3 Aralık 2008 Çarşamba

Yürümek Zordur...

Saçlarım…


Karmaşık, dumanlı, ruhum gibi…

Ankara’nın tozundan dumanında…


Zihnim…


Bölük zevklerin odağında…

Yıkılmış, düşmüş bantlarla yapıştırılmış…


Avuçlarım…


Allara bulanmış her mutluluğu yakaladığında

İpuçları kesmiş parmaklarını…


Dizlerim…


Çocukluğumdan beri sinirli bana

Hep yaralı, hep kaçarken üzerine düşülen…


Düşmüşüm, yıkılmış yere açar açmaz gözlerimi kalkmışım ayağa denge kavramına ithafen yazdığım her satır yerlere fırlatmış beni. Övgüler boşa savunmalar ise çaresizdi parmaklıklar ardında hükümlerin altında. Fikirlerim kâğıtlarda esir olmuş metin avcılarına cadılar yakılmış alevlerinde, kimse anlayamamış düşlerde kâğıtlarda senin olduğunu. Yağmurlara saklanmış gözyaşlarım, minnete minnet duyar olmuş düşmüşüm bir soğuk sığ kuyunun içine… Çıkarmışlar sonralarda beni henüz yaşamım tamama ermeden… Her yanımda kırıklar, yıkıntılar, ezilmiş çarpılmış kemiklerim, başım dönüyor tutamıyorum ayakta kendimi, gözlerimi açıyorum… Islanmak değil bu sırılsıklamım… Üstüm başım aşk içinde…

2 Aralık 2008 Salı

Dialektik kovalamaca



İşler iyice değişti...

Var olan dünyam biraz farklı biraz komik şimdilerde...

Yüreğinden bir türlü çıkaramadığın gerçek gülüşü senden beklemiyorum bile... Ama seni özlüyorum....
Açıkçası renklerinden de sıkıldım, ama alışılagelmişinin bir yanlışla değişimi hoşuma gitti hatta çok güzel oldu... Çevrenden hoşlanmıyorum, konuşmaların ise sıkıcı.... Ama muhabbetlere bayılıyorum, hepside çok iyi insanlar... Silik bir karakter olduğun geliyor aklıma, farkındayım ki güçlüymüşsün biraz uzaktan bakınca, sonra bakıyorum karınca bile kimi yerde daha güçlü... Herkese senden bahsediyorum belki, sen sen olmuyorsun senden kaçıyorum bir iki laf etmek istemediğimden.
Sen beni farkedinceye kadar ölmüş olmayı diliyorum, ama yarın bana sırılsıklam aşık olman bence çok güzel olurdu.
Oyunlardan hoşlanmıyorum ama hayatın oyunlarla dolu olan yanında zorluk seviyesinin yüksekte olması ayrı bir zevk.

Sen olmamaktan bahsediyorsun, varlığına aşıksın ben varlığımı yiyorum, ölmekten korkuyorum...

Bu dünya çok güzel ve bir o kadar da sinir bozucu... Nil güzel bir o kadar kızgın...

22 Kasım 2008 Cumartesi

Evrende dört...üç...iki...ben...

“Belli ki evren sana ellerini varlığını unutturmuş... Oysa sen karanlığa uzanıp onu tek bir hareketinle yok edecektin...”

“ Le Moi”

Koskoca binalar kocaman bir dünya kocaman bir evren. Ben bunlar arasında ne kadar minyatür ünlü düşünürün dediği karıncaların hareketleri derecesine küçüğüm. Kişiler arası politikalarım aşklarım öğrenip öğrettiklerim birlikteliklerim yalnızlıklarım sesim soluğum evrene dair mini dünyada yaşadığım kırgınlıklar sevinçler onlar da ne kadar küçük aslında. Oysa ne kadar büyüktüm ben kendi dünyamda... Bunu fark etmemeliydim.


"bilmezler yalnız yaşamayanlar,
nasıl korku verir sessizlik insana;
insan nasıl konuşur kendisiyle;
nasıl koşar aynalara,
bir cana hasret,
bilmezler."

Orhan Veli


21 Kasım 2008 Cuma

Bilerek ya da bilmeden yağmurlara...

Yürüdü...

Ve Durdu...

Uçsuz bucaksız sonsuzluğa karşı mavi gökyüzüne baktı gözlerinin mavisinden. Sararmış yorgun geçmişini buldu uçları kirik saçlarında.Onlar uzadıkça ömrü tarihini yazardı, saçlarına. Uzadıkça onlar, ömrü kısalırdı, daralırdı zamanlar ve yetişmezdi zaman güzel aşklar yaşama zamanlarına.

Aradığını bulamayacağını bilerek ya da salt öyle düşünerek ona ait olmayan aşklarda, ona ait olmayan tenlerde, ona ait olmayan ses tonlarında tüketti saçlarını...

Olmadı...

Gülümseyen yüzüyle hapsetti kendi çaresini yine kendi içine. Ağladığını fark edemezdi, yağmur altında kalmış yanaklarından, yaşlar süzülürken. Bir kedi uzaklarda bir arabanın üstüne zıpladığında anlayamamıştı ya arabadan aniden yükselen sesin anlamını, onu da anlamamıştı birçoğu ve o da anlamamıştı birçoğunu…

Yaşlar yağmur, hüzünler umut, kötülükler traji-komikti ve o bir buğulu camdan gülümsüyordu dışarıdaki fırtınayı izlerken içindekine aldırmayarak. Gizli saklılarda aşktan korkan aşka aşık fısıldadı onun duymaması için çabalayarak “Sevmiyorsan yaşamıyorsun ki, sevmiyorsan duymuyorsun ki, ağlaman bile ağlamak değil duyguların sadece aklında değil ki...”Saçmalanan duyulara, duygularını kapattı.

Gözlerini kapattı bir damla dahi yaş düşmedi yaslar ardından...

Başını kaldırdı göz kapaklarına hızlı bir yağmur çarptı, aniden kapanan gözler bir daha inatla açıldı...

Biraz hissetti teninde güveni. Sonra tekrar yürüdü...

16 Kasım 2008 Pazar

Sözde politik Sosyal Genç


Yazılarımın çoğularında ideolojinin ve bunların şekillendirdiği topluluklardan söz etmişsem de gayet büyük bir kalabalığı atladığımı farkettim daha doğrusu arkadaşım tarafından farkettirildim.

Öncesinde köhnelik ve yobazlık kelimelerinin her geçtiği yerde '1000 yıllık geçmişi var bu yapının' derdim ancak bu tahminlerin ötesinde yaşı Türk tarihiyle birlikte sunulacak bir olgudan söz edeceğim. Yönetim geleneklerimize yönelik eleştirilerde de daha öncesinde belirttiğim gibi merkezci ve partizan bir inancımız var yönetim konusunda. Bu açıdan da Machavelli'nin 'yönetme erdemi'ne değindiği çağlardan kopamadığımızı görebiliyoruz. Seçimlerin televizyon başında bir Eurovision heyecanı benzerinde takip edilmediğini söyleyebilir misiniz ? Ya da nüfus sayımlarındaki gibi bir heyecan mı kaplıyor içinizi seçime giderken. Bir de bunu deneyelim hiç denemedik diyenlerden misiniz ? Apolitizme hoşgeldiniz.

Türk insanı tanışmak ister, tanıştığında karşında boş bir adam yok imajı vermek ister. Peki okumaktan hoşlanmayan yahut bildiği şeyler sağdan soldan duyduklarıyla sınırlı olan insan ne yapar ki ? İşte bu da bizim ikinci tanımımız 'sözde politik'. Türkiye'nin yaşamında belli olguları çok sık yaşar olduk ama bunun en keskin ve Türkiye gerçeğine uyumlu hale gelmiş şekli sağ-sol çatışmasıdır. Sağ ve sol birbirlerinden hemen hemen kesin çizgilerle ayrılabilmişlerdir bunda her ne kadar holigan gibi parti tutmak deyimini kullanmak için can atıyor olsam da sol kesimin ayrılıklarının bilgisel sınırlarda olduğunu kendi içinde bile paramparça oluşundan anlamak mümkün. Yöneticilerin ya da devlerin yaşamına ilişkin çok şeyden bahsettim çok şeyde biliniyor diye düşünüyorum. Dönemimizin sosyal olayı ise AKP. Her ne kadar 'Türk siyasi yaşamında ideoloji' serimi tamamlayamamış olsam da belirtmeliyim ki AKP birçok yönden Türkiye'de talihsiz binlerce kayıp verdirmiştir. Ancak bir yönden de bizim gençliğimizi aktivist yapmıştır hem de nasıl. Siyasi kimiğin tek belirgin olduğu ortam ise ebenizi daha bulabileceğiniz facebookta en fazla “idda ediyorum ki” başlıklarıyla yaşam ve kimlik bulabiliyor. Bir siyasi oluşuma “Join Group” ile katılabilir kolaylıkla X adlı zattan nefret eden bir çok insanla tanışabilirsiniz. Meclisimizin yaptığı kalitesiz siyasetlere nazaran üzülerek söylenmeli ki facebookta yazarak iyi bir aktivist olabilir. Demir Kıratın dizginlerini eline alan birisi sayılabilirsiniz.

Dışarıda ise bizi bekleyen şeyler çok daha karmaşık ve komik. Birisi çıkıp sağ ve sol Amerika'nın oyunudur kanmayalım diyecektir. Onlara şunu hatırlatın 'sağ - sol elele tam bağımsız Türkiye 8. Filo defol' pankartlarına ateş açan sağ gruplar. Türkler hala doğaüstü olaylardan hoşlanan ve hafif gizem ve uç noktayı seven bir yapıya sahip. Sanırım bu konuda Freud açıklaması id'i yoğun toplumuma çözüm olacaktır. Radikal dinci bir grubun sakin bir ildeki olağan çay muhabbetleri sırasında şu tip bir muhabbet geçti.

- Geçen bu gominizlerin toplantılarına katıldım sırf onları deneyim istedim. İçlerinden uzun saçlı sakallı biri çıktı aranızda dedi bakire olan var mı dedi. Hemen bir iki kız ayağa kalktı. Saçlı sakallı baya kızdı siz bizim davamıza hakaret mi ediosunuz çabuk halledin bu meseleyi dedi.

Türk siyasi yaşamında rastlanan bu olaylar komik olmasının yanı sıra hayal gücümüzün de genişliğinin güzel bir göstergesi. Amerika'da seçimlere gitmemek politika dışı kalmak değil seçimlerde temsil edilmediğini düşünerek protesto etmektir. Türkiye'de ise buna yönelik bir taraf var. Bugün sağa sola baktığınızda 2 kişiden biri AKP'ye oy vermiş olmalı 'Allah Allah bizim kontesi kim öptü' tarzı diyaloglar oluşuyorsa zihninizde dün AKP'ye oy verip bunların hepsi dış mihraklar bunlar, mahfetti ülkeyi, Atatürk olsa şimdi başımızda gibi klişelerle yaşamına devam eden canım Türk apolitiğidir.

Televizyon karşısında küfür etmekten bu seviyeye gelen yapımız artık kendi politik kimliğimizin önünde engel koymaya çalışan sağcıyım solcuyum dersen düşmansın sen denilen. Bilinçten okumaktan hatta çoğu zaman karşıdakini dahi dinlemekten aciz olan kısmın savunusudur. Denir ki bilinç önce insanın başını karşındakine karşı eğmesi dur bakalım ne diyecek demesine bağlıdır. Bu durumda da aciz olan sizler gibi sosyal olma çabasında ki bilinçsiz gençliktir. Süleyman Demirel'in tahtına oturmaya adaysınız kabul ancak onun halk karşısında ki ikna edici konumundan dahi uzaksınız. Sanırım bunun da ismi yüzeysellik. Keza herşeyi iyi bilen bir insan olmayacağı gibi biliyoruz ki herşeyi bilmeyen insanlar da değilsiniz.
Taha Akyol sayesinde bir kısmı aydınlanmış bir yapı var 'Ama hangi Atatürk' kitabında. Bir bakıyoruz en berbat eleştirilerin sahibi her sözünü desibeli iki karış yukarıya adım atmış sesiyle 'ne mutlu Türküm diyene' olarak bitiriyor sözlerini. İyide Kemalizm öyle herkesin olabileceği kadar salak bir ideoloji değil ki.

Yurdum 'sözde politik' gençliği bi susun ya.

Günümüz Türk Siyasi Yapısında İdeoloji -3-



Youtube'un kapatılıdğı günlerden birinde öğrenmiştim, sanırım o sıralar aday sayısı henüz ikiye inmemişti. Takip eden günlerde de sürekli bir şekilde tüm yabancı sitelerde bunun tartışması yapılıyordu. Aradan geçen zaman bir çok değişim geçirdi bunları Türk basını da hızlı ve biraz geç izlemeye başladı. Ancak olanları hepimiz biliyoruz. Barack Obama, Amerika başkanlık koltuğuna oturdu.






Snoopy izlediğim dönemler politik kimlik kazandığım en azından politikayı tanıdığım dönemlere rastlar. Oradaki inceden Amerikan tarihi oluşturma çabalarını sezebiliyordum. Yine George Washington, Abraham Lincoln veya John F. Kennedy gibi liderlerin isimlerinin önemini ve ABD tarihindeki saygı duyulacak tarihlerini biliyorum. Amerika'nın şimdilerde yıkıldığı söylenen,daha doğrusu öyle olması ümit edilen yapısını inşa eden temel liderler bunlar. Peki Barack Obama o büyük kayadan oyma büstlerde yerini ne kadar alabilecek ?






'I have a Dream' denilmesinin üzerinden çok uzun yıllar geçmedi, yine bir Martin Luther çıkmış ve Avrupa'da isminin heyecanı geçmemişken Amerika'da bu sözü söylemişti. Birisi Avrupa'yı dogmadan bağnazlıktan kurtarmıştı diğeri ise Amerikan halkının iç çekişmesinde fikirsel öncülük yaratmıştı. Barack Obama başkanlığıyla birlikte bir rüya gerçek oldu. Farkındayım Amerika'da halk bir anda birbirlerine çiçek veren bir toplum yapısına gelmediler elbette. Bunu da bana hatırlatan yine bir arkadaşım oldu. Obama başkan oldu peki şimdi bir zenciye kızını verecek misin ?. Evet sanırım Amerika'da işler böyle yürümüyor kızlar yine istedikleriyle evleniyor ve aileler liberal yapının gelenekleriyle çokta fazla ses çıkarmıyorlar. Zamanla oluşacakları bilmiyorum ama tahminlerde bulunabilirim.




Türkiye ABD'de bir siyah başbakanı çok fazla yadırgamadı. Hatta Türkiye aleyhi konuşmuş olsa dahi yine de kısmen anlaşılır bir yakınlık hissetti. Bugün bir çok siyaset bilimci söylemlerin içinde bariz "sosyalist" ibareler olduğunu söylüyor ve ABD'nin ekonomik krizin ardından kapitalizmi tam anlamıyla tamamlayarak sosyalizme geçmiş tek ve başarılı devlet olacağını söylüyorlar. Bu uçuk siyaset bilimcileri kutluyorum ve ne kadar bilim adamı da olsalar sosyal açıdan olaylara bakamadıklarını düşünüyorum. Neredeyse kurulduğu günden beri liberal ve kapitalist politikalarda büyümüş bir nesli. Şimdi hiç alışık olmadığı bir düzene bağlamak ve böyle böyle olunca bu olur demek sanırım yapılabilecek en büyük yanlış olur. Alternatif tarihi severim bu alanda Türkiye'de her ne kadar çok az sayıda eser verilmiş olsa da Turgut Özakman'ın "1999 Atatürk Yeniden Samsunda" kitabı bence aralarında en iyisi. Tayyibin sosyalizmi getirebileceği kadar uçuk düşünceler üzerinden gitmesem de Sovyet Sosyalist Amerika teması renkli bir yazın dizisi yaratacaktır. Olaya Türkiye yönünden baktığımızda ideolojinin kökenlerinin okyanus ötesi Amerika kıtasında yapan bir sağ görüş çizgisinin orak ve çekiç ile kurt figürünü nasıl birleştirecekleri merak konusu. "Başbuğ Lenin" gibi sözleri duymak içinse sanırım hazır değilim.


Kurgu bir yana Türkiye Obama'ya çok şaşırmadı kabul edelim. Amerika ise daha adaylığa yükseldiği an şaşkınlıklarını ciddi bir şekilde belli ettiler. Peki Amerika ve Türkiye bu kadar abi-kardeş baba-evlat, amerika-küçük amerika düzenindeyken nedir bu farklılık.... Dış mihraklar mı ? Daha fazla gülmek yok...




19. yüzyıl değil ama 20. yüzyıl ciddi anlamda etnik savaşların dönemi olmuştur. Bunlardan biriside Amerikan iç savaşı. Toplum gayette belli olabilen fiziksel hatlar vasıtasıyla tami bir kampa bölünmüş. İnsanlar silahlı eylemleri normal karşılar hale gelmiş. Okullara alınmayan siyahlar, Avrupa gibi kirli tarihimiz yok diyen sözde bir Amerikan rüyası. Şimdi günümüzde etnik ayrışmaları ve demokrasiyi kendi kafasıyla yorumlayan Amerika, İrlanda gibi bazı ülkeleri rahat Akdeniz milletlerinin başına musallat olan fikirleri ve ayrışmaya yönelik tavırları desteklemeye başladı. Kendi kritik örneğinden yola çıkarak sanıyor ki İtalya ya da Türkiye'de de en az Amerikan iç savaşı gibi bir etnik ayrım mevcut. Sokaklar kan gölü her gün çatışma silahlı eylemler vs...vs... Sen yapmışsın Coni'ye Uyar mı Ali'ye Veli'ye, tanımı her ne kadar ciddi içerikten uzakta olsa manayı tam karşılıyor. Türkiye'de dönemin gazetelerini incelediğimde hiçbir şaşkınlık belirtisi görmedim etnik köken farkı olan bir başbakan ya da Cumhurbaşkanı seçildiğinde. Bunun adı hoşgörü değil Türkiye'de bir hoşgörü kültürü olduğuna çok fazla inanmıyorum, bunun ismi sadece rahatlık ve umursamazlık. Ekrana yansıyanları gördünüz insanlar oy atarken nasıl heyecanlılar. Türkiye'de geçerken uğradım tarzı bir gelenk seçime gitmek. Beş senede bir ülkeyi biraz olsun bize bırakıyorlar...Sözde...




İşte yine bu rahatlık ve rahvet ortamında gündem Türkiye'si bir süre Obama'nın başkanlığına sevinen köylülerle ilgilendi. CHP'de giderek daha ikinci plana atılan Kemal Kılıçdaroğlu yeni belgeler ve iddialarla ortaya çıkıyor olsada dürüst politikacıdan canı sıkılan halk ve partisinin üst kadrosundan gelen baskı bu adamı da yıldıracak yıldırmak üzere. "Mustafa" filmine dair konuşmayı bile istemiyorum keza sırf anlatılan yalan sahnelerle yeni bir film dahi yapılır, yoksa iki tane mi yapılır?. Ergenekon soruşturmasının asıl önemli zamanları gelmedi, bir nevi Menderes davasına benzer bir hal aldı. Kasıtlı olup olmadığını bilmesem de sessiz sedasız Hüseyin Üzmez'i salan yargımızın bu insanları da sessiz sedasız içeri atacağına eminim. Günümüz yargısı "insan"ları içeri sokan, "Üzmez"leri topluma katan bir yapıya kavuştu artık gözümüz aydın.




Eleştirel yazmak istemiyorum belki de bir çok yerinde defalarca oynama yapacağım yazımda çünkü bu serinin biraz tarafsız bakan bir yapıda olmasını istiyorum. Ancak kendi içinde dahi eleştiri gören bir hükümet bir halk ve bir oyun içinde yaşarken sanırım bunları söylemek sorun olmaz. Tek emelim çok aşırı değerli başbakanımdan yazıma bir yorum almak...Evet evet...Sevsinler beni...

13 Kasım 2008 Perşembe

Tuna'ya Önemli Not

Kendine gel !
Sen, kendine , kendine gel...

Haddini Bil!
Sen, haddini ,haddini bil...

Ayrıca : Sınırlarını da bilsin seviyesini öğrensin...

Rahatsızlık verdim bir süre affola....

Siz beni o mu sandınız... Bu büyük bir problem...


Gülümseyen ben değilim... Önce bunu bilelim.

Yalnızlığını ardına almış birinden fazlası da değilim. Gözlerim de kurumuş tüm duygular fazla protein oranlarından utanıp gizlenmişler göz kapaklarımın ardına. Aşk bana gelip gider olmuş. “O gizem” gözlerini açıp bana bakmamış hiç. Bir umut adıyla uyanmışım sonra her gecen dakika daha da yalnızlaşıp utanmışım kendimden. Saklanıyorum bende duygularım gibi karanlıklar arasından gecenin içinden hayatin bile adımlarca uzağından yazıyorum yazılarımı. Zaman benim çok gerimde kalmış. Terk etmem, gitmem, uzaklaşmam gerek ama 'O' olmasa acısı ızdırap, mutluluğu dünya kadar.

Ama öylesine yalnızım ki o da yok kimse yok. Kendim ve kendimden başka…


11 Kasım 2008 20:52 Tarihli Yazım...

Edebiyat'a Dair...



`Baki bu gök kubbede hoş...'



Gecenin bir körü yine camda onca temizliğe rağmen tozlar, tozlardan parlayan sari güzel ışığın uykulu gözlerime çarpıp seni düşündürdüğü bir gece...



Bunun ismini koyamam utanırım, sevdiklerime bir daha bakamam ki itiraflarımın ardından. İtirafımı kendime dahi yapamam. Bundandır bilirim kalbimin nedensiz atışı, zihnimin göz açıp kapayıncaya kadar darmadağın oluşu kayıplardan mutlu çıkışım mutluluklardan korkuyla bakışım. Sonu nereye varacak ki diyesim yok bugün bu sefer olmayacak zaten.



Hayatin seferlerine her binişimde ineceğimi bilirken bu sefer yollarda giderken ölmeyi diliyorum. Yol yapıştı üstüme… Bitmek bilmez, siyahlar arası çizgilerde serüvenim...



Evet, bunu biliyorum.



Açtım gözlerimi eskisinden iyi görüyorum lütfen bir kez olsun sadece tek sefer olsa gözlerim insin gökyüzünden yıllar yılı kovalayabileyim ömrü peşinde. Bulduğumda ya toprak altı geç kalmışlığımı yasayayım ya da... Ya da... Olmayacak işler peşindesin Tuna...



Biliyorum... Yine olmayacak isler peşindeyim... İyi geceler dünya...






11 Kasım 2008 03:42 Tarihli yazıdır..





Not: Bu yazı da bana ders olsun. Yazının da fotoğrafın da anlamı bende saklı lütfen...



10 Kasım 2008 Pazartesi

Yitenlerin bıraktığı eksiklikler...İlk değil ki...


Bu eksiklikler ilk değil ki....


Gerçi ilk zamanlar artık pek aklımda değil büyüyor olmalıyım. Günümüzde "insan Atatürk" tartışmaları yeni başlamış olsa da Atatürk benim yetiştiğim çevrede ikinci babamdı. Öylesine yakın öylesine birlikteydik yani.

Belki de bu yüzden yadırgamamıştım Komser Şekspir'de "Çok yalnızım be Ata'm" diye Atatürk'ün büstüne yakaran Kadir İnanır'ı.


Ama dedim ya bu eksiklikler ilk değil. Her 10 kasımda sessizlik ve uğultularla anılan Kemallerin sayısı giderek arttı. Benliğime vuran ilk görüntü ise sanırım Uğur Mumcu. Patlamalar bir keskin kalem bir kırık gözlük. Selda Bağcan'ın ardından yaptığı şarkı hala kulaklarımda. Ya Ahmet Taner Kışlalı ? Ya benim daha aklıma gelmeyeneler? Bugün aslında birçoğunu andığımız bir gün . Hani denir ya "...Atatürk ve silah arkadaşları adına..." diye. İşte cevap bu.

Bu savaşaın meydanlarda yapılmayanında bu silah arkadaşları vardı onun ardında. Hepsini bitirdi küstürdü yok etti benim ülkem.


Şimdi düşünülenler gerçek değil, yapma teoriler ütopyadan öte değil, tartışmalar gerekçesiz ve doğrulara yakın değil. Ama yitenler gerçek, yitenlerin ardında bıraktıkları gerçek, yitenlerin yazdıkları gerçek,yazdıklarında anlatılan ülkem korkunç biçimde gerçek, hayatları ve hayatlarının sonu tümüyle gerçek. Gerçek...Gerçek... Can yakıyor değil mi ?... Yakmalı...




Yalın bir şekilde özledim seni Ata'm. Gel diye yakarmam kızarsın bilirim. Yolunda olduğumdan eminim, başaracağımdan.... bilmiyorum ama denemekten fazlası bekliyor beni... Ama özledim...

7 Kasım 2008 Cuma

Mustafa'dan Kemal'e...

Özür dilerim Can Dündar... Ve Teşekkür ederim Can Dündar.


Utandım... Bir daha yapmayacağım bir yanlış yapmış olsam da, birilerinin gazına gelsem de , basının en güvenilirlerinin sözlerine avlansam da her ne kadar binlerce bahane edinsem de aklımca. Utandım... Bir sanatı yerinde görmeden ,duymadan ,düşünmeden eleştirdiğim için utandım. Bir söz vardı ingiliz bir gazetede çıkmış olmalı aklımdan uzun zaman boyu nedensizce silemediğim. Media :Let's watch them, how they govern you! (Basın : Sizi nasıl yönettiklerini izleyelim!).

"Mustafa" filmine gittim. Ön yargılarım ceplerimden taşıyordu o güzel arkadaş ortamında oturacağım yeri sessiz sakin söylenebilinmesi muhtemel bir yerden seçtim. Olmadı... Hatta hiç gerek kalmadı. Şok olmayı mı bekliyorsunuz? Film dilerdim ki daha uzun olsaydı ama kendi kanaatimce mükemmeldi.

Mustafa Kemal; karıya kıza düşkün biri olarak gösteriliyor dediler.

Filmde gördüğüm mükemmel mektuplarda süren yine mükkemmel bir aşktı. Madam Corrine, Atatürk'ün batıya açılan özenti değil bilinçli Avrupa örneğiydi ama kesinlikle birçoğunuzun sapık fantazmalarında yürüttüğü türden aşklara benzemiyor bile. Sevgili eleştirenlerim o mektupların bir cümlesine sizin hayal gücünüz bile yetişemez....

Atatürk her gece bir büyük rakı deviriyomuş odasında yalnız içiyormuş....

Filmde bu tip bir sahne yok. Aynı zamanda cümle şöyle devam ediyor. "...o günlerde Atatürk günde bir büyük rakı bitirir hale gelmişti..." Bu Atatürk'ün hayatında ki bir dönümdür. Binleri milyonlara dönüştürüp te yalnız kalmanın travmasıdır. Ve dikkat ederseniz sadece belli bir müddet sürmüştür. Hem bırakın da içsin. İçki içmeden müslüman olanlar 14 yaşında ki kızlara tecavüzden kendilerini alıkoyamaz durumdayken bırakınız tarihin peşini. Rakı Türk'ün tarihidir. Rakı Trakya'nın, rakı Anadolunun da tarihidir. Rakı dostları biraraya koyar, hatta benim ülkem de içki masasına oturmadan sorulmaz "ne olacak bu memleketin hali diye" . İçiyormuş hem de çok..., diyenler ayık oldukları müddetçe ülke için yaptıklarını sorgulasınlar.

Atatürk karanlıktan korkan ufacık bir toz bulutundan nem kapan korkak biri gibi gösterilmiş...

Filmi izlemeden anlayamazsınız gerçekten. Ama bunu eleştirmek saçmalığın ta kendisidir derim ben. Bu olayların geçtiği tarih, kurtarmaya çalıştığı ülkenin milletinin dahi kendisine düşman olduğu, Ankara'da bir yandan düşmanın bir yandan devletin bir yandan da milletin tehditlerinin korku olup geceye dolduğu zamanlardır. Duman bulutu ise düşman zannedilmiş ancak sonradan onun bir sığır sürüsü olduğu öğrenilince de alay konusu edilmiş ve bu eleştiri de Atatürk'ün gülerek söylediği bir ayrıntı olarak yansıtılmıştır.


Aşırı yalnız gösterilmiştir.

Sanırım bunu en iyi anladığım söz film sonrası iki üç koltuk uzaktan duyduğum sözcük oldu. Nasıl yalnızmış ya diye sitem dolu bir sözcük ardından da titreten ayrıntı.. "Onun arkasında koca bir millet vardı." İşte bu an anladım ki Atatürk cidden yalnızdı. Daha fazla söze gerek duymuyorum.


Kime? Niye ? Neden? açıklama yapma gereği duyuyorum emin değilim. Ama lütfen filmi gidip görün ve evinizin görünür bir köşesinde zihninize kazınması gerek olan bir yazıyı görün. Asla görmeden emin olma!. Diyorlar ki "ulusalcılar"ın beğenmediği Atatürk gösterildi. Yobazlara prim olacak bu film. Tanrı aşkına bir ülke dolu yobazdan, sabun köpüğü solculardan, kurt köpek peşinde ki sözde Kemalist'lerden kaçınızın umudu var ki ? Bu film onlar için değildi ki. Bu film geleceğin Mustafa'larınaydı olsa olsa. Kendileriyle karşılaştırdıklarında ben de yapabilirim hala yapabilirim diyebilecekler içindi...

Bir baktım ki kimi zaman hissetiğim yalnızlıklar onda da var, yazıyordum hem de çok karamsar ve edebi. Farkettim ki o da yazıyormuş hem de çok çok benzerini. Defalarca aşık oldum, fark ettim ki bir farkımız yok.Onun da bir zihin dolusu hayal kırıklığına cevap veriyor beynim, yine bir zihin dolusu hayal kırıklığıyla. Hatta bir Corinne'im bile oldu mektup yazdığım kendi benden binlerce kilometre uzakta. Farkettim ki bilmeden Mustafa'nın yolundan gider olmuşum.

Sonra bu filmi izleyip bilinçlenip Kemal'e ermişim... Şimdi daha çok çalışmalı, dileğim Atatürk'tür...

31 Ekim 2008 Cuma

Yaşasın Cumhuriyet


YAŞASIN CUMHURİYET

Gölköy adında bir köy varmış Gelibolu’da
Televizyonda gösterdiler geçen gün.
Gelenek edinmiş köy halkı,
Ben kendimi bildim bileli bu böyledir
Diyor muhtar:
29 Ekim’de toptan sünnet ederlermiş
çocuklarını...

Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
Kirvesi tutmuş kolundan
Yatırdılar bir kamp yatağına,
Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
Elinde bıçağıyla,
Çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
Yaşasın Cumhuriyet diye
Korkarım, bu, sade Gölköylülerin değil,
Umumuzun
Sade küçüklerimizin değil büyüklerimizin de
Düştüğü tarihsel bir yanılgı
Çünkü sünnet değil, farzdır Cumhuriyet


Can YÜCEL

30 Ekim 2008 Perşembe

Sosyo... Ne ?


Sosyolojiye yani okuduğum alana dair açık anlamdaki ilk yazım bu. Yine sadece içimden geldiği için yazıyorum bir trenin 12 numaralı koltuğunda aklıma gelen bir şeyler yine bunlar. Bende ne yaptım vakit kaybetmeden yazmaya başladım. Sosyolog değilim asla öyle olacağımı da iddia etmiyorum tamamen özgür olan Tuna’nın basit bir yazısı sadece. Bilen var bilmeyen var ben bir sosyoloji öğrencisiyim efendim. Genel anlamda isteklisi olmadığım ama içine girdikçe beni saran bir yapısı var bölümümün. Sanırım tam alıştığımda okulum bitecek.

Öneri okuma listemizde yer alan bir sosyolog ve birkaç kitabi var elimde Jean baudrillard. Sosyolojik kavramların yeni bir öğrenciyi sıkmasından mi yoksa gerçekten samimi `hadi bastan yazalım`cı yaklaşımından mi bilmiyorum yazıları ve sosyolojiye bakılmadığı bicimde bakışı hoşuma gitti. Aile kitle toplum sınıf... Bütün bu kavramlara ben baktığımda ardından ağır eleştirileriyle ağdalı yazılarıyla ve büyük çaplı tartışmalarıyla ünlü sosyologlar çıkıyor. Hepside yorucu ve en baskın haliyle sosyolog adayını önce kendi yasadığı toplumun dilinden ardından da dolayısıyla toplumundan ayrı tutan hatta ona `entellektuel yükseklik` addederek kendisine ve toplumuna ışık tutmak için bildiklerini unutması gerektiren bir kaç yıl bulmak zorunda bırakan bir insan yaratıyor. Hayır eleştiriyorum kitle 3 değildir 1+1+1dir. İşte baudrillard da aynen bunu soyluyor bırakın bu ağdalı söylevleri sıyırın kendinizi karanlıklardan da ışığı biraz ortaya taşıyıp olabildiğince hepimiz aydınlanalım dediği “sessiz yığınların gölgesinde” adlı kolay-okunur tarzında bir kitabi var. Kesinlikle sosyoloji öğrencisine bir umut yaratabilir ve sosyoloji adayına eğitmenlik yapan idealist eğitmenlere de bir nevi `öğreticinin rehberi` görevi yapabilir der başım camın güvencesinde uykuma dalarım efendim..



Not: Resimdeki geleceğe dönüşteki profesör değil Jean Baudrillard.

Kalbim ellerim kadar küçük değil...


Denizler kuytuluklarında kaybediyor moru maviyi ve ellerimde bir çilek kırmızısını. Gözlerimde beliren her damla hava kabarcığında görüyorum ahengi ruhu sadeliği. Bir yerlerde görmüşüm bir yerlerde okumuşum yine "Tanrı ayrıntıda gizlidir." diye... Ruhumun ayrıntılarından buldum çıkardım onu. Kendimi farkettim bir gizemin koynunda. Bir yer altı denizinin içinde tahtadan kayığımla ve Jules Verne'e inat yolum aklımın en hatırlanan ucunda. Gözlerim krater çukuru ve kalbim hala imkanlarını arıyor yenilgiler aldığı küçücük topraklarına sığındığı ülkesinde. Klavye suskun geceye konuşuyor ve gözlerim kapanıyor yasakların ardında ki günlüğüme....


25 Ekim 2008'de yasaklarla şok olmadan önce eve dönüş yolunda yazdığım yazım.

16 Ekim 2008 Perşembe

Bizler yanmazsak...

İşte yine karşımdasınız... Doğru bildiğinin arkasından gitmeye korkan, korktukça korkan çekinen ezilen hor görülen ve bundan ötürü hak eden konumuna düşen. Bugün konuşmam yüzünden suçlandığım tepki gördüğüm seviyesiz tartışmalara hedef olduğum tartışmanın amacını bilmeyen kitlelerle karşılaştığım günlerden birisiydim. "Genel anlamda.." sözünün kurbanı olduğumu düşünüyorum ama söylediğimi yalanlayacak kişiye de ruhumu satmaya hazırım...

"Genel anlamda Türk kadını geri planı seçmiş çaba vermeden elde ettiği haklarına sahip çıkmaktan çok onları teslim eden kişi olmuştur. Ben bu halimle onları onlardan daha iyi savunuyorum."

Ve kıyamet kopar...

Gören körler, duyan sağırlar... Bu sizsiniz.. 1923'te başlayan Mustafa Kemal'de yıllar öncesinden oluşmuş ve onu "dikkat edin cumhuriyetçidir (1)" diye etiketleyen yapıdan gün ışığına çıkana kadar olgunlaşmıştır. Kemalist devrim ne yazık ki bir halk hareketi olamamıştır. Halkın sanılanın aksine üstündeki bin yıllık köhneliği atması bir gecede olmamıştır. Günümüze baktığımızda bunun hala amacına ulaşmadığı da görülmektedir. Döneminin meclisinin yeni zellanda'dan sonra haklar verdiği ikinci ülke Türkiye olmuştur. Ancak bu kararların verildiği dönemde mecliste kadın nüfuzun izleyicilerle sınırlı olması da kararın ne kadar tepeden geliştiğinin kanıtıdır. Bu dönemde hiç mi kadın hareketi olmamıştır.. Hayır bunu dersek yanlış söylemiş oluruz kadın hareketleri Fatma Aliye Hanım gibi bir çok aydın kadın tarafından yürütülmüştür. Ancak öylesine kısıtlı kalmıştır ki hakkında başlatılan kapatılma kararına direniş veremeden savunusunu verdiği kadınlar tarafından da yalnız bırakılarak kapanmak zorunda kalmıştır.
Türkiye erkeğiyle kadınıyla umursamaz ve "yumurta kapıya gelince" mantığına sıkışıp kalmış yaşamları sunan bir bakışta. Ancak bu durum kanıtlanabilir bir şekilde Türkiye'de şiddetli bir ikinci plan durumu oluşturmuştur. Türkiye'de kadın mantığının daha geriden takip eder ve uyumsal olması bununla kanıtlanabilir bir örtüşme göstermektedir. 1930'lara kadar yurtdışından gelen kadın temsilcilerin bilnçlendirmesi sonucu ortaya çıkan tek tük hareketler dışında pek olay yokken 1792 (Bin yediyüz doksan iki !!!) 'de kadınlar Britanya'da tarihteki en büyük siyasi mücadelesini veriyordu. Kampanyalar sonuçsuz kalıyor,istenen haklar verilmiyordu. Hareketler azaldı ancak hiçbir zaman durmadı. Millicent Fawcett, Emmeline Pankhurst bu sefer kısmen silahlı militan bir örgüt kurdu ve kadın haklarına yönelik ilk ciddi ve kanlı eylem o dönemde gerçekleşti. Kaybedecekleri ailelerini ve evlatlarını düşünmeden taşradan kopup gelen ve liderlerine güvenen kadınlar kendilerini tren raylarına bağladı, heykellere zincirledi, kamu binalarının camlarını kırdı,boş bürolarda yangın çıkardılar,posta kutularını yaktılar, telefon kablolarını kestiler. Eylemcilerin çoğu tutuklandı hatta dönemin ordusu tarafından kurşunlandı öldürüldü. 1913'te Emily Wilding Davidson, kendisini kral V. George'un atının önüne attı. Büyüyen olaylar sonucu kamara tekrar kadın haklarını konuştu ama meclisten hiç evet çıkmadı ve rafa kaldırıldı.Ancak 1934'te 30 yaşını doldurmuş üniversiteli kadınlar oy kullanabilir hale geldi. İsviçre ise bunu yasal olarak 1990 (Bin dokuzyüz doksan!!) yılında kabul etti. Türkiye'de ise Cumhuriyet'ten hemen sonra kurulan kadın derneklerinin temennisi üzerine mecliste yapılan Atatürk başkanlığında ki oturumda iki oylama sonucu kadınlara hakları verildi. Yıl 2007 Mart 8, dönemin en kanlı eylemleri aynı zamanda kadınların kurtuluş günü kabul ediliyor. Tüm Avrupa'lı kadınlar meydanlarda gösteriler yapıyor özgürlük ve haklar üzerine konuşmalar yapıyor . Aynı yıl 8 Mart kutlamaları Türkiye'de "eylem de erkeklerden biraz fazla kadın vardı" sözleriyle hayretler için de tamamlanıyor. Türk kadını sokakta dövülen bıçaklanan hemcinsine karşı tepkisiz, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı. Eylemlerde etkisiz "çoluğum", "çocuğum", "evim" tepkilerinde... Keşke Türkiye'de haklarını kendi canından ödün vererek alsaydı Türk kadını ölümler olacaktı belki, işkenceler de yaşanacaktı hatta. Ama değeri anlaşılacaktı. Haydan gelen huya gitmekte yine.

Dar çerçeveli olduğumu düşünenler Türkiye'nin özel konumunu, dayak yiyen kadın varlığını, kışkırtılmış erkekliği savunacak ve tembelliklerini buna bağlayacaklar. Yıllarca zoraki bir biçimde katıldıkları seçimlerde kocalarının seçtiği partiye oy verenler, merkezci bir yönetimle yetişenler, dayak yiyip susanlar, söze "kadın halimle ben ne yapayım" diye başlayanlar suçludurlar. Ve eğer Türkiye'de bu insanlar genelliktedir dediğimde karşı çıkarsan bana sende suçlusun. Yılbaşında tecavüz olaylarına tepkini gösterememiş, onurunuzu 57YTL'ye vermişseniz suç benim değildir. Türkiye'de meclise girebilen sayısı en yüksek oranını 1935'te %4.8 ile sağlayabilmiştir. Ben bugün kadının haklarını kendi almadığını ama kendi eliyle teslim ettiğini söylerken bugün meclisteki %4.4'lük oranı düşünmedim bunu ancak üzüntü içinde şimdi farkedebildim. Benim o sırada aklıma gelen ancak kendisine karşı açık bir şekilde oluşturulan medeni kanun düzenlemesini kabul eden kadındır. Mecliste dahi bağımlı olan birilerinin emrine giren kişinin orada ne işi var? Türkiye hiçbir tarihte 1935 seçimlerindeki kadın oranını maalesef yakalayamamış. Haritada yerini dahi bulamayacağınız Ruanda %48.8, İsveç %45.3........Kosta Rika %35.1, Mozambik %34.8, Arjantin %34.1, Irak %31.6 (Savaş öncesi) ve Uganda %24.7 ve suçunuzu net bir şekilde görmeniz için Türkiye %4.4...

Hala beni yobaz ilan edin. Hala beni dar çerçeveli olarak suçlayın yüzüme bağırın arkamdan bağırın... Bu sizin gerçeğiniz... Bu ülke kadını, Kemalist devrimin yine kadına olan inancını derin bir şekilde sarsmıştır. Verilenleri göz ardı etmiş ve her geçen gün daha fazla politikten apolitik sosyalden asosyal oluşumlara ilerlemiştir.

Sizler suçlusunuz ve ben bu sefer haklıyım...


"Genel anlamda Türk kadını geri planı seçmiş çaba vermeden elde ettiği haklarına sahip çıkmaktan çok onları teslim eden kişi olmuştur. Ben bu halimle onları onlardan daha iyi savunuyorum."

İmzam hala bu sözümün altındadır. Bana karşı çıkanların da görüşlerini bildirmelerine ricacıyım...

Size rağmen var olan
Çiğdem Anad
Halide Edip Adıvar
Süreyya Ağaoğlu
Sabiha Gökçen
Duygu Asena ve nicelerine saygılarımla.

Yanmak zorundayız,ışık saçmak zorundayız yine yanarken... Sen yanmazsan,ben yanmazsam bizler yanmazsak...Nasıl çıkar aydınlıklar karanlığa ?

Anahtarı nereye koyduk ?

"Işığına, ışıklandırmana dikkat et,
Işığın üzerinde her zaman karanlık vardır..
Her Zaman!..."
Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain


Sizler kara kutularınızın ardından hayata perdeler ardından bakarken, ben yine aptal çocuğu oynamak zorunda kaldım. Habersizce dünyasını yaşarken bir ajanın duygularından çok kötünün iyisi olmanın anlamını kendime yakıştırdım. Problemlere çözüm olamadığımı bildiğimden problem yaratacak kadar ağır görmezdim dünya üzerindeki varlığımı. Varlığım varlığıma dert oldu. Onun bunun ikilemi önüme sunulduğunda beş kuruşun değerini bulamadım gözlerimde. Karlara baktığımda beyazlıklar görmeyi umdum, gözüm hep siyah ayrıntılara takıldı.

Suçlu bensem eğer, delin içi suyla doldurulmuş bazen eğlence bazen yaramazlık dolu balonumu. Fikirlerinizi temelinde yatacak yine kara kutularınız ve farketmeden öleceksiniz bir gün benim ölümümün yasını tutarken gözleriniz. Sizler...Sizler daha çok yaşayacak olanlarsınız. Güvenin anahtarını kaybettiğimde onun yerini bana söylememek için gülenler siz olacaksınız. Neden kızayım ki ?

Gözlerim gecenin ritmini sayıklarken göz kapaklarını eğlendirmeye inat, ben bu gece kendime yazıyorum. Ve tekrar şüpheleniyorum yazdığımdan yarın haberdar olacak mıyım diye...Eski korkular sarıyor dört bir yanmı yine gecelerim gündüzlere karışacak desemde dolu dolu bir sene geceleri gözlerimde yansıyan baktığım heryere oturan gecem değilsin sen benim. Karanlık sarmış, siyahlarla kaplamışsın ölü sandığın bedenimin üstünü. Kilitler sarıp kendine saklamışsın ve bir akşam üstü apar topar kendin girmişsin benim için açtığın çukura...Dayan...dayan...dayan!! Bir nokta bulmak adına dayanacak o kadar çok çizgiyi harcadın ki... Apartman camından bakıp komşunun televizyonunu görüpte seni izlemek gibi tek eylemim... Bağ yok bağlantı yok... Bu gece yoksun bundan sonra yoksun artık bende yoksun... Bu geceye kadar vardın artık yoksun...

Rüyalarını topla git... Paranoyaklık cehenneminde yandım yıllarca daha fazlasına ihtiyacım yok...


Tedavilerime yeniden başlamalıyım... Yine ordunuzu toplamış işgallere başlamışsınız... Bir karış dahi vermeyeceğim toprağımdan bir karış bile...

13 Ekim 2008 Pazartesi

Kaç kişi hayatını kaybetti iyi kötü yol ayrımında?


"Kimin yaşayacağına kim karar veriyor!
Kimin öleceğine kim karar veriyor!
Bu savaş anlamsız bana bakın!
Burada duruyorum ve üstüme tek bir kurşun bile gelmiyor!
Bir tane bile gelmedi
Neden?
Peki neden hepsinin ölmesi gerekiyor?
Burada durabiliyorum 
Görüyorsunuz!...

İyi ve kötü bu kavramlara kim karar veriyor.?"

Yine aklımda farklı düşünceler var yine farklı bir yazı yazmak yoruyor beni. Yıllardır yorgun benliğim bugün kendinen utanmanın verdiği acıyla bir kez daha sarsıldı. Son mu bu ? Yoksa "Göz yaşları sıcak daha sevinmiş olamaz" dercesine varlığı sürekli başımda dönen bir ayrıntı mı. Bir iki sene öncesine kadar en ağır en zirve şekilde yaşadım bunu ve o zaman da yazdım. En büyük ilacım yazmaktı belki de. Hayata kazımaktı tarihimi... Ve 2 sene önce 14 Ağustos'ta yazdım bunu...

"kendimi ifade edebilmekten bile acizim. aklima gelenleri yazmaktan korkuyorum. sanki oyle bir sey ki; bazi seyler kafamin icinden bi kere cikarsa donusu olmayan bir surec baslayacakmis gibi geliyor. su yazdiklarimi geri donup okuyacagimi bilmesem daha rahat edecegim belki ama biliyorum ki mutlaka bakacagim; ki zaten yaziyor olmamin da bir amaci olmali. iste yine oluyor; yine izliyorum kendimi. bir turlu rahat edemiyorum. sanki iki kisiymisim gibi. birisi bir seyler yapmak istiyor ama digeri de oburunun yaptiklarindan surekli rahatsiz oluyor. mesela bunlari yazan birseyler yapmak isteyen kisi, ve digeri hali hazirda engel olmaya calisiyor. engel olanin da mutlaka mantikli bir nedeni var tabii ki. aslinda onun amaci oburunden daha gercekci gorunuyor. birseyler yapmak isteyen, gerceklerle yuzlesmek istiyor, engel olmak isteyende sanki olacaklari biliyor gibi..."

Farkettim ki çok yol katetmişim. Artık yazılarımı geriye dönüp okumuyorum. Çünkü ben 2 - 3 ya da daha fazla kişiden de olsam bir bedene hapisi ve bende olanlardan sorumlu yine benim. Beni bunun için silecekseniz, yargılayacaksanız , hayatınızda planlararası bir kişi yapacaksanız durmayın. Bu ancak benim gerçeğim ve sizin seçimlerinizdir hayır sizi suçlamıyorum. Ve hayır seni de suçlamıyorum. Özgür düşünce zırvaları ortada fır dönerken seni suçlayamam. Ama farkettim ki suçlu olan benim. Uzun zamandır yazıyorum ve adını bildiğim ve bilmediğim ama varlıklarından mutluluk duyduğum güzel insanlar okuyor yazılarımı. Ve ben onlara gerçeği anlatmadım... Gece Yazan Kedi'nin özeline inmekten hep kaçındım detayına derinine indim bugüne kadarmış ama sadece bugüne özel birşey bu. Gece Yazan Kedi yaklaşık 5 senedir disosiyatif bir bozuklukla yaşıyor. Tanımlayamayanlar halk arası sözcüğünden hoşlananlar ise buna kişilik bölünmesi adını veriyor. Geçmişte kaç tane olduğunu bilmediğim kişilerim artık tek isimde 2 kişiden ibaret ben onunla hiç konuşmadım hiç tanışmadım anlatılanları duydum biliyorm sadece ancak msn diliyle ifade etmem gerekirse 5-6 aydır çevrimdışı gözüküyor. Hayatımda kötü geçen binlerce olay varsa bana her kötülüğümde destek olan koskoca bir yığın arkadaşım oldu. Yürmi gibi gereksiz derecede büyük gördüğüm bir yaştayım ancak bir kişi bile bana, "evet sen kötüsün, sen anormalsin ve ben seni sevmedim" demedi... Bunu hiç yaşamamıştım.. Beni sevmeyenler oldu ama en fazla yanımdan çekilip gittiler tek kelime dahi etmeden. Bugüne kadar... 

Sevipte yanılmak çok can yakıyor ama bu biraz daha acılıydı... Lanet olsun ben bu zaman kadar hep mücadele ettim hangi cesaret vardı sizde içinde çıkamadığınız ne yaptığınızı bilmediğiniz size bakan meraklı gözler arasında bulunduğunuz kaç gününüz geceniz oldu. Kaç kişiye zarar vermekten üzmekten korktunuz. Geriye döndüğünüzde ablam dediğiniz insanı ağlarken korkmuş gördünüz mü hiç. Ona hayatınızı verseniz mutlu göremeyeceğinizin bilincinde oldunuz mu ? Sevdiğiniz insanları sırf dönüşümlerde kendinizden uzakta tutmak için kaç kere tersleyip kavga ettiniz bilerek... En saf duyguların varlığında sevdiğinizi söyleyeceğiniz zamanda yaşadınız mı en berbat şeyi... Ben yaşadım ve lanet olsun sizden güçlüyüm. Ne kadar da güçlü olduğunuzu söyleseniz siz evet SİZ bunlarla başa çıkamazdınız. Geçmişe hapsetmek için kendi bedeninize kıyamazdınız. Hapların mahkumiyetine girmeden durumu toparlayamazdınız. Hayır... Benim kadar temiz kalamazdınız...

Ben varım...Senin sizin onalrın sayesinde değil var olmak istediğim için varım... Kendim kendimle birlikte....

Gece yazan kedi bir daha özelinden bahsetmemek istiyor bunu diliyor... Size adam gibi insan gibi bir yazı veremediğim için beni affedin...

Bu arada, Quis custodiet ipsos custodes... (Yanlış anlamayın sadece Fransızca çalışyorum)

11 Ekim 2008 Cumartesi

İyimserliğin penceresi ne tarafta ?


"Unutursun için yana yana...
Unutursun ölüm sana bana...
Zaman baspı kanayan yarana..
Unutursun... Unutursun..."

Unuttum belki de. Yaşanan herşeyin ardından tek celsede bitirmekte olsa tüm güzellikleri kendini feda etmekte olsa ucunda tüm ithamlara karşı. Tüm sorgular sana yönlense, tüm bilgiler seni çağırsa ve tüm sorulara cevap vermekte zorlanan ve her sorguya kayıtsız özür dileyen... Bu benim!...

Yeter. Cevap vermek zorunda değilim sizlere en zor anlarımda en zor sakinliğimi en karamsar bakışlarınızla karmakarışık etmeye ihtiyacım yok. Bir yağmur yağsa bu topraklara belki o zaman yüzümde hissettiğimde damlaları kararacak ve düşeceğim dibe yeniden çıkmak üzere.

Çok özledim...Özlemeye hakkım var mutlu günleri. Bulutların yağmur dışında karanlıklar getirdiğini yoğun alkollü günlerde gördüm ancak. Görmek istemiyorum artık. Sevgiye hazır mıyım ki karşıma dünyalar güzeli çıktığında... Bilmiyorum kaç gün kaldı ki sona ya da başlangıçların başlangıcına...

"I'm only happy when it rains..."

9 Ekim 2008 Perşembe

Yaşasın Katy Parry :)

Çok iyi... 

Böyle rüyalar görmeye devam et...
Mutsuzluğunu test etmenin yollarını ara..

Sonra mutlu olduğuna karar ver...

Güzel bir günün ardından yine saçmalamaya başladım. Sınıfta yaptığım sanırım bir daha yapmamak üzere kendime söz vermem gereken birşey ama mükemmel bir muhabbetti dersten kovulmaktan da hoşlandım. Ardından canım bir arkadaşım çok değerli süper kişilik bir arkadaşla buluştum ki kendisinin zayıfladığını düşünüyorum. (Okuyosan selam ederim :) )  Ateşi yakıp içine odun attık gece gece Hacettepe turu attık üstüne gelip birde ölü bir halde özlemli yazılar yazdık geceyi kapattık yeni kabuslara gözleri kapattık...

6 Ekim 2008 Pazartesi

Renk Renk Korkular


Ankara'da soğuk bir hava var son günlerde. İyiden iyiye yaz bir görünüm olmaya başladı artık. Gökyüzü bir soğuyan bir ısınan havaların etkisiyle değişik renklere büründü. Herşey geçişin garipliğini ve büyüsünü taşıyor. 

Ruh halimde renkli son zamanlarda bir korkunun en derini var üstümde ne yapacağımın bilnçsizliği, mayın tarlasına girene uzaktan bakanların yakarışları... Kulaklarımda en yüksek sesi bile geçirmemeye çabalayan kulaklıklar ardından mutlu şarkılar... 

Yanılıyor muyum ? Kararlarım ne kadar gerçek ? Bütün bunların karmaşasını hissetsem de günlerim güzel,barış huzur içinde mutlu mesut yuvarlanıp gidiyor.... 

O değilde Work and Travel'a gidecektik Amerika battı yaa :)