden yemedin, vır vır vır,dır dır dır...

Ve hayat erkek kişi tarafında zor günler yaşatmaya başlamıştır, çevresi kendisine dayatılan "pozitif ayrımcılığın yılmaz bekçileri" tarafından kuşatılan er kişi derdini kimlere anlatsa deva bulamaz hale gelir, herkes "abi sıkma kızı sende", "nolcak sakalını kesmesen daha rahat","kapa sende facebook'u napçan" diyaloglarına maruz kalır. Düşünür, Türkiye'nin abazan nüfus istatistiklerinden haberdar olmasa da ya da henüz istatistik kurumu bu tip bir araştırma yapmamış olsa da bildiği tek şey bu abazan güruhun çok olduğudur, kalabalık olduğudur.

Er kişi ayrılığı göze alamaz, yelkenlerinden vazgeçer, siner, pısar...

Oysa ona diyorum ki sen sinme aslanım,sen kükre, sen es ve gürle, korkma arkanda ben ve büyük bir "henüz ezilmemiş erkekler güruhu" var...



Not : Sevgili 17-25 yaş arası genç kız grubuna selam eder bu yazının külliyen yalan olduğunu söylemek isterim yoksa ben pozitif ayrımcılığın kulu ve elçisiyim. I Love pozitif ayrımcılık... ;)

15 Aralık 2009 Salı

Beyler bu vatana nasıl kıydınız ?

Yıl 2004,

Lisede 2. yılım, kitaplar benim için şiirler öyle söylediği için değil gerçekten bir "dost".O günlerde Tüyap'ta bir kitap fuarı olduğu öğrenilir öğrenilmez hem İstanbul gezmesi arkadaşlarla bir başkadır, hem de kitaplar alırız bir dolu diyerek yollara düşmüşüz. Sabahın köründe gelen otobüsümüz yavaş yavaş dolmaya başlarken ben arkadaşlarımı -o zamanın asosyalliği işte- ilk defa serbest kıyafet içinde görme fırsatı elde ediyorum. Arkadaşlarımdan birisinin türban taktığını bilmiyordum, selamlaştık muhabbetimizi yaptık yerlerimize oturduk... Hikayem başladı, kitaplar alındı İstanbul gezildi bir güzel yorularak evlere dönüldü. Bir dolu kitap ve güzel muhabbetlerden geriye birşey kalmamıştı aklımda...

Lise günleri güzel ama biraz hızlı geçti, hepimiz sınav sonuçlarımızı alıp dersanelerde tercih furyasını yaşamaya başladık. Her yanımız tasa içinde çabamız ise bir yere yerleşebilmek için en iyi tercihi yapmakta. Sonra tekrar o arkadaşımı gördüm, başında yine türbanı vardı. Onunla konuşmak istemedim, merhaba dememek için biraz uzağından geçtim beni farketmedi, içten içe kıstım gözlerimi sanırım nefret etmek gibi birşeydi bu... Ama kendime dahi itiraf edemem bunu utanırım çünkü. Ne olmuştu ki en rahat muhabbet ettiğim arkadaşıma, dersi kaynatırken "Tuna seni tek oturtacağım bundan sonra!!" diyen hocaya rağmen konuştuğum arkadaşıma ?

Sonradan utanarak farkettim ki değişim onda değil bende olmuştu, belki onun içinde birşeyler değişti ve eskisi gibi bakmadı bir daha bana... Bilemem...

Farkettim ki araya Kasım ve Temmuz seçimleri girmişti, Cumhurbaşkanlığı oylamaları girmişti, hamasi üsluplu tavırlar girmişti, güçlü ve bölmeye programlı bir hükümet ve onun basiretsiz muhalefetleri girmişti. Araya ayrılık gayrılık adına ideolojiler, birikimler, diyaloglar girmişti...

Arkadaşımla bir daha çok sık görüşemedim, ben o gün onu görmemek için çaba sarfettim belki ama o da beni aramak için bir çaba göstermemişti sonrasında. Popüler uygulamamız Facebook'un da dahi bulunmuyordum. Unuttum unutuldum, kamplaştık...

Bugün kanallar kan ve şiddet ile dolu, son iki haftadır "medya çok abartıyor aynı görüntü defalarca ekranda döndürülüyor" dedim belki ama bugün ufak bir durum fikrimi değiştirdi. Muş'ta olay çıkarmaya çalışan bir grubun arabasını ve iş yerini yaktığını gören dükkan sahibi ruhsatıda bulunan kalaşnikofuyla göstericilerden ikisini öldürmüş bir kısmını da yaralamıştı. "Biz" ve "onlar" haline geldiğimizi farkettim. Öyle çok bölünmüştük ki sanırım iki tarafın hangi kampa ait olduklarını çözemedim. Muhtemelen "Kürt milliyetçisi" ve "Mağdur vatandaş" gruplarıydı bunlar. "Türban-perver", "laik" çatışması da olabilirdi bu, "darbeci","demokrat" kampını bilmeyen var mı ?, bildiğim kadarıyla "domuz gribi aşısı olanlar" ve "olmayanlar" henüz meydanlara çıkıp çatışmaya başlamadılar... Acaba onlar mıydı ?

Hayır... Bu insanlar seneler önce yalnızca vatandaştılar, suları kesilir gelmezdi, elektriği bir türlü bağlanmazdı, enflasyondan yakınırdı, hırsızlığa uğrardı hakkını arar seneler sonra bulurdu ama hiç birbirlerini öldürmeyi bu kadar istemediler. 99'da deprem olduğunda birlikte ağlamayı seçtiler, daha öncesinde Kosova'da katledilenleri görüp ağıtlarını göz yaşlarıyla birlikte söylemeyi bildiler. Her gözyaşında bir asra bedel birlikteliği yine gözleri içinde gördüler... Ama dedim ya birbirlerinden bu kadar nefret etmediler. Asla...

10 yaşında ki Cumhuriyet'i hatırlasak peki, elektrik, su yok hatta enflasyonun anlamını dahi bilen yok çünkü ortada para yok. İşsizlik desen o da yok çünkü çalışmak için o savaş yıkıntısı memlekette sağlam insan yok denecek durumda. Ama bastonuyla, çarığıyla tüm fakirliğiyle "yedi düvel" dedikleri zenginlere haddini bildirmiş kendisine dünyada yer edinmiş, onurunu gururunu çiğnetmemiş ayrılığını gayrılığını truva harabelerinden de derine hapsetmiş bir millet var. Savaşlarını birlikte kazanmış birlikte ölmüş bir milletin içinden ne ayrılığı beklenir ki ?

Bugün Atatürk'e dil uzatmak için yanlış gün "sabun köpüğü aydınlarım" ülke de kendini gruplara bölmemiş bir kişi dahi kalmamışken bir fakir milleti dünyaya karşı yalın ayak dimdik durmaya ikna eden bir önderin yaptıklarına konuşmak için bugün çok yanlış bir gün. Fakirlik, işsizlik, kıyım katliam eşliğinde "açılımdan açılıma" koştuğunuz şu günlerde halkına en saf biçimde güvenmiş bu öndere "Dersim'de katliam yapmış bir katildir Atatürk" demek iğrençliktir. Son 1-2 sene içinde kaybedilen insanlarımızı istatistik olarak görmek ise sizin ayıbınızdır, "katiller" sizlersiniz, demokrasi yolunda şehit oldular dediğiniz canlara ise yaptığınız zulümdür ailelerinin yüreğine kordur.

Türkiye artık asla sadece Türkiye değildir. Türkiye 70 milyon küsür vatan evladının tümünün milyon gruba bölündüğü birbirine düşman insanların katliam meydanlarıdır. Eserinizle övünün...

"
İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğin yediniz
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Onu didik didik didiklediler,
Saçlarından tutup sürüklediler,
Götürüp kâfire: "Buyur..." dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Eli kolu zincirlere vurulmuş,
Vatan çırıl çıplak yere serilmiş.
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Gün gelir çark düzüne çevrilir,
Günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Nazım Hikmet (1959)

"

6 Aralık 2009 Pazar

Depremi Bekleyen Makarna

Dışımda benden daha büyük bir dünya ve nispeten daha uzun süre dünya üzerinde var olacağını düşündüğüm kendi evrenim, fizikte biyolojide bana bunun gerekliliğini öğretirken evrenimin sahibi yaramaz bir çocuğun kaderine de düşebilir belki bir çakmak sonrası.

Kalabalıktayım, burası gerçekten kalabalık. Ya benim gibi bir çokları yada birçok ben. Hangisi olduğunu kavrayacak durumda değilim zaten istemsizce umursamıyorum da. Bir afeti bekliyorum ben kullanıma sunulmak için, kaderim ya kurtarış ya kurtuluş olacak. İki yolda benden "beni" istiyor hangi yoldan gideceğime karar vermek ise bana düşmüyor. Bana düşmüyor çünkü kıpırdamıyorum, kıpırdayabilmek için ihtiyacım olan hiçbir gücüme "güvenmiyorum". Kimse beni içine aldıkları bir oyun düşlemiyor, zaten düşlere korku olarak girmekten de hoşlanmıyorum.

Bir hayat için doğdum, bir yoketme oyununda iyi olanı oynar hale geldim. Bir itfaiyeciden korkar mısınız ? Korkmazsınız ama onu evinizin önünde görevini yaparken görmekte istemezsiniz. Oysa bu yolu seçmemek ne kadar olası ki ? Evimizin önünde duranı, yahut önünde durduğumuz evi seçmek bizimle ilgili birşey değil. O halde kızamazsınız bekleyişime...

Depremi bekliyorum, selde olur, fırtına öncesi sessizlikten sesimle çıkmayı bekliyorum. Kendimden ödün verirken ağlayanları görmek istemezdim ama buradan da çıkmak istiyorum.

Beni bu dünyaya hapsedenlerden kendime karşılık özgürlüğümü istiyorum.

3 Aralık 2009 Perşembe

Saksı

Bir kaybedişin ardını dahi yazıya dökebilmek, ekrana yansıtabilmek yahut imge olup her hangi bir biçimde ruhları doldurabilmek dahi mümkündür. "Yazmak istemiyorum","yazamıyorum","olmadı" dedikleriniz dahi evrende saçma sapan yerler işgal ederler.

Zihnimi alıp götüren uçurumların ardından ben seslenmemeyi tercih ettim uzun sayılabilecek zamanlarda. Bir betimleme kaybettim sussuz kumsallarda, maddiyat yığdılar hayallerime, yerinden kıpırdatamadım. Bırakıp kaçmam da ipin ucuna denk geliyor ellerim artık. Bıraksam bana yazık, bıraksam gidene yazık, bıraksam size kar.

Çiçeğin yetişmesini beklemek, sonra da saksısına sığmayan bitkiyi saksısında hapsetmeye zorlamak. Gözlemlerim der ki bu acı verici bir olgudur.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Hoşgeldin Yelkovan

“…filmimi başa sardığımda, güzelliğini gözlerime görüntüsünün ilk yansıdığı anda kaybettiğini gördüm, üzüldüm. Tren gara girdiğinde senin adına kendimi bu hüzne hazırladığım kalmış aklımda, seni gördüğümde unuttuğum şey fark ettim ansızın gözlerimi bana sunan tek neşe sensin.”


Notalarımı cebime attım, o sırada bozukluklarla karışmış olmalı, sonra bir yerlere bırakmışım unutmuşum onları... Benim hikâyem budur… Yaşamımın kısa bakışta görüneni; hep güzellikleri önemsizlerle bir yere bırakıp unutmak, kimi zaman kaçmak, gitmek, koşup yorulmaların ardından kalan son nefesimle de “bitti” diyebilmek, demek.

Yine bir yolculuk öncesiydi sanırım, güzelliğin asla bir daha öyle olmayacağını düşünerek zamandan alabildiğine güzellikler çalıp bıraktım onu. Yollar birleşir ya bir noktada yine dönerler aynı yere farklı zamanlara. Bugün sessiz sedasız yerine geldiğini, sana ait olana kurulduğunu ve hayatımda kaldığın yerden devam ettiğini gördüm. Durgunluğum yerini temkinli bir mutluluğa terk ederken, zamanın da tekrar işlevini kaybedip sadece saatime ait birkaç çubuğu döndürmek dışında işe yaramadığını tekrar gördüm.

Yelkovanı severim ben, sempatik isminin yanında ne akrep kadar ağır aksak ve geçmişime düşmandır, ne de saniye kadar hızlı ama işlevsiz. Yelkovan, fark edebilmenin yanında asla sizi yalnızlıklar içinde bırakacak kadar da acımasız ilerleyenlerden değildir. Biraz bana benzer hatta olaylar olur gelişir gider... Ben bakan yüzlere söylerim “suçum yok, bastığınız yerde, sadece yürüyorum.” Bugün bir saatte iki yelkovan oldum tekrar, zaman içinde mutluluğu gördüm bir kez daha ve her dönüşün ardından mutsuzluğumu yendim...

Şimdi ayaklarım zamana basmadan mutluluğuma devam ediyorum kaldığım yerden. Her şey seninle yerli yerinde…

“Biliyorum gölgede senin uyuduğunu
Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin
Hazların âleminde yumulmuş kirpiklerin
Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu.”
A.H.T

Gitmiştin de korkmuştum ya.

Hoş geldin.

25 Ekim 2009 Pazar

Anahtar deliğinde anahtar gölgesi...

Şiirim geldi bırakın beni,
Bir kibrit farz edin ve yakın beni,
Bir ceketmiş gibi askıya takın beni,
Bir çiviymiş gibi duvara çakın beni,
Şiirim geldi bırakın beni.

Müjdat Gezen



Yoruldum...

Yara bantı olup sarılmaktan, gözyaşı olup dökülmekten, vuslatlarda kaybolmaktan yoruldum. Başlayan güne ait olamamaktan, özlediğimi görememekten, gördüğümde dokunamamaktan sıkıldım. Her gidenin ardından merdivenler inmekten, her gelenin öncesinde yol gözlemekten, bitenlerin ardında bıraktıkları göz olmaktan bıktım.

Bir şiir olarak başladım, devrildi cümlelerim kalemim noktaları zor koyar oldu yer yer daha çok virgül gibi oldum, ünlem olamadan bitti cümlelerim. Romana dönüştüm zamanla onun güzelliğine kapılıp kalın kaplara girdim zar zor, kendimi bu ağırlıklar arasında ağır hissettim, uzun hikayelerin sonunu düşledim bitmemesi için uğraştım. Bitti... Bir acı kahvenin ardından gelen yakıcılıkla bitti, ağlayamamak kadar ağır, kalkıp giden bir otobüsü yolcu etmek kadar zordu bitişler. Ama dayanmak en büyük meziyet, bunu başardım.

Başardım aslında gülmeyi, her olan bitenin ardında, dost sohbetinin en acıklı yerinde dikkat çeken gülüşlerimdi. Kimse bilmedi zannımca asıl güldüğüm bedenimde yaraları bulunan anılardı. Gece bir bir düşerken ben kimseye belli etmeden göz kırptım yarınlara ve masaüstünde bir kalemdim sadece yazmak istedikleri olan ama ele alınmayan.

Denemek istedim, görmek istedim, bağlanmak istedim. Ama arzular gibiydi istemek en güzeli kaçıp giden yuvarlanıp düşmeyendi. Arzular gitti önce, fikirler devrildi yerlere ve güven, bir buluttan kırpılmış ta yıldız olup gökyüzüne varmış şimdi. Ah minel aşk, gözlerim devrilmişte gözlerini göremez olmuş şimdi...

6 Ekim 2009 Salı

Gözyaşında Damlaydım

"Elimde bir hayal var tuttuğum,

Gözlerimde gerçek,

Tutuyorum çekiyorum,

Gece elinde ay ışığıyla bende..."

"La Vie en Rose"


Sana ait olmayandan mutlu olur musun ? Araç olduğunda, amaç kadar zevk alır mısın ? Neşenin sınırı var mı ? Neşe senin için değilken mutlu olmanın ahlakı yok mudur?....


Ne kadar çok soruya cevap aldım bir neşenin ortasında. Yalnızca karanlık bir yolun ucundan gelenin görmesi için parlamak hoşuma gitmişti, bir kaç damla mutluluğun ardında. Zaman geçer, zaman tükenir yolunu beklediğin görünür de sen gözlerini ufka diker, kalabalığın ardına onsuz geçersin...


Bu mutlu eder mi ?


Ediyor arkadaş, ediyor çünkü bir ruhun parçası olmak benim işim, tek başıma öyle yalnızım ve birlikte olduklarımla öylesine güçlüyüm ki ben... Bir zerre neşe yarattığım ruhlarda varım, mutluluğun damlaya dönüştüğü noktada bir O2 parçası yahut bol proteinli bir yaşın süzüldüğü yollarım ben... Ama ben işte şimdi varım... Orada bir yerde oldukça ben Tuna'yım, Dünya'dayım, sizlerleyim...


Bugün mütevazi bir meleğin, akla hayale sığmayacak güzellikte bir doğum gününde ben de vardım. Mutluydum Tuna değildim, "biz" olmanın gururuyla sarhoştum. Oğlan bizimdi kız bizimdi, biz yaptık, biz çaldık, biz oynadık... Mütevazi melek bir süre gökyüzünde gezdi, sonra bizde onunla gittik.


Teşekkürler...

4 Ekim 2009 Pazar

Soğuk ama yaşadığım yerden memnunum


Günlerimi kurcalayan bir gezi var aklımda. Gizlice gitmek istiyorum ama bir kaç kişiye haber versem de yola öyle mi çıksam diye düşünüyorum. Arkada kalanlardan bir kaçına gittiğin yerden kart atıcam, bir kaçına ise geldiğimde saklamaları için birşeyler bırakacağım. Bu gezi, bu güzergah biraz garip ve farklı. Bunu bilerek çıkacağım yola...

Göreceklerim görmediklerimden farklı olacak eminim. Yaşamadığım şeyler yaşanmamışlıklarına gizlenecek, ben bunların ardında gideceğim. Kaç isim özleyecek, kaçı ardımdan gelmek için çırpınacak bilmiyorum. Mektuplarını bitirip son otobüse dair cesaret gitmeden yola çıkmak gerek. Bavulumda duygular bile olmayacak. Küçük bir şişeye koydum onları, sadece dua edin üstüne bana dair ne varsa onlar çünkü. Benim üzüntüm, benim sevincim, benim kıskançlıklarım ve benim özverim... Hepsi onun içinde... Göz yaşlarımı aldım kimseye bırakmam onları, bu dünyada hepiniz için o kadar çok, o kadar çok akıttım ki. Öyle birşey istiyorum yalnız kendim için kullanacağım onları. Suluboya yaparım, çiçek yetiştiririm... Su hayatsa eğer, hayatımı onda saklamak isterim...

Gözyaşımı bırakmam ona ihtiyacım var...

Şimdi ben gidiyorum ya, siz arkamdan bakın... Yavaş yavaş eriyip bittikten sonra hafızalarınızdan da taşınacağım, gündüz ve gece düşünürken beni, gecelere ardından da hiçlere karışacağım. Sonra endişeleneceksen ardımdan hiç gelme yanıma, uzun bir şarkının nakarat kısmında vazgeçtim ben olan bitenden. Vazgeçme hakkımı kendim gördüm, gördüğüm yerden aldım. Kelimelere döktüm...

Kelimeler bittiğinde gideceğim. Uğurlamaya gelipte ardımdan su dökmeyin, üstüm başım yamyaş oldu. Yağmurdan sonra toprağın kokusu...

1 Ekim 2009 Perşembe

Dünya Yüzeyi Pürüzlü


Tasarımının ardından yıllar geçmiş oluklu bir karton gibi hissetmek için kaç deneyim gerekir ?

Sadece kolilenme zamanı geldiğinde akla gelen o kutu gibi bir yanım. Köşe başında bir çocuk yakarak ısınmaya çalışıyor, hızla yanıyorum tükeniyor, küllere dönüşüyorum. Küllerde kendimi tanımak olanaksız.

Yok olacağımın korkusu ve sevinci üstüste binerken bir çatışmadan şansıyla kurtulmuş asker gibi yanmıyorum. Kalkıp bakıyorum, ölen arkadaşlarım, bir kaç mermi kovanı bize ait olmayanların kalıntıları, kimbilir hangi metrede nerede bir kablo kesintisi olan yanıp sönen bir lamba.

Savaş bittiğinde kimsenin umurunda olmayan bir lambayım, hangi ev için yanacağını bilmeyen umurunda da olmayan bir lamba, bahsi geçenler topluluğunda birisinin evinde entellektüel bir birikimin kaleme oradan kağıda dökülüşüne destek verebilirdim oysa.

Kalem olur biter umurda olmazdım sonra, silgi olur hatıra olarak verilirdim belki, sonra hatıra verilen diğerini öldürürdü ki ben kurşun bile olamazdım, bir bakardım ben can yakamazdım, ben can veremezdim, ben candan anlamaz, gönüllerden de usanmazdım, kimseye yararımın olmadığı bir toprağın kenarında çürümeyi, yakılmayı, söndürülmeyi, bitirilmeyi beklerdim. Öyle biriyim ki kendimi bitirmekten bile acizim.

Değil mi ?

30 Ağustos 2009 Pazar

Kimin Zafer Bayramı ?

Geniş arazide yürüdüm...

Yazın bu en sıcak günlerinde tarlalarda sınır otlarını gördüm, öyle sıktılar ki düşünmeden edemedim: hak, hukuk, miras, vaad derken toprak ne çok bölünmüş, bir kaç çatışma onları sınır arazilerinde ki otların kapladığı alandan daha dar hale getirmiş.

Ucu bucağı belli belirsiz yürüyüşüme devam ettim, yollar gördüm biraz ileride ki kentin içlerine doğru; toprak yol devam ederek asfalta dönüşüyordu, farkettim ki asfalt olan yerin mahalle ismi de farklıydı, hizmet konusunda bir bölünmüşlük yahut yarına atılmışlık var heralde dedim, düşündüm sonra daha fazla düşünmemeye karar verip yürüdüm.

Bir kaç insanla karşılaştım yolda kimisinin tepeden bakan gülümsemesine, kimisinin yenilgisinin ardından yazgısına sarılışına, bir kısmının da her kaybedişinin arkasına sakladığı kara bahtım, kör talihim diye kalıplara döktüğü yüzlerle karşılaştım. Düşünmeden bir topluluğun arasında buldum kendimi almış yürümüş bir hoyratlık ardında çatışmalar kavgalar gördüm. Anladım ki bu aynı havayı soluyup aynı topraklarda yaşayan halkta toprakları gibi bölünmüş. Bölündüğü her yerinden de yaban otlar bitmiş. Kimisinin aklına kendinden olmayanların kurduğu planlar girmişte onu umut bellemiş, kimisi ardını dayadığı söylemlerin geçerliliğine inanmış körü körüne de çıkışı bulacağı yolun çok gerisinde kaldığını görememiş.

Anladım ki şimdilerde bu ülkenin bağrına dayanan hançer, toprağından, tarımından, sanayisinden, düşüncesinden çok insanını bölmüş parçalamış. Zihnine sokulan düşmanlıkların esiri haline gelmiş.

Bu toprak bölünenlerin yaşadığı toprak olmadı asırlardır, bu ülke aynı havayı soluyup, birbirine düşmanlığını yine bu havaya soluyanların yaşayabildiği ülke değil, bu ülke 30 Ağustos'ta zaferle süslenen ülke değil. Mustafa Kemal'in bağımsızlık, bağımsızlık! diye her adımında sesini dinleyen topraklar bu çorak düşüncenin içinde değil...

Zaten,

Düşmanlığı yurt edindiysek,
Kin soluyup nefret sarfettiysek,
Her fırsatta bölünmeyi fırsat bildiysek,
Hatta gün gelipte,
Mustafa Kemal Atatürk'ten vazgeçtiysek,

Bu ülke de artık bizim değildir...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Okyanusta Taştan Yuvam


"Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız,
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla,
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da.
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda,
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla."

"Edip Cansever"



Yeni bir toprak kokusuydu duyumsadığım, bir tanrı olsam, ağlasam böyle kokardı sanırım yağmurların ardından öylesine bendendi duyumsadığım. Ama bir tanrı değildim ve "o" ağlamaya yeltenecek kadar zaman da vermedi gidişlerinin ardından zaten. Ben yine bekleyen oldum bir köşede "piyon", sıkılgan bir oyuncu devirdi şahını o yenilince ben de yenik sayıldım.

Saatlerden ödün verdim geleceğime saniyeler saklamak için de yine de başaramadım evrende kendimi modellemeyi. Belki bir hikayeden ibaretti de sonra filmi çıkınca beğenmedim. Öyleydi işte tam dalgalara açılacakken farkettim deniz benim denizim değil. Döndüm taştan yuvama bir elimde nefret bir elimde sevgi, vakit tekrar kabuğuma çekilişin habercilerinden, o muazzam gürültülü vakitlerinden biriydi.

Ben hiç okyanus görmedim... Gördüğümü sanmışımdır genellikle...

9 Ağustos 2009 Pazar

Kuru boyalandık



Değiştik ama gelişerek değişmedik... Yerimizde saymaktan mutluyuz da şu tasarımda biraz değişiklik yapalım dedim. Boya kalemlerimi sevdiğimi bilenleriniz var zaten yanımdan eksik etmem bir çok zaman, bilmeyenler de hemen çocuk olmakla suçlamaya başlamasınlar, zira "size ne?" demekten artık pek sakınmıyorum. Derim yani...

Baktım ki çok bilgisayar ürünü durmakta bizim güzide logomuz (Emel'in emeğini asla unutmadım) dedim ki kuru boyalarımızla oturup baştan yapalım şu güzel anasayfamızın en çok görüntülenen öğesini. Ve çalıştım, boyadım, çizdim, baktım ettim ortaya güzel birşey çıktı. Umarım beğenilir efendim beğenilmezse eskiye döneriz tabi sorun da değil ama güzel oldu derim ben...Evet...

Bir sonra ki notadan korkmak...


Piyano çalabildiğim günler geldi aklıma yeni yarattığım rüyaları görünce. Notasız çalışmayı severdim sıkıldığım zamanlarda ve tehlikeli bir heyecanı vardır sevdiğiniz şarkıları çalmanın. Bastığım notanın doğru olması yetmezdi ardından basacağınız da güzel olacaktı kural bu. Çoğu zaman yenilsem de tuşlara ve tınılara kazandığım bir çok ezgi oldu. Sonra zamanla kayboldu, kimisi unutulmadı ama duyulmadı da...

Şimdi bazı medikallerin ötesinde ki ruh seanslarım var kendimce yazdığım, kendimce konuştuğum ben olduğum duygularımı bulduğum ufak, minik yön göstermeyi deneyen yeni dünyalar. Belki yeni heyecanlar hatta. Yıllar sonra yeniden görünmez bir piyano üzerinde geziyor sanki parmaklarım, yanlış yapmaktan hatta yapmış olmaktan korka korka güzel ezgiler tadıyorum, sonra bir başkasını görüyor gözlerim. Gözlerim korkuyor, endişe ediyor, susuyor, konuşuyor...konuşuyor...konuşuyor.

Korkusuz bir yolculuk bu benimkisi önüm arkam sağım solum çoktan sobe olmuş. Ben oyun bitmeden hava kararmadan en nadide oyuncumu görmek istiyorum. Kendini göster lütfen... Göster ki söz vereyim dibinde beklediğim ağaca, söz vereyim üzerinde koşturduğum toza toprağa, ama senden bir söz değil istediğim, yıllardır nefret dolduğum yollara bırakacaksam gözlerimi emin olmalıyım bir kez olsun senin en nadide oyuncumun saklandığı yerde hileli bir oyunun bitişine gönül verdiğine...

Lütfen...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Güneş Dünya'nın diğer kısmını aydınlatırken...



Son saniyeler.... 3.2.1...

Yayındayız.

"Evveeet sayın dinleyiciler." gibisinden bir yayın yapıyor olmasam da ufaktan özgürlük kokusu alabileceğiniz bir okyanusu, deliler gibi koşmak isteyeceğiniz aslan kaplanla dolu bir safari meydanının heyecanını, marsın kuytusunda bir uzaylının "gel bak ne göstereceğim" dediği mağaraya kafamızı uzatmak kadar gizemli bir havayı size yollamaktan gurur duyuyorum.

Yeni insanlar tanımak, tanışmak gibi trendlerin, dansların ve sevdiğiniz insanlarla geçen güzel gecenin ardından eve yürürken sadece "disınıseeen" diye mırıldandığınız şarkının eşliğinde çevreden gelen saçma muhabbetleri dinleyip "kih kih" yaptığınız ilginç zamanlar bu yaz günleri. Sabahları sesini duymanın okul günlerini hatırlattığı TRT'de farkettim ki artık "Demirbank iyi günler diler" cümlesi yok, nostalji yapamamış olmayı sorun etmeyerekten kışın açılan radyo gibi yazın da uyanır uyanmaz bastığım şey oldu fanın artık tutmamak için direnen düğmesi.

Bu sabah kahvaltı benden deyip bisikletime atlar atlamaz anladım ki geçen akşam tamir ettiğimi düşündüğüm frenleri cidden tamir etmişim, ne büyük sevinç anlatamam keza artık kaza yapmama imkan yok çünkü tekerlekler dahi dönmüyor. Hızlı bir aktivitenin de ardından frenleri komple çıkardım. Özgür olduysan tam anlamıyla olacaksın frene bağlı yaşarsan ne manası var. (Bisiklet kazası olurda ölürsem bunu alnımın çatısına yazdırın.) Zar zor değil gayet uça uça geldiğim evde kral gibi kahvaltı da yaptım, hatta Ankara için midemde stok bile hazırlattım. Açlığım, üzüntülerim, derdim, kederim, lanet yollarım, sevdiceğim insanlarım(!) iki ay kaldı çok özledim(!). Bilemezsiniz...

Kendime Not: Olurda yine melankoliye düşersen bir zahmet silme şu yazıyı. Geçen en az 30 tane yazıyı böyle bir durumda katlettin aman diyim. Dursun ya. Hep mi ciddi yazacaksın ?

Size Not: Yazıda geçen "disınısiiin" denilen şarkı Fall Out Boy isimli pek sevgili gruba ait "This Ain't A Scene" isimli parçaya aitmiş. Yani "disınisiiin" direk parçanın ismi. Yoksa benim ingilizcem iyidir, ayrıyetten güzel şarkı rastgelirseniz dinleyin. Hadi bakalım...

28 Temmuz 2009 Salı

İyi Gün Dostlarım Tutmayın Elimden

"Çekilin yanımdan,gelmeyin üstüme,
İyi gün dostlarım tutmayın elimden."
Şebnem Ferah

En şirin halinizle şiirsel bir dille görünüyorsunuz, hiç iz yok sesinizin tonunda hatta kullandığınız karakterlerin muhtemel yazı hatalarında. Yanısıra sizi de allayıp pulladigim dünyamın uyumlu gözüken parçalarısınız sözde.

Pek sevgili iyi gün dostlarımdınız sizler, ama terkedip gitmek konusunda ustaydiniz elbet. Bağırmak güçtü yüzünüze "yalancı" diye ama farklı biçimlerde yükselen sesim dahi ancak bir süre alikoymustu işkence dolu sözde sevgi saatlerinizden.

Emek üzerine nutuklar çektiğiniz saatlerde susan dillerin tercümanları olan sahte kalpleriniz vardı derinlere gizli sığ yüzeylerde. Sığ yüzlerde sığ beyinlerde mevcuttu fikirleriniz ve siz ben derin anlam yüklemekteyken yine sırıtma seanslarındaydınız.

Susmak gereksiz karşı çıkmak anlamsız, uygun olanı kişiliğinizde en nadide elbise niyetine taşıyın. Yalanın elçileri güvendiğim düşmanlarım bir sözün değerinden haberiniz varsa eğer okuduğunuz anda üstünüze alın bu bariz size yazılmış yazıyı. Terk edin gidin hayatımdan yaşantımdan anılarımdan bana ait olanlardan. Sizinle doğmamışken sizin adınız altında acı çekiyor olmak can yakıyor,değerlilerimi kirletmeyin.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Kedi, Sokak ve Tuna

Güzel bir sohbetin ardından karanlık bir sokağın içinde bir sokak lambasının tek başına koca alana ışık dağıtmaya çalışıp başarısız olduğuna şahit olduğum bir yerdeydim.

Sokak kalabalıklar içinde büyümüş olsa da hiç yalnız kalmamış bir işlek yer üzerindeydi ama bu saatten sonra kim kalır değil mi.

Kimse yoktu.

Kuvvetle muhtemel çok görülmediği için alınmamış bir gıdım çöpün yanında gri benekli standart olmaktan fazlasını yapamamış bir kedi gördüm. Tırnaklarını bir tavuk kemiğinin üstüne koymuşken yanından hızla geçip gitmekte olan beni farketti uzun bir iki saniyelik periyotlar eşliğinde göz göze geldik kaçmaya hazır, korkmaya hazır, saldırmaya hazır, korumaya hazır, ya da sadece herşeye hazır bir ruh haliyle dünyadaki tüm duygusal ve fiziksel objelerden daha az ihtiyacım olduğunu düşündüğüm bir iki yerinden kırık kemiği sahipleniyordu. Güldüm belli belirsiz ve devam ettim.

Sadece, soru işaretlerinin gölgesinde kararan zihnimde cevaplar aradım hangimiz kedi hangimiz sokak hangimiz tuna ? Sokak lambalarının sayısı arttı sonra ben farketmedim.

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Normal ve Ötesinin Yüzleşmesi

Normal... ve ötesi... Son günlerin en büyük arayışlarından birisini yine kelimelerimde bulduğum nadide zamanlar. Dünyayı buradan yönetip, belki de parmaklarımın ucunda yaşayan klavye tuşlarına benimle anlam bulan bu ekrana ve oradan da yine zihnime hükmeden binlerce harfin dansına yine burada şahit olacaktım. Kıpırdamadan öylece durdu zihnimde biriken kalıntılar onlarcası belki yüzlercesini alıp sokaklarda henüz yara izi bırakmayan arkadaşların tadını çıkardım.

Oysa ne kadar can yakmıştı diye düşündüm. Üzerinden zaman geçmemiş olaylar, olgularımı kovaladı, biten günlerin ardından sokakta buldum kendimi. Bir köpeğin inşaatın içinden çıkan adamdan korkuşuna şahit oldum, sonra kimin korktuğuna karar veremediğimi farkettim. Tanıdık karanlığımı farkettim gecenin içinde.

Yollar,

kalbimin karşı kıyısında
suların tam ortasında
sevdalarım yanıyordu uymadım
yağmur yüklü bulutlarımdan
hep kırılan umutlarımda
yalnızlığım büyüyordu uyandım
aşk dolu rüyalara uyusam
uyanmak mümkün olmasa
kabusları sıyırıp atsam karanlıkta
yollar gider birgün biter
rüyalarım kabuslarım ama onlar benimle
ömür geçer birgün biter
bir tebessüm isterim yolun bittiği yerde

Bir tebessüm bulamadan, kulaklarımda yine hüznün şarkısı ve ben en soğuk bir anda hissettim ardımdan geleni, gözlerim son bir kez baktı karanlıkta yiten bulutlara keşke 1-2 saniye önce olsaydı dedim şarkının en güzel en ölümcül yerini seçmiştim. Bu yüzden terk etti beni ansızın vazgeçtim.

Notalara adını yazmamışlar henüz, yaşamaya devam ettim, geç gelenin ardından geçmişimden hesap soramadım. Sormayı dilemiyordum zaten ölüm perimle oynadığım maçın hükmen galibi olarak.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Parasosyoloji - Parasociology


Kabul etmek gerekir ki kolay bir başlangıç olmayacak. Bunu derken bazı başlangıçların kolay olduğu izlenimi yaratılıyorsa çok doğru bir izlenim evet öyle. Cem bey ile konuşurken muhabbeti açılan konuyu zihnimi ferahlatmak ve isminin daha fazla kişi tarafından sahiplenmesini beklememek adına 20 Temmuz 2009 tarihi itibariyle Parasosyoloji isimli disiplini kurmuş bulunuyorum.
Peki nedir ve ne olarak tanımlanabilir denilirse ?

Nasıl ki insan ve doğa üzerine açıklanmayan olguları bir sınıflandırma ihtiyacı hissedildiğinde "parapsikoloji" devreye giriyor, sınıflandırma konusunda hala yetersiz ve sığ olduğunu düşündüğüm sosyolojide de durum nispeten aynı. Auguste Comte, sosyolojiyi kurup bilimsel gerçeklikleri bulmaya çabalarken elde ettiği hiçlik Parasosyoloji'nin gerçekliğini ve tamamen bilimin kanıtları eşliğinde bir cevabın imkansızlığını kanıtladı fikrimce. Bu anlamda denilebilir ki Parasosyoloji, sosyoloji biliminin toplum ve insan hayatında açıklayamadığı, açıklanamaz bulduğu ve incelemekten, sınıflandırmaktan, tartışmaktan kaçındığı olayları geniş bir ufuktan inceleyen, incelemesinde deneylerin yanında gerçeğe varmasını sağlayacak her türlü bilgiyi de kullanmaktan kaçınmayan bir disiplindir.


Parasosyoloji'nin tarihçesi var mı ?

Olaylar ve örnekler çerçevesinde bakıldığında her uygarlığa dair söyleyecek birşeyi olan parasosyoloji'nin ortaya çıkmaya en müsait olduğu an 2.Dünya savaşı sonunda başlayan araştırmalar ve "Topluluğun Ruhu" kuramıdır. Ancak henüz parasosyolojiye dönüşme evresini yakalayamadan bastırılmış olan bu düşünce 1980'lerde kendisini hizaya sokanlar tarafından engellendi ve sosyolojinin bilimsel olma tribinin ardından yok oldu. Bir konuşmada ismin ilk defa kullanılışı ise Cem Serkan Atlı tarafından 14 Temmuz 2009'da yapıldı, ardından incelemelerini, temellendirmelerini ve bu gizemli cümleyi gerçeğe taşıyış aşaması ise Tuna Çağlar Topgül tarafından 20 Temmuz 2009'da bir kısa makale biçiminde yapıldı.

Parasosyoloji bir bilim midir ?

Açıklamamın başından beri ele aldığım şekliyle Parasosyoloji en başta bir disiplindir. Bir bilim olmayışı onun önünü kapatan bir durummuş gibi gözüksede zaten kurulumunda ki amaç genişlemiş gözlem ufkuyla olaylara bakabilmektir. Bilim olması onu deneylere, kuramlara ve genel-geçer kurallara zorlayacakken, parasosyoloji istisnaya,olağan dışılığıa, bilinmeyenin gerçekliğine (yani bilime dair yeri olmayan bir çok şeye) açık bir konumda gerçeğe ulaşmayı amaçlar.

Parasosyoloji'nin parapsikolojiden ve bilimlerden farkı nedir ?

Felsefe'nin lider olduğu zamanlardan bugüne devam eden kopmalardan birisi olarak parasosyoloji'yi de bu durumun için de görmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Keza toplumsal durumlardan telekineziye kadar en küçük ayrıntıya kadar parapsikolojinin üstüne binen yük onu işlevli ve saygı değer bir disiplin olmaktan çıkarıyor. Bunun ötesinde işleri kültürler, toplumlar ve en genel anlamda "doğaya galip gelen insanın hikayesi"ni inceleyen sosyolojinin bunların açıklanmadığı konumda onları yine anlaşılabilir olması için teslim edeceği yer "parasosyoloji" olmalıdır. Büyük uygarlıkların toplu intiharından, dünya-dışı akıllı varlıklarının yaşayış, kültürleme hatta köleleştirme yapılarının incelenmesine kadar binlerce yaşantı parasosyolojinin geniş konu ölçeğini bize gösterebilir. Bu anlamda inceleme alanında örnek verdiğimiz parasosyolojinin bilimlerden farkı, insan merkezli doğaya ve dünya merkezli evrene karşı çıkmasıdır, parapsikolojiden farkı ise zihinsel güçlerden çok topluluğun ruhuna inanması ve incelemelerinde daha çok bireyden öte biraraya gelişleri konu edinmesidir.

Parasosyoloji dünyayı ve dünyasal toplumu evrenin merkezinden çıkartan ve daha açık bir görüşe götüren ve dünyanın evren ve toplumun kuramlarının dışında da bileşimlerin muhtemelliğini savunur.

Facebook'ta Parasosyoloji.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Yağmur Sonrası Şarkılar ve Sevgili Kıyametim,

Yağmur sonrası şarkıları vardır benim için, kimisi umursamaz şarkılar, kimisinde bi dünya acının ceremesini çeken benmişim gibi ağır şarkılar. Bize anlatılan hikayeler gibi. Ya mutlu sonlarla bitti hikayeler ya da can yakacak ağlatacak kadar kötü. Basitlik sıradanlık hoşumuza gitmez, hikayeler de prim yapamazdı değil mi ? Evet, aynen öyle.

Hafif serin bir havanın eşliğinde geceye girişi bekliyorum, beklerken de açık camdan içeri girmekte olan şanslı sivri sineklerin uyurken bana yapacakları oyunu değil biraz daha ileriyi en sonu merak ediyorum. Armageddon yahut kıyamet... Benim ölümümden öte kıyamet yok benim için ve bildiğim kadarıyla kendi içimde Marduk 2012'ye inanmaya meyilli olanlar arasındayım.

En azından olsa fena olmazdı. Engellemeye çalışıcak bilimum Amerikalı uzay kovboylarını, özgürlük bekçilerini ve hatta aksiyon halinde espri yapan adamlar, kadınlar bunların hiçbirisi olmasın. Vursun gitsin göktaşı da geleceğe umutla bakalım.

Hangi geleceğe mi ? Bilmem... Belki de severken sevildiğim bir rüyanın varlığına inanmak istiyorum. Şu an ihtiyacım olan bu. Tüm gerçekleri unutup biyolojik yalanlardan birisine teslim olmak. Teslimiyetin mutluluğunu yaşayıp, sonra yavaş yavaş ölmek, öldüğümde kaçıp yine yaşama sığınmak.

Eylül'de yere düşen bir yaprak olarak reankarne olup sevgililerin üzerimde koşuşturmalarını izlemeden önce bir hayat keşfetmem gerek. Her zaman ki gibi önce ben... En azından 2012'ye kadar.