7 Şubat 2011 Pazartesi

Getirmeyi Unuttuğum

Geleceğim geçmişimi siliyor.

Doğduğumdan beri gördüğüm yüzler artık yoklar. Yeni yüzler girdikçe dünyalara ve yeni arayışlar çıktıkça yollara kayboldular. Önce bir kere sonra hep. Bu güne kadar susmadım konuştum, başkalarının yaptığı gibi bir ömür susupta son sözü karizmatik bir son'a bağlayamadım. Hep konuştum, herkese konuştum. Islandım konuştum, kurudum konuştum, gözlerim yandı konuştum, gözlerim dondu konuştum. Öyle çok gevezelik ettim ki evrenin sonsuz boşluğuna doğru, susuşların işe yaradığını göremeyecek kadar kısa olacak ömrüm.

Kaç oyuncak ederinde hayatım var bilmiyorum, oyunlarımın kaçını kazandım, kaçında benim rakipsiz oyunlarım var bilmiyorum. Yarışmadan kazandığım küçük net hayatlar istedim sadece, sade şeyler yaptım o yüzden kan çıkarmadan, can yakmadan geldim bu yerlere. Canım yanarak gidiyorum.

Nelere gebedir hayat bilemem ama çocukları severim. Doğan yeni umutları büyütmeyi de öyle. Ölü doğan çocuklar umudumu yıkar geçer, bakmasam da gözlerine ağlar kalbim elbet aklıma düşüncesi dahi düşse bile.

Elveda ölü doğan güzel gözlü çocuk, belki saçların olurdu rüzgarda uçuşmasın diye tuttuğunu gördüğüm ilk günü unutamazdım, düştükten sonra ağlamadan bir iki saniye önce ellerine bakışın gelirdi aklıma belki bir fotoğraf karesi gibi adeta. Ya da kendi adıma daha dikkatli davranırdım sırf eve senin için sağlam varabilmek adına metrelerce uzakta ki üst geçite yürüyüşüm.

İyi geceler mutlu rüyalar...

6 Şubat 2011 Pazar

Benim Derdim


Senin derdin bu kadar olur Kedi efendi. Öyle boğaza düğümlenen, gözyaşlarını koluna sildiğin kendini ağlamamak için "zor" tuttuğun gözyaşlarına benzemez. Yapışır kalır gözüne bir damlası, hepsi de o kadar zaten. Onu da soğukta kaybedersin. Ayazda dağılır gider derdin, vücüdundan tepelere doğru çıkan kanın çıktığıyla kalır. Hevesinin asla varamadığı sınırlardan döner kendine yanışların.

Bir çocuğun oyuncağı gibi beklediğinden vazgeçmişsindir kutusunu açmadan, sona varmış son zamanlarından vazgeçersin, aradığın sevdayı bulduğunda ona adayacağın vaktin satın alındığını farkedersin.

- Be hey! Ruhunu da mı sattın!
- Ruhum kiralık...

Kendime ait olan dert bir kaç adım attı, rüzgarda savruldu gitti. Sorsanız ben bile hatırlamam yerini. Bir oyundu derim, kaybetmek için de değil bu sefer kazananı hır gür çıkarıp dövebilme arzusuyla oynanan.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Kendime Sormadan Cevaplar


"Yaşamın nefesi."
-Genesis-

Yavaş yavaş kısma vakti geldi, eskisi gibi sereserpe kullanılamayacak bir element : oksijen.

Yürünen yolların hatıralarının, açılan ve kapanan kapıların, şansın, mutluluğun ve akla gelebilecek tüm güzel duygulara giden o vananın tedarikli kullanılması aşamasındayım şimdi. Göğsümde bir yanma hissiyle uyanacak, gökyüzünün herhangi bir tonuna aldırış etmeden, soğuk havanın yahut mevsimin şu vaktinde çıkan "bir nebze güneş"in kıymetini düşünmeyecek, düşünmeden gideceğim.

Gideceğim, nefes almadan... Nereye gittiğimi yalnızca kendime sormadan...

21 Ocak 2011 Cuma

Siyah ve Kara


Ayrı bir tat bırakacak farkındayım, hani şu güzelim doğayı biz yürüyelim gidelim, arabaya binelim gidelim, otobüse binelim gidelim, bir yoluna uyduralım gidelim diye yaparlar ya, yaparlar da kendileri yapmamış gibi sanki beyaza karayı onlar sürmemiş gibi karanın üstüne beyaz atarlar ya...

İşte ayrı tat budur...

Yollar kapkara zaten, ben yıllardır onlar üstünde ki çizgiyi izleyen adam. Bazen parçalı, bazen birleşen çizgiyi izlerken farkettim, yollar siyah ama bazı yollar daha siyah. Hatta onlara siyahtan öte kara kelimesi daha çok yakışıyor o denli koyu. Sanırım sadece yeni yapılmış olmalarından dolayı.

Gitmek düşüncesi çok eskiden beri yolu getirir aklıma, sevinirim bazen, bazen korkarım. Başlangıçlardan da korkar insan alıştıklarını bıraktığın maceralardan... Bazen de sevinir alıştıklarından kaçtığından...

Gitmek düşüncesi hayat hikayemde eski bir yol benim için.

Gideceğini ise pek düşünmek gelmiyor içimden, güzel olmayan birşey bu canımı sıkıyor, sıkıyor sıkıyor ve kırışık halde ütülenmemiş bir biçimde bırakıyor beni üstelikte ıslak. Kaloriferde kuruyamam, kurusam da sen gittiğinde kim düzeltir beni, kim şekil verir kırılan, kıvrılan, kırışan duygularıma ?

Kimi sarmak için var olacağım ben ?

Senin gitmen yeni bir yol benim için. Yeni yapılmış siyahtan öte başkasının hissetmeyeceği farklardan o bahsettiğim "kara" yollardan.

7 Ocak 2011 Cuma

Dönence


Çabalarımız dönüyor, başa dönüyor, yol alıyor, umut veriyor, susuyor, konuşuyor, cezalandırıyor, ödüllendiriyor, kaybettirip, buldurtuyor. Başa dönüyor...

Evimiz dönüyor, odalarımız, hayallerimiz dönüyor. Büyüyor, büyüleniyor inandığımız yalanlarda bizi hapsedip mutlu ediyor sonra da daha fazla maddiyat için gurbetlere yolluyor. Para esir ediyor, esaret esir ediyor. Ev, devlet, iş, aile,evcil hayvan bile günü gelince elbet esir ediyor.

Zamanı gelen her yolcu ve zamana gelen her makinist, şöför vs. gidiyor. Zamana dayanmak güç ve zaman istiyor. Aleyhe çalışan değil, leyhe çalışan fikirler diliyor.

Su çeker, yaş çeker, uykusuzluk çeker... Gözler... Yoğun temponun ön planında unutulmuş gözler. Uyku girmeyen ama doktorda girmeyen gözler. Umuda açılmaya üşenen umutsuzca kapanmaktan usanan gözler.

Kalp, çalan bir telefona, alınan bir habere, güzel sevgilinin bir gülüşüne atan genç olupta gençlik heyecanıyla sağa sola çarpıp fevrileşen kalp.

Ah güzel insanlar... Öyle azınızı sevebiliyorum ki...

20 Aralık 2010 Pazartesi

Demirler, Çizgiler ve Tesla


Hızla savruldum...

Yüzüm karşıladı camı ve ben tutunduğum pas kokulu demire sarıldım. Pas kokulu, çalışan ellerime birde bunu katan demir. Sana tutunmanın gerekliliğiyle nefret ediyorum senden. Gözlerim dalıp gitti sakinleşince meydan, sağnak yağan çizgileri izledim karanlıkta. Salınarak yağmasını istediğim karlara inat daha kaç asır orada duracağını bilmediğim karayollarının latifesi çizgilerdi izlediğim.

Güven aradım duruşunda her viraj öncesi, her bana yeni ekleme yapışında çıkanları hissettim. Fedakarlığın hala benden uzakta ki duygularımdan koptuğunu düşünüp teselli buldum, görevimi yaptım. Kaldığım yerde kalmalarıma inat, devam etti. Bende ettim, ediyorum. Birbirinin aynısı birbirinden sıkıcı onca ağaç ve Edison'un lanet karizma nesnesi.

Edison'u sevmedim ben hiç, Tesla'yı sevdim. Tesla'yı tanıyan bulmak güç. Anladıkları dilden konuştum dinleyenlere, Edizhun diyorum iyidir yani. Dinlemeyen herkes alkışladı. Zafere hiç bu kadar hızlı isyan edilmemişti.

Uyudum.

Karardı göz kapağımdan sonrası, dindi sesler ve yorgunluk rüyalarla birlikte geri geldi...

26 Kasım 2010 Cuma

Kendi Üstüne Yıkılan Rüya


Onlarca taşı tek başıma taşıdım yalnız olduğum bu topraklarda. Sinyaller dışında hiçbirşey yoktu desteğimde yılmadım. Farketmeden sevdalandım, renklere bulandım, yıktım, kırdım, baştan başladım.

Çıktım en yükseğe ve atladım. Kendi yaptığım binanın tepesinden attım kendimi. Acımadım kendimi katledişime, yolda rastlayıp selam veremediğim dostlar oldu. Kimse hissetmedi düştüğümü bir beyaza.

Uyandım, rüyamı gerçek sandım. Rüyalarımı gerçek ettim, sonunu değiştirmeye çabaladım, çabalıyorum...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Buruşturulmuş .TXT


Buruşturulmuş bir sayfa. Atılmaya kıyılamamış bir sayfa. Bir kaç fotoğraf....

Gelişine vuruyorum, futbolda hiç başarılı olmamış ayaklarımdan birisiyle. Olanca sinirim ayağımda değil biraz fazlaca aşağıda kalmış olan asfalta ve ardından da ayağıma vuruyor darbeyi. Olan yine bana oluyor. Uzaklara göndermeyi umduğum bu gereksiz ayrıntılar bilakis yakınlara 3-5 gün sonraya zıplıyor sadece. Tekrar hatırlanmak üzere şu yoğun olmayan günlerde.

Tahminimce o günlerde de yoğunum sizi gidi başkasının sevimsiz hatıraları. Ders çalışır, sevgilimle vakit geçirir, bakarsın senden söz eder tekmeyi birlikte basarız.

Geçmiş bir insanın hayatını ele geçirebilir.Aman toplumsal genelleme ustaları, sabah akşam genelleme yapan "tespit adamcıkları" sizden değilim, toplanmayın başıma. Yanlışım kendime, doğrum kendimedir benim. Geçmiş hayatımı ele geçirdi ve mahfetti, geçmiş zor günümde yanımda olup beni ayakta tuttu. İşte bu ikisini de deneyimlemişsem eğer sanıyorum ki onu kullanmayı öğrendiğim güçlü zamanlarımdayım.

Değil silmeyi, varlığının yokluğuna dair tezlerimi bile anında güçlendirebilecek kadar seriyim. Anlatmadıklarım olmamıştır, olduysa da yoklardır.

12 Kasım 2010 Cuma

İlkokulda Siyasi Simge

"Velev ki..."
R.T.E.

İzmir'de ki Cumhuriyet Mitingi'nin ardından ard arda 3 tane mitingi kaldıramayan kesim eylem hazırlıklarına girişti. Önce Ankara'da ardından da İstanbul'da bir kaç yer miting alanı oldu. Alanda Cumuhriyeti savunanlara karşı türban savunusu vardı. Televizyonlarda ahkam kesen siyasetçiler, gazeteciler yahut televizyon karşısında küfür eden gruplardan neredeyse kimse bunu farketmedi.

Cumhuriyet'e karşı, karşı devrim; Cumhuriyet'e karşı 2. Cumhuriyetçilik; Cumhuriyet'e karşı Şeriatçılık ve daralan anlamların en sonuncusu Cumhuriyet'e karşı türban.

Parka, postal, atkı, sol yumruk, pos bıyık, Nazım Hikmet... Sol.

Bozkurt, sarkık bıyık, palto, Necip Fazıl.... Sağ.

Birbirlerini anlamayı başaramadan, kavgalarını barışa teslim edemeden, bu ülkenin bütünlüğüne karşı tarafın da saygısını olduğunu anlayamadan yitip giden iki grup...

Türban... Karşı devrim.

Bugün işte bu siyasi simge üniversitelerin tartışma alanından çıkmıştır. Yıllarca atılan "geri kalmak hakkımız" naraları cevap bulmuştur. Üniversitelere bu ülkenin temelinin atıldığı bu kurumlara ona karşı olan bir nesneyle girilmemesi adına yıllarca konuşuldu. Kamu özel ayrımları yapıldı. Ama hiçbir zaman iş ilkokula kadar gitmemişti.

Beyinlerinde henüz değil siyasete kavgaya dair bile birşey oturmamış çocuklar üzerine oynanıyor. "Yetmez ama evet" ve "evet" diyenlerin bir kısmını ekranda görüyorum. Farkettiler ki yanlışın üzerine yanlış katmada sorumlulukları var. Farkettiler ki "hayır" deselerde artık "evet" dedirtenin üzerinde bir etkileri yok. Farkettiler ki "hayır" deme hakları bir "evet" ile ellerinden alınmış.

İşin pedagojik kısmına girmiyorum bu başlı başına bir sosyal bilimciyi çıldırtacak düzeyde. İşin muhalefet kısmına da girmiyorum, etkisiz ve güçsüz. Devir artık "biz ne dersek evet" diyenlerin sahası. Bertaraf olan ise bir ülkenin zavallı durumuna düşürülmüş halkı.

Cumhuriyet Gazetesi'nin reklamlarına gülenlerin o zavallı hallerine, korkulacak birşey yok saçmalamayın diyenlerin acizliklerine gülüyorum acı acı. Ve şaşırıyorum bu temeli sağlam atılmış meğer dediğim Cumhuriyet'in hala yaşıyor oluşuna.

5 Kasım 2010 Cuma

Islak Kağıtlar


Uzun zamandır dışarıdayım, çıkarken tutuşturduğum kibrit hala yanıyor. Zorda kaldıkça kelimelerimi yakıyorum, cümleler kurup tekrar tutuşturuyorum kül olacak korkusuna mutluluk katıp yakıyorum.

Yakıyorum... Sürekli titriyor ateş, rüzgar bekliyor, kış bekliyor, kar, ayaz onlarcası... Hep kötü şeyler, emekleri tüketmeye çaba edinen şeyler. Yaz bekliyorum, güneş bekliyorum, ısınmayı değil aydınlanmayı bekliyorum.

Bekliyorum... Bir fikir ofisinin kartını, bir çıkar yolun rehberini, o yolu gidecek sabrı ve yolda ölmeyecek kadar garanti verilmesini bekliyorum. Dokunmak, tatmak aslında görebilmek.

Kendi gözlerimle, görebilmek. Sığ olanı, derin olanı, boğulma çizgisini ve yaşamla ölüm arasında var olan çizgiyi görebilmek istiyorum. Biriktirip o çizgileri kareler, diktörtgenler, üçgenler yapmayı, üretmeyi, sonra da ürettiğimi görebilmeyi istiyorum. Bakalım nasıl oluyor kendi dünyam yine kendi ellerimden çıktığında.

Yakıyorum, sonu ucu belli olmayan bir savaşa kelimeler yakıyorum. Barış için yakıp, barış için yanıyorum. Barışı beklemiyorum, savaşı anlayamamışken.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Hayata Katalize...

Dünya değişiyor... Bunu suda hissediyorum, toprakta hissediyorum... Kokusunu alıyorum. Eskilerden pek bir şey kalmadı zira hatırlayanlardan yaşayan yok artık...

Galadriel - Lord of The Rings

Ciğerlerimi baştan sona dolduruyor bıraktığım post-itlerin dumanı. Geçmişi yakabilmenin, verileri silebilmenin ve üstüne nadide bir kaydı işlemenin hazzı inanılmaz. Gözlerim kurşun gibi ağır, uykum had safhada ama yazıyorum. Yazma gereği hissettiriyor bana nefes almak. Bir adım atacak dahi halim yok ama dünyayı dolaşabilirim. Enerjim yok ama yaratabilirim...

İnan bana nefesi senden, kokundan almak için herşeyi yaparım...

Herşeyi yapacaksam ancak senin için yaparım.

21 Ekim 2010 Perşembe

Dinlediğim Masallar

Soğuk rüzgarlarında akşamların,
Dağılıp kaybolmuş.

Siz çocukluğumun masalları,

Bir varmış bir yokmuş...


Bir kuzu içmek için suya eğilmiş,

Suda koca kurdu görmüş,
Kurt bu kötü insanlar misali,
Kuzucuğu su başında öldürmüş


Evvel zaman içinde

Kalbur saman icinde

Bir küçücük çocuktum

Büyükannemin dizi dibinde

Sonra çıkıp masalların dünyasından
Ben de büyüdüm

Her içmeye eğildiğim suda

Bir koca kurt gördüm.


Anladim ki eğilip içmek öyle kolay değil.

Derinlerden akıyor suyumuz.

Üstelik her suyun başını

Bir koca kurt tutmuş.


Ergin Sander (Ayla'yı Dinler misiniz?)



Öyle eğlencelisiniz ki yorulmuyorum sizi dinlemekten. Bir tanıtımınız bir de gelmek istediğiniz noktalar var hep. Hiç acele etmiyorum sizi oralara çağırmakta. Kendinizi anlatmanızı ve cümle kurmak konusunda işkence çeken kişiliklerinizi ortaya koyun istiyorum.

Farklı yorumlamalara kapalı olmak ama sinirlendim ben diyebilmekte ustalaşmak yalnızca sizin gibi masalcılara ait bir özellik. Şahsınıza bir özellik, kişiliğinize ve başaramadıklarınızı, başardıklarından haberdar olmayanların üstüne yüklenmekle test ettiğiniz hayatınıza dair bir anlam. Öyle çoklarınızı rahatlıkla çıkardım ki hayatımdan, öldürüp dirilttiklerimi aralarında görmek istemiyorum matematiğimden emin olmadığım için.

O halde kendinize gelin, bir ömrü hayallerinin peşinde harcamış adamın "hayal"lerine saygı duyun. Kendi masalının her harfine ayrı emek göstermiş, mürekkebini bozan gözyaşlarına inat her seferinde baştan yazdığı bu pasajlara saygı duyun.

Arkası yazılı müsvette kağıtlarına yazdığınız günübirlik hikayelerden değil bu. Bir ömrün senaryosu, bir ömrün güzel bir senaryosu...

14 Ekim 2010 Perşembe

Hayaller ve Tilkiler

Gece...

Öyle çok ıslandım ki başımı siper ettiğim kapşonumdan yağıyor artık yağmur.

Yağmur...

Öylesine karanlık ki göremiyorum yağdığını yağmurun.

Tilkiler... Kuyruklarını hissediyorum zihnimin içinde dolanırlarken, binlerce ayrı yolu tek bir sokağa bağlama çabalarını seziyorum, kuyrukları değiyor aklımın odalarına, duvarlarım titriyor. Dalıp gidiyor gözlerim aklımın yürümekte ısrar ettiği çıkmaz sokağa.

Çıkmaz sokak... Durup bakıyorum uzanan devasa duvara, sapasağlam, kaya gibi sert ve aşılmaz... Ufak bir rüzgarda sallanıyor duvar. Düşerse üstüme ölürüm.... Düşmez...

Hiçbir düş, düşmedi. Hiçbir hayal gerçeğe dönüşmenin hazzını bu denli hissettirmedi. Çıkmaz sokaklarım, beslemekte zorlandığım tilkilerim, yollar,gece...

Hiçbirinizin bu kadar kolay çözülebilir sorunlar olduğunu bilmezdim.

Yalnızca ıslak bir bakışının bir kalbi bu denli ısıtabileceğini kim bilebilir di ki ?

Ben...

Bunu başarmak adına yola çıkacak cesareti, göze alacak gücü ve şekil verecek ellere sahip olan kim vardı ki ?

Sen?

Sen...

:)

5 Ekim 2010 Salı

Hayâl Kadar Hayat

"Bir yudum çay, bir yudum sen, bir yudumken manzara,
durduğun yeter. korktuğun yeter."

Yapraklarını bir bahar gününden bir sonbahar gecesinin rüzgarına dek saklayan ağaç, uyumak için türlü yollar deneyip alarmın sesiyle zorla uyanmak zorunda kalan insan, batan güneş, kaybolan ay, biten gün... Hepinizden daha çok dayandım. Umudumun her zora girişinde ateşe verdim kendimi, cesaretsizliğin, kayboluşların benden uzak durması için. Bir gülüşün güzelliğine değişebileceğim dünyamı çizdim, yaşayabilmek için sebepler ürettim. Farkettim ki gözlerinin ardından, gidip geldiğim yolların, bindiğim otobüslerin, söylediğim sözlerin, kızgınlıkların ve çırpınışların içinde saçma sapan cümlelerden öte "bir gün" dediğim hayaller vardı.

Hayaller kovalıyordum kimsenin görmediğinden emin olduğum yerlere saklıyordum. Anahtarlarını da sana hediye ediyordum gizli yerlerin. Açtığın yerde en kıymetli şeyin yine sen olduğunu gör diye. Sadece reklamdı amacım, sana senin reklamını yapıp benden kalan son adedi verebilmekti hayalim.

Bir oyun ve bir oyun bozansın bir geceden bir başka geceye sürükleyen... Uyumasını bekledim ama, sanırım uyumuyor sevdan ben uyumadan.

30 Eylül 2010 Perşembe

Kurma Kolu

Buraların en yüksek yerine çıkamadık... Kaç zaman geçti o yazıyı yazmamın ve gerçekleri zihnime okumamın ardından bilmiyorum. Bir hesap makinem var hesaplamak için ama genelde ters çevirip harflere benzetiyorum sayıları. Oyun ve oyuncak işte, bitiyor elbet... Pili, süresi, zamanı...

Uyanıyorum geçen zamanın ardından, kar olmadan üşüyorum, zehir oluyor Ankara'nın kaynatılması tavsiye edilen suları, içmek güç ve zorunlu. Seneler geçiyor alışıyorum, kurbağa olmaya o garip suların arasında.

Kuruyorum, kuruyorum, kuruyorum... Hep o hayal var aklımda.... Hayal kuruyorum, zorluyorum... Kırılıyor kurma kolu aniden ortaya çıkmış bir zamanda.

Dünya..., ben..., hayal..., kırık kurma kolu...

Heyecan sarıyor dört bir yanımı, mümkün mü diyorum içten içe. Beklemediğim ama düşlediğim şey çıkıyor kutudan, eskisi gibi sapasağlam...

Aldığım en güzel gelecek...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Saksıda Dilek Ağacı Yetiştirmek

Her cevap yeni bir soru, soru içeren...
"Sensorium"


Sanırım en isteksizce seninle tartıştım, en çok sana koşmayı özledim. Hep zor anlarımdı koştuğum vakitler. Yanında olmak istedim ama o yerin tam olarak nerede olduğunu hesaplayamadım, aklımda gürültüler koparken duyduğuma inandım sesini sonra cevap olduğunu düşündüm. Cevap olduğunu düşündüğüm şeyler için cevap vermediğini sandım (belki de vermemiştin).

Öyle çok problem vardı ki, her problemde orada olman gerektiğine daha çok inandım, tüm sorunları çözecek güçteydin ama çözmemek için sebeplerin var gibiydi. Tam olarak asla anlayamadım ama beni en iyi anlayan ve sırlarımı en güzel yorumlayanın sen olduğunu biliyordum. Kısa cümleler kurdum, uzun hallerini bilen sendin.

Yardım ettiğinde ya ben alarmı duymamıştım ya da çok geç uyanmıştım. Bugün erken kalktım bir farklılık yaratabilir miyiz ?

14 Eylül 2010 Salı

Referandum'un Kısa Geleceği

... ülke kuzey-güney olarak ayrıldı... 603
... Anadolu, Kirman,Suriye,Irak ve bir kaç beylik olarak bölündü... 1153
... uç beylikleri bağımsızlıklarını ilan ettiğinde bölünmüş ve son bulmuş oldu... 1307

"MEB Genel Türk Tarihi Ders Kitabı"

Millet olarak korku filmlerine gülmeyi meziyet sayar, komplolara inanmaz ve hayatın gırgır boyutuyla daha çok eğleniriz. Bu konuda derin incelemeler yapan bir insan Metin Aydoğan... Yönetim Gelenekleri ve Türkler isimli iki ciltlik bir kitabı daha doğrusu bir araştırması var. Aslında bunun hep böyle olmadığını söylüyor. Birçok sebepte sıralamış, Akdenizliliğimizden tutunda, değişen inançlarımızın getirdiklerine kadar onca sebep var bu politik uyuşukluğun ardında.

Bugün politik uyuşukluğumuzun yanında bir de hiçbirşeyin değiştiremediği özelliklerimizi de görüyoruz. Kamplaşma sevdamız. Bölünmeye, ayrışmaya, grup olmaya ve düşmanlaşmaya olan isteklerimiz. Sosyoloji bunu birçok alt dalda ayrı olarak incelesede ben bunu "takım tutar gibi parti tutmak" olarak gördüğümden "holiganizm" olarak adlandırmak istiyorum.

Kişiler grup olduklarında, ortaya çıkan tablonun sonuçları olumlu yahut olumsuz olsun sonuca yönelik sorumluluğu üstlenmezler. Bir önce ki demokrasi eylemimiz olan yerel seçimlerin öncesinde görüşlerimi belirtmiştim. Ancak bu sefer konuşmadım. Kendimce sebeplerden ve kendimce korkulardan ötürü konuşmadım.

Referandum öyle maddeler sunuyordu ki, "evet" dememeyi düşünmek saçmaydı. Referandum öyle maddeleri öyle şekillerde sunuyordu ki "evet" demek kesinlikle akılsızlıktı. İşte bu harp içinde ben son günlere kadar zihnimde döndürüp dolaştırdım bu düşünceleri. Ve "hayır" demenin şu an seçeneksizliğimin önünde ki en iyi yol olduğuna karar verdim sandık başında.

Bu sırada aynı evrenin yine aynı boyutlarının mahallelerinden birinde kamplaşıyordu insanlar. Evet diyenler ve hayır diyenlere sonraları boykot edenler karıştı. Bir kısım sözde aydınlar, saçmalıklar tarihine "yetmez ama evet" sözcüğünü yerleştirdiler. Kamplar hızla kuruldu saldırılar başladı, videolar, resimler, profil fotoğrafları, twitler...

Sanal kamplaştık, sokakta, kahvede, fatura kuyruğunda konuşmaktan çekindik. Sonra mitingler başladı, "eveeeeeeeeeeeeeeet", "hayıııııır", "eğleniyor muyuuuuz?" gibi çeşitli söylemlere malzeme oldu mitingler. Cumhuriyet'in genç zamanlarının doğuştan asil demokrasisi geldi aklıma güçsüz düştüm bugüne bakınca. Ülkesinde bir terör örgütünün sesi olmuş U2'nun (sonraları kendini bu görevden azletmişlerdir) solistini de bu mitinglerden birisine katmak hayali var mıydı Erdoğan'ın bilemem. Ama olsaydı şaşırmazdım.

Kemalistim ama bir kaç "ok"la değil. "Altı Ok" kadar da değil. Onlardan çok çok daha fazlası kadar Kemalistim. Muhafazakar olmayacak kadar ve muhafazakarlığı boş görecek kadar Kemalistim. Cumhuriyet'e dair bildiği tek şey Atatürk ve İnönü olan sonra da aklına Baykal ve CHP gelecek kadar cahillere, muhalefet olduğu şeye neden muhalif durduğunu ve muhalifliği sadece söylenenlerin tersini söylemek olarak algılayan "muhafazakar cumhuriyetçi"lerden de değilim.

Yobazlardan hiç değilim...

Değişimlere, devrimlere ve onların getirdiklerine "çoğunluğun iyiliği" olarak değil "azami ölçüde herkesin iyiliği" olarak bakanım. Gerekirse tepeden inme, gerekirse halkların ellerinde yücelen depremler her koşulda "azami ölçüde herkesin iyiliği" taraftarıyım.

Bugün bize kabul ettirilen anayasanın ne şekilde yapıldığı ayrı bir mevzudur. Keyfi olarak hazırlanmış, kendi görüşü dışında hiçbir sese kulak asmamış bir paketler bütünü tek seferde sunulup kabul ettirildi. Buna yönelik yapılan açıklama ise "hap gibi tek seferde" oldu.

Muhtemelen sandıkta "evet" demiş olan bir arkadaşım alay ederek sordu.

Bak şimdi karaçarşafa mı soktular bizi? 8-10 senedir şeriat şeriat dediniz hala niye gelmedi?

Bu sözleri duymamın ardında iki sebep var. Birincisi kendisini muhafazakar dinci ve cemaat çatısı altında yarı saydam gösteren bir AKP. Ve yıllardır oylarını sol'dan değil. Muhafazakar cumhuriyetçi kesimden ve "başka seçenek yok" diyenlerden alan CHP.

Öyle bir cemaatçi öyle bir muhafazakar ki, kürt açılımı yapabiliyor, başörtüsü mevzusunu dakikasına çözmesi imkanı varken çözmüyor, istese ülkeye yarın şeriat getirebilecek gibi dursa da getirmiyor. Hep bir erteleme bahanesi hep bir "5 dakika daha uyutayım" durumu var.

Öyle bir solcu ki, kendinden olmayandan ilelebet korkuyor, inanma ihtiyaçlarını partisi üzerinden karşılıyor, rakibini ciddiye almadan, aptal, bilgisiz cahil diye aşağılıyor. Muhafazakarlara laf atarken anlamsızca muhafazakarlaştığını farketmiyor.

Bugün Türkiye bu iki partinin elindedir. Ben ise soruya geri dönmek istiyorum, neden kara çarşafı hala giymiyor kızlarımız ve neden hala şeriat gelmedi. Cevap olarak AKP'linin alaycı kahkahasından ve CHP'linin korku imparatorluğu komplosundan fazlasını verebilirim bireyci değil bireysel bir adam olarak.

"Evet" cevabı vererek çarşaf giymedin ama bu tek kişilik düzenin gömleğini üstüne geçirdin. Artık adım attığın her işte, sadece tek kişi tarafından belki de uyumadan 5 dakika önce verilmiş kararların yazacak geleceğini. Şu an için güzel kanunlar çıkartılacak belki. Ama günün birinde herkese uyacak ama senin hoşuna gitmeyecek bir şey çıktığında "hayır" demek isteyeceksin. İşte bu "evet" oyu senin tüm "hayır" oylarını ipotek altına alan bir imzaydı. Muhalefet olanın dinlenmediği, umursanmadığı ve bu şekilde karşına sunulduğu bir düzenin deneme sürümünü gördün ve güzelmiş almak istiyorum dedin.

Sen şimdi kara çarşafı giymeyeceksin, belki 5-10 yıl sonrada giymeyeceksin. Ama "giy" dediklerinde, "hayır" diyemeyeceksin. Sınavları geçmen için, geçmekten farklı özelliklere ihtiyacın olduğunu söylüyor yeni düzen. Eğer bu özelliklere sahipsen ne ala. Ama eğer elinde zihnin ve seni evde bekleyen orta halli bir ailen varsa isyan etme lüksün olmayacak.

Ben "evet" çıktığında üzüldüm, çünkü azınlıkta kalan ve bu endişelere sahip olan insanlar azdı ve şimdi kendilerini nasıl kollayacaklar yeni sistemden dedim. Sonra ülkem için sevindim. Harita'da sarıya boyalı (nedense tüm TV kanalları sarıya boyadı, HaberTürk ise yeşil ve kırmızıyı tercih etti) alanlar bu düzenle birlikte mutlu yaşayacak insanlardı. Bir şekilde bal tutan adamın elinde ki baldan pay alabiliyorlardı, bir şekilde iş buluyor, çocuklarını mutlu mesut bir gelecekte görebiliyorlardı. AKP çoğunluğun iyiliğini düşünen liberal bir partiydi ve çoğunluk gerçekten çoğunluktu.

Gerçekten mi ?

8 Eylül 2010 Çarşamba

Parantezi Açıyorum (Kapatıyorum)


Önemli beyler ve hanımefendiler...

Değer verdiğim insanlar ve bana ışık tuttuğunu, hayatımın bir noktasında değişim yarattıklarını düşündüğüm kişiler...

Hep böyle mi gidecek ?

Sizinle olan arkadaşlığım, dostluğum, sevgim, yol arkadaşlığım... Nereye kadar devam edecek? Ne zaman bozuk olacak aramız. Belki de nefret edip birbirimizden kaçar hale geleceğiz ? Olur mu olur? Ben aşık olduğum insana söyledim bunları, size söylememde de sakınca yok.

Nereye gelirsek gelelim değiştiğimi ve beni buradan gönderen modüllerin ağırlık yaptığını farketmeye başladım ve bıraktım. Kendim ve sizin aklımda olmanız sayesinde yol alıyorum. Kırılmaca yok, bakalım ne kadar sürecek.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Düşleri Fırçalamak

Bir kaç can alıcı hayata dönüş operasyonunun ardından, deniyorum. Yalnızlığım benim en büyük mabedim. Sesler duyuyorum yalnızlığımın kesileceği duygusu çarpıyor kulaklarıma, endişeleniyor anında da unutuyorum.

Unutmalıyım, pişman olmamak adına ve yorulmadan var olmak adına. Yıllardır özlemini kurduğum şeyi yaşamama ramak kalmışken, tam da istediğim şeye çok yaklaşmışken bir hiç uğruna, iki üç kişilik düşman ordusuna ve üstüme terapileriyle gelmeye çalışan kişisel gelişimcilere aldanmadan ayakta durmalıyım. Durmazsam, yenilen sadece ben olmam, güvenim, kişiliğim ve başarılarım...

Hepsini baştan tamir etmem gerekir.

Sorunları tek çırpıda çözecek cevaplar vardır. Bunlar çoğu zaman elinizin altında olmaz. Yaşam size ders vermek için her ders almayışınızda sizi daha bir dibe sürükler. Hayat, gala geceniz değil sadece kamera karşısında oynadığınız bir oyundur ve film makaraları gerçekten sınırlı sayıda. Üstüne çekebilirsiniz evet, ama yıpranma payını da unutmamak gerek.

Bu anlamda sorunların çözülmesi için elinizde ne varsa kullanırsınız, sorunu yaratan kendinizseniz ders almayı öğrenirsiniz ve işi zamana bırakırsınız. Ders almayı öğrenmeyeceksen eğer, mahallenin delisinden daha az değer görürsün. Akıllı biri olup, deli davranmak saçmalıktır.

Gece yazan kedi, eskisi gibi yazmaya devam edecek. Uzun bir aradan sonra, siyasetin gündemin düşüncelerini de aktaracak. İroniktir ama insanın kafasında onca şey varken onları yazmak zor oluyor. Aynen kafanda hiçbirşey yokken yazmanın zor olduğu gibi.

Ama bir yerden başlamak lazım...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Yüze Sürülü Zafer

- Alıntıdır -


(Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’da gazetecilik yapan yazarımız, büyük taarruz'dan bir türlü haber alamamanın sıkıntısını yaşamaktadır.)
"...
Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargahı ile beraber esir olmuş...

Keder insanı öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.

Türkleri Büyükada Yat Kulübü’nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar, o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte, Mustafa Kemal'in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlatılıyor ve Türkler’de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları, çoluk çocuğun çığlıklarıyla geçilmez bir hale geldi.

Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabah ettik. İlk vapurun en görünmez köşelerine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.

Bütün Türkleri, yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokakların hepsi, şu veya bu muhipler cemiyeti üyeleri mi idi? bizimkiler utançlarından evde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışanlar ne idi?

Meğer bütün karargâhı ile başkomutan Mustafa Kemal değil, yunan başkomutanı Trikopis esir olmuş...

Size, kalbin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim, burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz.

Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.

Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sen ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.

Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu.(...)

Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu batının, vicdanlarımızı ve kafamızı doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 ağustos zaferine borçluyuz.

"Akşam"ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: "elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk!" kapıları açmanın imkânı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu.
..."

Falih Rıfkı Atay, Çankaya