31 Ekim 2008 Cuma

Yaşasın Cumhuriyet


YAŞASIN CUMHURİYET

Gölköy adında bir köy varmış Gelibolu’da
Televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
Ben kendimi bildim bileli bu böyledir
Diyor muhtar:
29 Ekim’de toptan sünnet ederlermiş
çocuklarını...

Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
Kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
Yaşasın Cumhuriyet diye
Korkarım, bu, sade Gölköylülerin değil,
Umumuzun
Sade küçüklerimizin değil büyüklerimizin de
Düştüğü tarihsel bir yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet


Can YÜCEL

30 Ekim 2008 Perşembe

Sosyo... Ne ?


Sosyolojiye yani okuduğum alana dair açık anlamdaki ilk yazım bu. Yine sadece içimden geldiği için yazıyorum bir trenin 12 numaralı koltuğunda aklıma gelen bir şeyler yine bunlar. Bende ne yaptım vakit kaybetmeden yazmaya başladım. Sosyolog değilim asla öyle olacağımı da iddia etmiyorum tamamen özgür olan Tuna’nın basit bir yazısı sadece. Bilen var bilmeyen var ben bir sosyoloji öğrencisiyim efendim. Genel anlamda isteklisi olmadığım ama içine girdikçe beni saran bir yapısı var bölümümün. Sanırım tam alıştığımda okulum bitecek.

Öneri okuma listemizde yer alan bir sosyolog ve birkaç kitabi var elimde Jean baudrillard. Sosyolojik kavramların yeni bir öğrenciyi sıkmasından mi yoksa gerçekten samimi `hadi bastan yazalım`cı yaklaşımından mi bilmiyorum yazıları ve sosyolojiye bakılmadığı bicimde bakışı hoşuma gitti. Aile kitle toplum sınıf... Bütün bu kavramlara ben baktığımda ardından ağır eleştirileriyle ağdalı yazılarıyla ve büyük çaplı tartışmalarıyla ünlü sosyologlar çıkıyor. Hepside yorucu ve en baskın haliyle sosyolog adayını önce kendi yasadığı toplumun dilinden ardından da dolayısıyla toplumundan ayrı tutan hatta ona `entellektuel yükseklik` addederek kendisine ve toplumuna ışık tutmak için bildiklerini unutması gerektiren bir kaç yıl bulmak zorunda bırakan bir insan yaratıyor. Hayır eleştiriyorum kitle 3 değildir 1+1+1dir. İşte baudrillard da aynen bunu soyluyor bırakın bu ağdalı söylevleri sıyırın kendinizi karanlıklardan da ışığı biraz ortaya taşıyıp olabildiğince hepimiz aydınlanalım dediği “sessiz yığınların gölgesinde” adlı kolay-okunur tarzında bir kitabi var. Kesinlikle sosyoloji öğrencisine bir umut yaratabilir ve sosyoloji adayına eğitmenlik yapan idealist eğitmenlere de bir nevi `öğreticinin rehberi` görevi yapabilir der başım camın güvencesinde uykuma dalarım efendim..



Not: Resimdeki geleceğe dönüşteki profesör değil Jean Baudrillard.

Kalbim ellerim kadar küçük değil...


Denizler kuytuluklarında kaybediyor moru maviyi ve ellerimde bir çilek kırmızısını. Gözlerimde beliren her damla hava kabarcığında görüyorum ahengi ruhu sadeliği. Bir yerlerde görmüşüm bir yerlerde okumuşum yine "Tanrı ayrıntıda gizlidir." diye... Ruhumun ayrıntılarından buldum çıkardım onu. Kendimi farkettim bir gizemin koynunda. Bir yer altı denizinin içinde tahtadan kayığımla ve Jules Verne'e inat yolum aklımın en hatırlanan ucunda. Gözlerim krater çukuru ve kalbim hala imkanlarını arıyor yenilgiler aldığı küçücük topraklarına sığındığı ülkesinde. Klavye suskun geceye konuşuyor ve gözlerim kapanıyor yasakların ardında ki günlüğüme....


25 Ekim 2008'de yasaklarla şok olmadan önce eve dönüş yolunda yazdığım yazım.

16 Ekim 2008 Perşembe

Bizler yanmazsak...

İşte yine karşımdasınız... Doğru bildiğinin arkasından gitmeye korkan, korktukça korkan çekinen ezilen hor görülen ve bundan ötürü hak eden konumuna düşen. Bugün konuşmam yüzünden suçlandığım tepki gördüğüm seviyesiz tartışmalara hedef olduğum tartışmanın amacını bilmeyen kitlelerle karşılaştığım günlerden birisiydim. "Genel anlamda.." sözünün kurbanı olduğumu düşünüyorum ama söylediğimi yalanlayacak kişiye de ruhumu satmaya hazırım...

"Genel anlamda Türk kadını geri planı seçmiş çaba vermeden elde ettiği haklarına sahip çıkmaktan çok onları teslim eden kişi olmuştur. Ben bu halimle onları onlardan daha iyi savunuyorum."

Ve kıyamet kopar...

Gören körler, duyan sağırlar... Bu sizsiniz.. 1923'te başlayan Mustafa Kemal'de yıllar öncesinden oluşmuş ve onu "dikkat edin cumhuriyetçidir (1)" diye etiketleyen yapıdan gün ışığına çıkana kadar olgunlaşmıştır. Kemalist devrim ne yazık ki bir halk hareketi olamamıştır. Halkın sanılanın aksine üstündeki bin yıllık köhneliği atması bir gecede olmamıştır. Günümüze baktığımızda bunun hala amacına ulaşmadığı da görülmektedir. Döneminin meclisinin yeni zellanda'dan sonra haklar verdiği ikinci ülke Türkiye olmuştur. Ancak bu kararların verildiği dönemde mecliste kadın nüfuzun izleyicilerle sınırlı olması da kararın ne kadar tepeden geliştiğinin kanıtıdır. Bu dönemde hiç mi kadın hareketi olmamıştır.. Hayır bunu dersek yanlış söylemiş oluruz kadın hareketleri Fatma Aliye Hanım gibi bir çok aydın kadın tarafından yürütülmüştür. Ancak öylesine kısıtlı kalmıştır ki hakkında başlatılan kapatılma kararına direniş veremeden savunusunu verdiği kadınlar tarafından da yalnız bırakılarak kapanmak zorunda kalmıştır.
Türkiye erkeğiyle kadınıyla umursamaz ve "yumurta kapıya gelince" mantığına sıkışıp kalmış yaşamları sunan bir bakışta. Ancak bu durum kanıtlanabilir bir şekilde Türkiye'de şiddetli bir ikinci plan durumu oluşturmuştur. Türkiye'de kadın mantığının daha geriden takip eder ve uyumsal olması bununla kanıtlanabilir bir örtüşme göstermektedir. 1930'lara kadar yurtdışından gelen kadın temsilcilerin bilnçlendirmesi sonucu ortaya çıkan tek tük hareketler dışında pek olay yokken 1792 (Bin yediyüz doksan iki !!!) 'de kadınlar Britanya'da tarihteki en büyük siyasi mücadelesini veriyordu. Kampanyalar sonuçsuz kalıyor,istenen haklar verilmiyordu. Hareketler azaldı ancak hiçbir zaman durmadı. Millicent Fawcett, Emmeline Pankhurst bu sefer kısmen silahlı militan bir örgüt kurdu ve kadın haklarına yönelik ilk ciddi ve kanlı eylem o dönemde gerçekleşti. Kaybedecekleri ailelerini ve evlatlarını düşünmeden taşradan kopup gelen ve liderlerine güvenen kadınlar kendilerini tren raylarına bağladı, heykellere zincirledi, kamu binalarının camlarını kırdı,boş bürolarda yangın çıkardılar,posta kutularını yaktılar, telefon kablolarını kestiler. Eylemcilerin çoğu tutuklandı hatta dönemin ordusu tarafından kurşunlandı öldürüldü. 1913'te Emily Wilding Davidson, kendisini kral V. George'un atının önüne attı. Büyüyen olaylar sonucu kamara tekrar kadın haklarını konuştu ama meclisten hiç evet çıkmadı ve rafa kaldırıldı.Ancak 1934'te 30 yaşını doldurmuş üniversiteli kadınlar oy kullanabilir hale geldi. İsviçre ise bunu yasal olarak 1990 (Bin dokuzyüz doksan!!) yılında kabul etti. Türkiye'de ise Cumhuriyet'ten hemen sonra kurulan kadın derneklerinin temennisi üzerine mecliste yapılan Atatürk başkanlığında ki oturumda iki oylama sonucu kadınlara hakları verildi. Yıl 2007 Mart 8, dönemin en kanlı eylemleri aynı zamanda kadınların kurtuluş günü kabul ediliyor. Tüm Avrupa'lı kadınlar meydanlarda gösteriler yapıyor özgürlük ve haklar üzerine konuşmalar yapıyor . Aynı yıl 8 Mart kutlamaları Türkiye'de "eylem de erkeklerden biraz fazla kadın vardı" sözleriyle hayretler için de tamamlanıyor. Türk kadını sokakta dövülen bıçaklanan hemcinsine karşı tepkisiz, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı. Eylemlerde etkisiz "çoluğum", "çocuğum", "evim" tepkilerinde... Keşke Türkiye'de haklarını kendi canından ödün vererek alsaydı Türk kadını ölümler olacaktı belki, işkenceler de yaşanacaktı hatta. Ama değeri anlaşılacaktı. Haydan gelen huya gitmekte yine.

Dar çerçeveli olduğumu düşünenler Türkiye'nin özel konumunu, dayak yiyen kadın varlığını, kışkırtılmış erkekliği savunacak ve tembelliklerini buna bağlayacaklar. Yıllarca zoraki bir biçimde katıldıkları seçimlerde kocalarının seçtiği partiye oy verenler, merkezci bir yönetimle yetişenler, dayak yiyip susanlar, söze "kadın halimle ben ne yapayım" diye başlayanlar suçludurlar. Ve eğer Türkiye'de bu insanlar genelliktedir dediğimde karşı çıkarsan bana sende suçlusun. Yılbaşında tecavüz olaylarına tepkini gösterememiş, onurunuzu 57YTL'ye vermişseniz suç benim değildir. Türkiye'de meclise girebilen sayısı en yüksek oranını 1935'te %4.8 ile sağlayabilmiştir. Ben bugün kadının haklarını kendi almadığını ama kendi eliyle teslim ettiğini söylerken bugün meclisteki %4.4'lük oranı düşünmedim bunu ancak üzüntü içinde şimdi farkedebildim. Benim o sırada aklıma gelen ancak kendisine karşı açık bir şekilde oluşturulan medeni kanun düzenlemesini kabul eden kadındır. Mecliste dahi bağımlı olan birilerinin emrine giren kişinin orada ne işi var? Türkiye hiçbir tarihte 1935 seçimlerindeki kadın oranını maalesef yakalayamamış. Haritada yerini dahi bulamayacağınız Ruanda %48.8, İsveç %45.3........Kosta Rika %35.1, Mozambik %34.8, Arjantin %34.1, Irak %31.6 (Savaş öncesi) ve Uganda %24.7 ve suçunuzu net bir şekilde görmeniz için Türkiye %4.4...

Hala beni yobaz ilan edin. Hala beni dar çerçeveli olarak suçlayın yüzüme bağırın arkamdan bağırın... Bu sizin gerçeğiniz... Bu ülke kadını, Kemalist devrimin yine kadına olan inancını derin bir şekilde sarsmıştır. Verilenleri göz ardı etmiş ve her geçen gün daha fazla politikten apolitik sosyalden asosyal oluşumlara ilerlemiştir.

Sizler suçlusunuz ve ben bu sefer haklıyım...


"Genel anlamda Türk kadını geri planı seçmiş çaba vermeden elde ettiği haklarına sahip çıkmaktan çok onları teslim eden kişi olmuştur. Ben bu halimle onları onlardan daha iyi savunuyorum."

İmzam hala bu sözümün altındadır. Bana karşı çıkanların da görüşlerini bildirmelerine ricacıyım...

Size rağmen var olan
Çiğdem Anad
Halide Edip Adıvar
Süreyya Ağaoğlu
Sabiha Gökçen
Duygu Asena ve nicelerine saygılarımla.

Yanmak zorundayız,ışık saçmak zorundayız yine yanarken... Sen yanmazsan,ben yanmazsam bizler yanmazsak...Nasıl çıkar aydınlıklar karanlığa ?

Anahtarı nereye koyduk ?

"Işığına, ışıklandırmana dikkat et,
Işığın üzerinde her zaman karanlık vardır..
Her Zaman!..."
Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain


Sizler kara kutularınızın ardından hayata perdeler ardından bakarken, ben yine aptal çocuğu oynamak zorunda kaldım. Habersizce dünyasını yaşarken bir ajanın duygularından çok kötünün iyisi olmanın anlamını kendime yakıştırdım. Problemlere çözüm olamadığımı bildiğimden problem yaratacak kadar ağır görmezdim dünya üzerindeki varlığımı. Varlığım varlığıma dert oldu. Onun bunun ikilemi önüme sunulduğunda beş kuruşun değerini bulamadım gözlerimde. Karlara baktığımda beyazlıklar görmeyi umdum, gözüm hep siyah ayrıntılara takıldı.

Suçlu bensem eğer, delin içi suyla doldurulmuş bazen eğlence bazen yaramazlık dolu balonumu. Fikirlerinizi temelinde yatacak yine kara kutularınız ve farketmeden öleceksiniz bir gün benim ölümümün yasını tutarken gözleriniz. Sizler...Sizler daha çok yaşayacak olanlarsınız. Güvenin anahtarını kaybettiğimde onun yerini bana söylememek için gülenler siz olacaksınız. Neden kızayım ki ?

Gözlerim gecenin ritmini sayıklarken göz kapaklarını eğlendirmeye inat, ben bu gece kendime yazıyorum. Ve tekrar şüpheleniyorum yazdığımdan yarın haberdar olacak mıyım diye...Eski korkular sarıyor dört bir yanmı yine gecelerim gündüzlere karışacak desemde dolu dolu bir sene geceleri gözlerimde yansıyan baktığım heryere oturan gecem değilsin sen benim. Karanlık sarmış, siyahlarla kaplamışsın ölü sandığın bedenimin üstünü. Kilitler sarıp kendine saklamışsın ve bir akşam üstü apar topar kendin girmişsin benim için açtığın çukura...Dayan...dayan...dayan!! Bir nokta bulmak adına dayanacak o kadar çok çizgiyi harcadın ki... Apartman camından bakıp komşunun televizyonunu görüpte seni izlemek gibi tek eylemim... Bağ yok bağlantı yok... Bu gece yoksun bundan sonra yoksun artık bende yoksun... Bu geceye kadar vardın artık yoksun...

Rüyalarını topla git... Paranoyaklık cehenneminde yandım yıllarca daha fazlasına ihtiyacım yok...


Tedavilerime yeniden başlamalıyım... Yine ordunuzu toplamış işgallere başlamışsınız... Bir karış dahi vermeyeceğim toprağımdan bir karış bile...

13 Ekim 2008 Pazartesi

Kaç kişi hayatını kaybetti iyi kötü yol ayrımında?


"Kimin yaşayacağına kim karar veriyor!
Kimin öleceğine kim karar veriyor!
Bu savaş anlamsız bana bakın!
Burada duruyorum ve üstüme tek bir kurşun bile gelmiyor!
Bir tane bile gelmedi
Neden?
Peki neden hepsinin ölmesi gerekiyor?
Burada durabiliyorum 
Görüyorsunuz!...

İyi ve kötü bu kavramlara kim karar veriyor.?"

Yine aklımda farklı düşünceler var yine farklı bir yazı yazmak yoruyor beni. Yıllardır yorgun benliğim bugün kendinen utanmanın verdiği acıyla bir kez daha sarsıldı. Son mu bu ? Yoksa "Göz yaşları sıcak daha sevinmiş olamaz" dercesine varlığı sürekli başımda dönen bir ayrıntı mı. Bir iki sene öncesine kadar en ağır en zirve şekilde yaşadım bunu ve o zaman da yazdım. En büyük ilacım yazmaktı belki de. Hayata kazımaktı tarihimi... Ve 2 sene önce 14 Ağustos'ta yazdım bunu...

"kendimi ifade edebilmekten bile acizim. aklima gelenleri yazmaktan korkuyorum. sanki oyle bir sey ki; bazi seyler kafamin icinden bi kere cikarsa donusu olmayan bir surec baslayacakmis gibi geliyor. su yazdiklarimi geri donup okuyacagimi bilmesem daha rahat edecegim belki ama biliyorum ki mutlaka bakacagim; ki zaten yaziyor olmamin da bir amaci olmali. iste yine oluyor; yine izliyorum kendimi. bir turlu rahat edemiyorum. sanki iki kisiymisim gibi. birisi bir seyler yapmak istiyor ama digeri de oburunun yaptiklarindan surekli rahatsiz oluyor. mesela bunlari yazan birseyler yapmak isteyen kisi, ve digeri hali hazirda engel olmaya calisiyor. engel olanin da mutlaka mantikli bir nedeni var tabii ki. aslinda onun amaci oburunden daha gercekci gorunuyor. birseyler yapmak isteyen, gerceklerle yuzlesmek istiyor, engel olmak isteyende sanki olacaklari biliyor gibi..."

Farkettim ki çok yol katetmişim. Artık yazılarımı geriye dönüp okumuyorum. Çünkü ben 2 - 3 ya da daha fazla kişiden de olsam bir bedene hapisi ve bende olanlardan sorumlu yine benim. Beni bunun için silecekseniz, yargılayacaksanız , hayatınızda planlararası bir kişi yapacaksanız durmayın. Bu ancak benim gerçeğim ve sizin seçimlerinizdir hayır sizi suçlamıyorum. Ve hayır seni de suçlamıyorum. Özgür düşünce zırvaları ortada fır dönerken seni suçlayamam. Ama farkettim ki suçlu olan benim. Uzun zamandır yazıyorum ve adını bildiğim ve bilmediğim ama varlıklarından mutluluk duyduğum güzel insanlar okuyor yazılarımı. Ve ben onlara gerçeği anlatmadım... Gece Yazan Kedi'nin özeline inmekten hep kaçındım detayına derinine indim bugüne kadarmış ama sadece bugüne özel birşey bu. Gece Yazan Kedi yaklaşık 5 senedir disosiyatif bir bozuklukla yaşıyor. Tanımlayamayanlar halk arası sözcüğünden hoşlananlar ise buna kişilik bölünmesi adını veriyor. Geçmişte kaç tane olduğunu bilmediğim kişilerim artık tek isimde 2 kişiden ibaret ben onunla hiç konuşmadım hiç tanışmadım anlatılanları duydum biliyorm sadece ancak msn diliyle ifade etmem gerekirse 5-6 aydır çevrimdışı gözüküyor. Hayatımda kötü geçen binlerce olay varsa bana her kötülüğümde destek olan koskoca bir yığın arkadaşım oldu. Yürmi gibi gereksiz derecede büyük gördüğüm bir yaştayım ancak bir kişi bile bana, "evet sen kötüsün, sen anormalsin ve ben seni sevmedim" demedi... Bunu hiç yaşamamıştım.. Beni sevmeyenler oldu ama en fazla yanımdan çekilip gittiler tek kelime dahi etmeden. Bugüne kadar... 

Sevipte yanılmak çok can yakıyor ama bu biraz daha acılıydı... Lanet olsun ben bu zaman kadar hep mücadele ettim hangi cesaret vardı sizde içinde çıkamadığınız ne yaptığınızı bilmediğiniz size bakan meraklı gözler arasında bulunduğunuz kaç gününüz geceniz oldu. Kaç kişiye zarar vermekten üzmekten korktunuz. Geriye döndüğünüzde ablam dediğiniz insanı ağlarken korkmuş gördünüz mü hiç. Ona hayatınızı verseniz mutlu göremeyeceğinizin bilincinde oldunuz mu ? Sevdiğiniz insanları sırf dönüşümlerde kendinizden uzakta tutmak için kaç kere tersleyip kavga ettiniz bilerek... En saf duyguların varlığında sevdiğinizi söyleyeceğiniz zamanda yaşadınız mı en berbat şeyi... Ben yaşadım ve lanet olsun sizden güçlüyüm. Ne kadar da güçlü olduğunuzu söyleseniz siz evet SİZ bunlarla başa çıkamazdınız. Geçmişe hapsetmek için kendi bedeninize kıyamazdınız. Hapların mahkumiyetine girmeden durumu toparlayamazdınız. Hayır... Benim kadar temiz kalamazdınız...

Ben varım...Senin sizin onalrın sayesinde değil var olmak istediğim için varım... Kendim kendimle birlikte....

Gece yazan kedi bir daha özelinden bahsetmemek istiyor bunu diliyor... Size adam gibi insan gibi bir yazı veremediğim için beni affedin...

Bu arada, Quis custodiet ipsos custodes... (Yanlış anlamayın sadece Fransızca çalışyorum)

11 Ekim 2008 Cumartesi

İyimserliğin penceresi ne tarafta ?


"Unutursun için yana yana...
Unutursun ölüm sana bana...
Zaman baspı kanayan yarana..
Unutursun... Unutursun..."

Unuttum belki de. Yaşanan herşeyin ardından tek celsede bitirmekte olsa tüm güzellikleri kendini feda etmekte olsa ucunda tüm ithamlara karşı. Tüm sorgular sana yönlense, tüm bilgiler seni çağırsa ve tüm sorulara cevap vermekte zorlanan ve her sorguya kayıtsız özür dileyen... Bu benim!...

Yeter. Cevap vermek zorunda değilim sizlere en zor anlarımda en zor sakinliğimi en karamsar bakışlarınızla karmakarışık etmeye ihtiyacım yok. Bir yağmur yağsa bu topraklara belki o zaman yüzümde hissettiğimde damlaları kararacak ve düşeceğim dibe yeniden çıkmak üzere.

Çok özledim...Özlemeye hakkım var mutlu günleri. Bulutların yağmur dışında karanlıklar getirdiğini yoğun alkollü günlerde gördüm ancak. Görmek istemiyorum artık. Sevgiye hazır mıyım ki karşıma dünyalar güzeli çıktığında... Bilmiyorum kaç gün kaldı ki sona ya da başlangıçların başlangıcına...

"I'm only happy when it rains..."

9 Ekim 2008 Perşembe

Yaşasın Katy Parry :)

Çok iyi... 

Böyle rüyalar görmeye devam et...
Mutsuzluğunu test etmenin yollarını ara..

Sonra mutlu olduğuna karar ver...

Güzel bir günün ardından yine saçmalamaya başladım. Sınıfta yaptığım sanırım bir daha yapmamak üzere kendime söz vermem gereken birşey ama mükemmel bir muhabbetti dersten kovulmaktan da hoşlandım. Ardından canım bir arkadaşım çok değerli süper kişilik bir arkadaşla buluştum ki kendisinin zayıfladığını düşünüyorum. (Okuyosan selam ederim :) )  Ateşi yakıp içine odun attık gece gece Hacettepe turu attık üstüne gelip birde ölü bir halde özlemli yazılar yazdık geceyi kapattık yeni kabuslara gözleri kapattık...

6 Ekim 2008 Pazartesi

Renk Renk Korkular


Ankara'da soğuk bir hava var son günlerde. İyiden iyiye yaz bir görünüm olmaya başladı artık. Gökyüzü bir soğuyan bir ısınan havaların etkisiyle değişik renklere büründü. Herşey geçişin garipliğini ve büyüsünü taşıyor. 

Ruh halimde renkli son zamanlarda bir korkunun en derini var üstümde ne yapacağımın bilnçsizliği, mayın tarlasına girene uzaktan bakanların yakarışları... Kulaklarımda en yüksek sesi bile geçirmemeye çabalayan kulaklıklar ardından mutlu şarkılar... 

Yanılıyor muyum ? Kararlarım ne kadar gerçek ? Bütün bunların karmaşasını hissetsem de günlerim güzel,barış huzur içinde mutlu mesut yuvarlanıp gidiyor.... 

O değilde Work and Travel'a gidecektik Amerika battı yaa :)

29 Eylül 2008 Pazartesi

Korkuyorum...


Evet başlıktaki gibi...
Belirtemediğim gibi...
Belki olur da söyleyemem gibi...

Şimdi vakit bu ve bunun heyecanını bunun korkusunu yaşayacağım...

Ve elbette yaşayacağım hüznünü de...

Her güzel şey bitmiştir,bitecektir...Bu da bitecek diye üzülmemeliyim şimdiden ama biliyorum. Gene bana kurban gidecek hayatlar duygular... Çimenlere gömdüğün duyguları ben alır yoluma devam ederim. Sonuçta üzülen ben olmak umuduyla geleceğe yazdığım bir mektubum olsun bu. Ne kadar güzel de olsa günler geceler hüzün kaplı dışa bakan gözlerim, karamsar bakışlı iç gözüm...

Üzgünüm... Gelecekte olacaklara...

Bir nevrotiğim aynı zamanda hastalığını bilen hastalığıyla eriyip giden...

Böyle gecelerde kaybettim geleceğe umudumu böyle geleceklerde yok ettim umudum olacak günleri... Üzgünüm. Affedin...

27 Eylül 2008 Cumartesi

Günümüz Türkiye Siyasi Yapısında İdeoloji -2-

Düşüncelerim gerçekle hayat bulmaya başladığı için konuma artık devam edebilirim diye düşünüyorum. Zaman dediklerimi uyguluyor ve bir dev ayaklarından yıkılıyor.

ABD'deki bu çöküşün ardından bizim daha önce tanımını yaptığımız ve benim tanımlamamla ismini belirlediğimiz "sabun köpüğü solcular" bugünlerde açıklamalarını yapmaya başladı. Amerikada Sosyalizm, o la la! diye gezinmekteler. Ekonomiye siyasete ve devletsel yapılara bu kadar sığ yaklaşan bir zihniyet elbette işlerin başından değil kulaktan dolanıyla yetinecek. Partizan mantığıyla sağa hücüm sola hücüm edenler her sefer olduğu gibi yanılacak yine akıllı olan kazanacak. Benim öngörüm açısından baktığımızda yılların temellendirilmiş kapitali onca yıl kök saldığı ABD topraklarından kolay kolay ayrılmayacak. Hele ki kimilerinin idda ettiği gibi Rusya yeni süper dev olmayacak. Ancak şunu söylemek gerekir ki aynı birinci dünya savaşı gibi bu ekonomik krizden karlı çıkacak olan yine Rus ve müttefiklerin kuvveti olacak. Tarih bize her seferinde doğu kültürünün kriz yönetimindeki başarısını gösterdi. Ruslar Avrupalılaşmanın son ucunda bir doğulu bence. Ve dipnot değil yazının içeriğine ek doğulu deyince geri ve yobaz kültürler gelmesin aklına o bize özel araplaşmanın nadide bir ürünü. Rusya bugün baştan başa sadece üniversiteleriyle bir sanat devi.

Peki Türkiye ne olacak ? Medyanın yönetimdeki üstünlüğü ne kadar devam edecek ? Bugünlerde yaşanan endemik bi olay acaba genel-geçer bir olgu halini mi alacak ? AKP'nin güvenini kaybeden kitleler kimin elinde şekillenecek? Ergenekonla sıkıştırılan sadece 30-35 kişi mi yoksa içeri tıkılan kitlelerin gücü mü ? Bu güç ne kadar kuvvetli ne zaman bu kuvvet parlayacak? Hepsinin cevabını birlikte bulalım. Kaldığımız yerden devam.

Türkiye yıllardır ABD'nin etkeninde yaşamaya alışık bir devlet bildiğimiz kadarıyla kendi kendine yeten bir ülke olmaktan 1950'lerde yine bir kriz ardından vazgeçtik. Kimi zaman kafamız attı Rusya'ya yüz çevirdiysek te rotamız yine hep ABD politikası ve ABD ekonomisi bu sebeple de eşgüdümlü yönetim olduğumuz söylendi yıllarca. ABD'nin liberalizminden hamburgerine kadar herşeyi aldıktan sonra birde bakıyoruz ki bizim büyük dev sallantılarda başımızı yasladığımız ne kendisi kıpırdayan ne de bizim kıpırdamamıza izin veren ABD ekonomisi yıllar süren savaşlar halkın itaatsizliğe yönelişi ve nihilizm-pragmatizm karışımı yaşayan halk varlığı sonucu ekonomi tarihin tekerrüründe,tereddütler içinde yeniden devletin ellerinde. Türkiye krizi henüz yaşamadı açıkçası krizlere alışkın olan halk bunu hissedebilecek mi oda meçhul (bize her gün kriz) elbette yeni kepenkler kapanacak hisseler bir uçacak bir dibe vuracak. Yönetim bugünlerde krizin çıkmaması için yeni gündemler yaratma yolunu tercih ediyor. Belki de ergenekonun nihai amacı bu olsa gerek. Burada gülüyorum bu cümleyi ciddi olarak kurmadım ama olur mu olur.

İşte yine bu gündem tartışmalarının gündem değişimlerinin geçirdiği hızlı günlerde bir olay yaşandı. Bir düello. Daha önceki yazı başlangıcımda da belirtmiştim medya yönetiminde olan ülke örneğinden ama bu kadarını ben dahi beklemiyordum. Ciddi anlamda meclis koridorlarından bir düello tüm reytinglerin önünde yayınlandı. Ben bu yapıyı incelemek için ikiye böldüm. Anayasa ve yasalarına güvence kalmamış bir ülke artık sadece ben halka bırakıyorum deme gafletinde bulunan politikacılara tutunarak başarılar getiren hükümetler, halktan gelen desteğe inanmayan bir diğer politik grup ve bunların nasıl geliştiğine anlam veremeyen hantal işleyen ve yanlış kararlar verdiğine inanılan güveni alaşağı olmuş bir adalet sisteminde tartışılan biçim. Bu ilki bizim ülkemizde geçtiğimiz günlerde yaşanan medya önü düello olayının biraz daha ağırı belki de ama yaşadığımız tam olarak buydu. Bir de diğer tür var. Politik partileri şekillerini oluşturmuş ırkçı olduğu ileri sürülen partinin dahi siyasete girerken Irkçı Parti gibi bir isimle girebildiği şeffaf bir sistemin varlığında medya desteğinde adalete güvenilen ortam üzerinden medya desteğiyle yürütülen halkın politikaya katılışını arttırmak güdümlü eğlenceli seçmen aktiviteleri. Bugün bunu en basit haliyle Almanya seçimlerinde ve ABD seçimlerinde görebiliriz hatta ABD seçimler için Youtube bile resmi olarak kullanıldı. Maalesef Türkiye'de durum bu kadar ilerlemedi ve şu an bizi olası bir krizden kurtaranda gülünecek şekilde cahilliğimiz. Krize sebep bulamıyoruz ve kriz bulamıyoruz günden güne fakirleşmemizi ise bir türlü anlayamıyoruz.
Baştan sorduk bu endemik olay genel-geçer olur mu diye. Yeni bir haber geldi. Baykal, Erdoğan'ı medya önünde tartışmaya davet etti diye. Medya adalet değildir bizlerde yargıç değiliz. Politikanın magazinleşmesi ise hiç komik değil.

Her ne yolda olursa olsun AKP resmi ya da resmiyet dışı raporlarda bir yenilgi altında olduğu görünüyor. Üstüste kaybedişler stresler ve saldırı reflekslerinin artması onları daha hızla dibe doğru sürüklemekte. Onu destekleyen kabileler ise şaşkın ve siyasetten daha bir kopuk. Büyük ihtimalle kendisine büyük payı veren aslanın peşinden gidecekler seçimlerden sonra da aslan ekmeğini yine ait olduğu yere yerleştirecek. Umudum AKP'ye zamanında oy vermiş bilinçli bir kitleninde var olabileceği umudu. Belki bu sefer varolan bilinci daha akılcı kullanabilecekler. Son ergenekon dalgasının ardından AKP sıralarından bile yükselen sesler bir yanlış gidişin habercisi son dalga ise ne kadar arkasından gülenler olsa da ilk dalgadaki gibi tehlikeli birini içeri soktu. Arkasında en az bir milyonu toplamış bir medya patronunu, yeni bir politikacıyı içeri soktu. Evet kimisi onu dikkate almasa da Tuncay Özkan kendine uygun kimliği CHP'nin köhneliklerinde bulamayanların umudu oldu ve her sözünde ve her hareketinde de bunu başardı. Satış işleminin bir dolandırıcılık olmadığını da kanıtladıktan sonra yoluna devam ederken bu seferde tutukluluk hali ve basına yansıyan bitkin görüntülerin kışkırtıcı yapısı.

Bu gece için parmaklarımda cidden derman kalmadı. Çok daha fazla ayrıntıda çok daha şeyi anlatmak için biraz daha bekleyelim. Anca farkındaysanız kızgın,kızdırılacak ve kızdırılan kalabalıklar fazlalaşıyor gün be gün. Türk siyasi tarihi yorgun binlerce dönemden geçti elbet bundan da geçecek ancak sonuçların köklü olacağına kesin gözüyle bakıyorum.

"Cehalet hiçbir zaman bu kadar cüretkar olmamıştı..."

26 Eylül 2008 Cuma

Yine yalınlığa bir yazı...


Hafif, hafif,hafif....
Hafiflik çok ağır!
"Fidelity"

Kat kat bir aralığın ardından birden çıktığınızda ne hissedeceksiniz. Kaç kat siyahtan sonra beyazı gördüğünüzde ilk başlarda mutluluk vermeyecek belki. Beyazın üstüne renkli çizimler yapıldığını keşfettiğinizde beyaz romanslar göz yaşlarınızla ıslanmış buruşmuş belki de yırtılmış olacak. Sizin için umudum kendinize yer ayırıp herşeyi kendi elinizle tekrar karartmadan hayatın resmini çizebilmek süreniz bir ömür. Modeliniz gözyaşları.

Sonra platonik damlalar gelecek eskimiş ve yaşlanmış hisseden beynimize, belki yine bir pürüssüzlük kaplayacak aşk sanacağız gene o bulanıklaştıran gözlükten gözükenleri. Son bulanıklıksa gözlüğü çıkardığımızda gözyaşı damlası olacak belki yine. Platonik damlalar güzeldir derim yine ben Platon'a göz kırparak. Sonucu olmadıkça güzel bir serüvendir onu yaşamak. Hem acı verdir kıvranma vardır hem mutluluk vardır gerçekten sonu gelmeyecek bir sevginin kalbe doluşu vardır. Hayata dair ne kadar çok şeyler yazıyor insanlar. Bunlardan biri olsam yazsam yazıtlarımı kim okur diye merak etsem... Kendime yazıyorum yine farkındayım...

Estetik,simetri,pürüzsüzlük birer kutsallık hayatta... Şşşş sessiz ve yavaş yürü hiçbirşeyi yerinden oynatmadan bozmadan çizmeden karalamadan yürü,... yürü ve geç hayatımdan...

23 Eylül 2008 Salı

Makul olun güzel oluyor...


Hadi bakalım...

Yoğun bir gün değildi hatta istediğimce yaşadığım güzel bir gündü dahi denilebilir. Hastayım, yorgunum ama kırgın ya da kırılgan , üzgün ya da üzmeye yönelik bir durumda da değilim. Aksine iyiyim olabildiğince. Hatta bugün politik bir günümdü birazda sabahtan akşama dek daha önce hiç tanımadığım insanlara karşı kendi görüşümü kabul ettirmek için savaş verdim. Ve sanırım kesin bir şekilde söylemeliyim ki bunu başardım hemde hiç hata yapmadan. Derim ki ilk önce gözlere bakın ve mümkünse bu haldeyken gözlüğünüz gözünüzde olsun. Tavsiye...

Yeni furyaya henüz dahil olmadım. Belki de teknolojik kişi ünvanımı da kaybedip daha sosyal bir hayat kazanıyorum ama evet daha çift hatlı bir telefon sahibi olmadım. Bugün deneme fırsatım oldu sevmedim. Şimdi bi i-mate Pda bi biricik C55im var yanımda. Ve yıllardır özlediğim güzellikteler... Sessiz ve sakin. C55 sanırım bugün yerinden bile kıpırdamadı. Özlediğim hayal ettiğim buydu güzelliği tadabileceğimden emin değildim. Evet güzel bir duygu. Yalnız kalmak, kendinize vakit ayırmak bence bu hepimizin ihtiyacı olan bir duygu.

Makul olmaya çalışıyorum. Dün birazcık iyileşeyim bisiklete binerim oh oh gezerim dedim. Bugün kısacık bir arada hemen değerlendirdim bunu. Mükemmel :) Makul olun yaşam böyle güzel...

not: Merak etme yazmayı bırakmak düşüncelerimde değil. Sadece kafa dinlemeyi biraz abarttım.

Nereye gider yollar ?

Yazamıyorum...Kendim için bile....Hey!! . O da ne ???

18 Eylül 2008 Perşembe

Kırmızı Tospaa


Ne kadar zaman geçti mutlu olmayalı. Bir papatyanın açması süresince sanırım. Zaman kavramım böyle bugünlerde papatya açasıya DVD yazasıya... Fırında kurabiye pişirirsem bir gün onu da zaman kavramıma alacağım. Ama güzel bir gecenin sonu için tospaanın sahibine teşekkür ederim. Yazmak istememiştim bu gece ama mutlu olmaya karar verdim.

Teşekkürler.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Yeniden Dene...???


Yol...

Artık bir yaşam şekli gibi görünmeye başladı yollar gözümde.

Her çizgide bir anı bırakıyorum otobüsün uyumaya engel düzeninde. Farklı anıları siliyorum aklımdan her mola yerinde. Zaten artık hiçbirşey eskisi gibi canlı değil. Hatta renk bile hatırlamıyorum yollarda geçen zamana dair.

Eskiden sorardım kendimce televizyondaki siyah-beyaz filmleri gördükçe, hayat siyah-beyaz mıydı o zamanlar ? Galiba bunun cevabı evet. Siyah- Beyaz dışında renk yok hayatımda. Hatta rengi kaçmış bir televizyon gibi siyahın tonlaması da yüksek artık hayatımda.

Yol yapıştı üstüme..Fakat yakışmadı gereğince. Hala küçük müyüm ? Hala çocuk muyum bir yerlerde? Kopyalanabilir miyim acaba istesem, yeniden yaratabilir miyim kendimi ?Çok özledim eski renkli beni. Yol var üstümde ben onun üstünde gittiğimi sanarken...


Burada bitsin mi hikaye
Başlasam mı yeniden her şeye
Yine tanrı mı olsam
Yaratsam mı kendimi
Ateşle havayla suyla mı
Yalnız eniyle boyuyla mı
Neyle kursam
Boş mu versem tanrılığa
Bir başıma otursam
Ne ateş ne hava ne su
Ne en ne boy
Ne Habil ne Kabil
Ne soy
Ne ben ne tanrı "

Bülent Ecevit

16 Eylül 2008 Salı

Sahte Dudaklarda, utanmaz gülüşler...


Evet, geri döndünüz...

Utanmadan, çekinmeden , arsızca...

Dönüşlerinizin yarattığı o anlık "ne?" cümlesi bir kaç saniyelik içimde tıkılı kaldı. Bir süre sonra da söylemek anlamsızlaştı...

Geldiniz,

Tekrar, aynı yüzle , aynı huylarla...

Değişimden söz etmek mümkün değil sizin adınıza farklılık yaşamınızın sadece kahpe geçinen anlarında. Utanmadan yaşadınız bu sahteliği ve utanmadan kurban ettiniz ruhlarınızı arsızlığın tanrısına. 

Bu yazı kadar değer bile çok size. Kendi zehrinizde yok olacaksınız bunun bilinciyle yaşamanız dileğiyle....Sahte gülücükler dudaklarınıza yapışmış. 


Neredeyim : Yine Ankara çok kalmamak gibi bir düşüncem var. Buralar çok değişmemiş hiçte özlenmemiş yerler.

Nasılım : Şaşkın, gerçeklerden haberdar.

Ne yapalım : Yaz bitti, 12 puntolu yazılarınızın arasına mutlu bir dönüş için elinizden geleni yapın.

14 Eylül 2008 Pazar

Tesadüfen doğduk.Mecburen yaşıyoruz...


Dur dur dur...

Geldiğin yerlere benzeme burası nerden geldiğini bilmiyorsan bile bilnçsizlikten bile kötüdür burası.

Hiç içine aldı mı ki bu dünya seni içine.

Tahmin etsene aynı yıl içinde uzaklardan geldiğin arkadaşlarından kaçı satacak seni kaçı öldürecek kaçı senden medet umacak veya yaralayıp bir sokak köşesinde bırakacak.

Bir düşünsene kuracağın hayalleri, en genç zamanlarında izlediğin hayallerin sadece o kutuda kaldığını anladığında ve bir gün bu hayallerinin suya bile düşecek gerçeklikte olmadığını anladığında ne kadar kırılacak o galbin.

Dizlerin kanadığında bir damla akacak yaşın, gözlerini hissetmeyeceksin ilk canlı varlığın uykuya dalmasıyla bir daha uyanmayacak olduğu gerçeğini tattığında.

Dur dur dur...

Gelmek için erken dönmek içinse çok geç...

İyi bakalım büyü. İlk öldürücem kendimi dediğin anda gülüşmeleri duyarsın uzaklardan ve hayır, orda bir hata yaptın kötü de olsa seviyorsun yaşamı.

Mucburen, meeecbuuren mecburiyetten de olsa ömrün tadacak en güzel duyguların ardından gelecek yegane büyük acıları. Acılar büyütecek varlığını ama sen küçük kalmaya özlemle hiç büyümemiş olmayı dilerken bulacaksın kendini bembeyaz saçlar içinde.

Gel sende gel...Dur dedim dinlemedin ya... Zor da olsa tesadüfen varlığını adadığın hayatta mutluluğa erişeceğin günleri bulmak adına inadına yaşam deyip mecburiyetten yaşayacaksın...Bir yandan da alışacaksın yaşamaya herşey çok gerçekçi olmasa da...

13 Eylül 2008 Cumartesi

Sizin hastalığınız bu,

"İlgisizlik,
Sizin hastalığınız bu,
körsünüz sağırsınız,
Hepinizin, propogandalarıyla gözlerinizi boyadılar."
"La Finestra di Fronte"

Karanlıklarda hapsolmuş ruhlarınız ve birbirinizi katlederken aydınlanmış karanlığınız varlığınıza mese yapmışsınız duyguları. Bakmadan kara tahtada yazanlara fikir sahibi olmuşsunuz bir anda gelecekten kalacaklara. Geçmiş duygularınızı etkileyememiş hep bir istek hep bir yakarış hep bir "hadi ya" doldurmuş içinizi. Bol ünlemler katmışsınız hayatınıza. Ve noktalama işaretlerine ihanet en çok ınu sevmişsiniz virgülle devam edecek bir yazıya onunla son verirken. Son verişler almışsa da hayatınızı bir ilkokul çocuğunun ki kadar bile sürmemiş yalan özürleriniz. Hayatı günlük yapraklarından ayıramamış. Yakarak yokedilen zamanlara inanmışsınız. Gözler karanlık saçlar karanlık ve karartmışsınız içinizdeki yeşilleri gökyüzünün mavisi gözlerinizide morarırken. Havaya siyah dumanlar saçarken bacalar evlerden.Karmaşada siyah bir düz, metalde çürük bir boyalı parça, hoş ışık oyunları oynayan delinmiş ozon...

Siz yoksunuz belki de... Varlığınıza inanmadığınız yerlerde dolandığınız gibi hayal ettikleriniz de biraz kendini beğenmişlik belki de . Yazara da konuşur eleştirir diye beklerdim bir süre belki de. Ama yazım sonlarını vururken kıyılardaki dalga kıranlara farkettim de böyle bir çabayı bile beklemek çok olur sizden. Eleştiri değil yergi, söz değil küfür, arkadaşlık değil mezar bekçiliği olun ancak yapacaklarınız.

Hayattan her şeyi beklerim kötü haberleri daha çok, tüm kötü haberler adıma postalanmış iadeli taahütlü bir pul var üzerinde beni bulamayınca geri dönüyorlar....

7 Eylül 2008 Pazar

Bir varoluş biçimidir....


Hayat beni öyle özledi ki saçma saçma konuşmaya başladı...

Anlaşılmaz olup Televizyon ekranlarına çıktı...Kapattım...

Hayat ölüm olup gözükmek istedi...Cesaretim yok dedim...

Sevda olup pencereme geldi... Duvarlar yokken pencereler gereksiz dedim... Gitti...

Bu akşam belki farklı olur dedi. Sabahı iple çektim...

Hayattan kaçılmaz dedi... Olduğum yerde durdum yakalayamadı.

Gözleri kıpkırmızı karşıma çıkıyor herşey, herşey daha bir anlam kaybediyor ben anlamlanırken. Ne yapacağım, ne için yapacağım sanki boş bir eylem benim için artık. Eski dostlara baktım da çökmüşler değişmişler... Hayat dedi ki tanıyamazsın. Benim eserim...

Anladım ki hayata gülmeyen ondan kaçan ama eninde sonunda ona teslim olanların hali bu oluyor. Dağılıyor yıkılıyor ve hayatın ona biçtikleri rolde yaşıyorlar. Hemde nasıl biliyor musun ? Bahaneler üreterek. Bu böyle ama zaten ben buna uygunum diyerek.... Yazık olmuş anlayacağın..

Şimdi Cd-Rom'u açtığımda karşıma çıkan,

Eski kitaplarımın arkasında saklanan,

Anı olup duvarıma yapışan,

Arkadaş olup yanımda duran,

Ve bütün bir çoşkusuyla beni kucaklayacak olan bu yaşam benim!.

Yaşam, hayattan kaçma biçimidir. Tuna, bu sanatın farkına yeni varmış olan birisi.... Artık biraz daha güçlü... Doğarken de tek başımaydım, bir kere başardım yine başarabilirim. Evet...