25 Haziran 2009 Perşembe

Düşüncelerin Fotoğrafını Çeken Adam : Ted Serios



Pholtograph , Thoughtphoto yahut Türkçe tanımıyla Düşünce Fotoğrafları... Bir mit'ten fazlası olacak kadar yakın bir zaman, bir mit kadar heyecan verici ürünler ve parapsikolojinin yenilmesini imkansız hale getiren bir adam : Ted Serios.

Ted Serios 1918 yılında Alman bir anne ve Yunan bir babadan doğdu. Polaroid makinelerin popüler olduğu dönemde bunlardan bir tanesine sahip olacak parası ve en gerekli olarakta fotoğrafçılığa ilgisi vardı. Ancak işlerin karıştığı ve birçok bilimin nefret ettiği parapsikolojide burada devreye girdi. Ted'in çektiği fotoğraflarla objektifin ardında yer alanlar birbiriyle eşleşmiyor, hatta benzemiyordu bile.

Ted, daha çok babasının üzerinde yaşadığı bu deneyimlerini düşünce fotoğrafları olarak adlandırıyor. Ancak 1914'te doğmuş bir çocuğun babasının ne kadar yaşlı olabileceğini tahmin edin. Ted, tam adını dünyaya duyurmuş ve eleştiriler üzerine yığılmışken babasını kaybediyor. İlk defa deneyimlerini diğer insanlar üzerinde de yürütmeye başlayan Ted, oğlu Leonardo ile birlikte yine başarılı çalışmalara devam ediyor. 2006 Aralık ayında ölen Ted'in oğlu Leonardo'da fotoğrafçılık ile uğraşıyor ancak bir dijital makine eşliğinde ve sadece siyah-beyaz ve sepya gibi makineye ait özelliklerle fotoğraflar çekebiliyor.

Ted'in ölümünün ardından genellikle babasının düşüncelerinden çekilmiş, gemi, yaşlı adam, fırtına hatta madonna'ya kadar bir çok fotoğraf (bunların yanında Ted'in ruhlar ve düşüncelere ait olduğunuileri sürdüğü yüzlerce fotoğraf) ve yaşamını anlattığı bir iki kitap kalıyor. Ancak asıl geriye kalan esas bir biçimde soru işaretleri ve yıllardır boş işlerle ve ufolarla uğraştığını ileri sürdüğümüz Parapsikoloji'nin hala devam ettiği.

1999 yılında Eric Carther, Ted Serios ile birebir konuşarak X-Files adlı dizide Unruhe adlı bir bölümde hayatından bir parçaya yer verdi. Birebir kitap ve konuşma kayıtlarından alıntılanan bölümde konuyu görsel olarak anlamakta mümkün.

Ted'in Fotoğraflarını inceleyebileceğiniz bir adres isterseniz burada.

21 Haziran 2009 Pazar

Yollarda bulamam seni !

Yol mu... Yeter...!

Uzun süredir yoldayım, yollar benliğimizi bulduğumuz ve bazen de tümüyle kaybettiğimiz yerler. Bazen bir bakarsınız güneşin sıcağının yüzünüze vurduğu anda binbir düşünceye dalar araçta ki tüm topluluktan kopar ve bir yunan filozofunun ön bahçesinde geçen hararetli tartışmaya kulak misafiri olursunuz. Maalesef mp3 çalarınızın şarjı sizi bu mistik ortamdan uzaklaştırıp, erimiş asfalt kokusu,arabanın sarsıntıları ve 3-4 gecedir üstünüzde olan yoğun uykusuzluğun stresi içinde bırakabilir. Bıraktı da...

Dünyayı paylaştığımız insanlar o kadar çok ki bir süre sonra evimde kimseyle birşey paylaşmadan oturma dileği içinde buldum kendimi herşey için çok geçti. Yaşanması gerekenler vardır ya hani, benim için tatilde o biraz. Belki, bu "Anadolu'nun sen yüce bir dağısın" olan Ilgaz'da Tekirdağ'dan çok daha ilginç hayatlar keşfedebilir ve özlediğim şekilde yazılarımı beğenerek yazmaya başlayabilirim.

Yazılarımı kendim için yazıyorum diye başlamış olsam da bu günlük işine sanırım biraz görevinden de benden de sapıyor. Geriye dönüp baktığımda kendi yarattığım aşkların serzenişlerini, vedalarımı, başlangıçlarımı buldum zevkle sanki onları başkası yazmış gibi okumaya başladım ama 121 yazı nereden bakarsanız bakın çok fazla uzun bir eleme sürecinin ardından şu an 101'i yazmaktayım (dalmaçyalılara selam ederim). Bakalım günler neleri ne kadar değiştirecek ve özlediğim yazı yazma sürecine dönebilecek miyim ?

İlk zamanlarda nerede olduğumun yanında size öneriler de sunarmışım ya hadi bir önerim var hep beraber yapıyoruz. Takip ettiğim bloglara yenilerini ekledim hepside birbirinden güzel öncelikle merhaba pinik, size kısa kısa neşeli şeyler sunabilir ama unutmayın o da kendisi için yazan ama daha asi bir yazar tadı veriyor sevmeniz muhtemel. Ve assolistler en son çıkar misali Stregaaa, sen de hoşgeldin güzel günlerin özleyeni, bu günlerin sitemkarı yazılarının üstadı (yalaka mode: on ) şaka bir yana ben beğendim, kıskandım, özendim...Ve şarkının burası turistler için neden?? Because, süleyman is begin town (Barış Manço'yu Gerçekten Özledim), sırada ki takip edilesi blog yine aynı isme ait ancak İngilizce, büyük bir yük olduğu tecrübeyle sabit olan ecnebice blog işinde yalnız bırakmıyor ve onu onlarca okurun sorumluluğunun altına da ittirerek işini daha da zorlaştırıyoruz, yes Strega WW is online, what a shame for me, i want too.

Not: Vasat bir yazı oldu diyecekseniz, günlük telaşlar içinde ben kendimde değilken nasıl düzgün yazarım gibi saçma savunmalara girmektense kendim için yazdığımı hatırlatır yetmediyse mutluluk içinde geçmişe dair "Kedi'den Basın Açıklaması Tadında Yazı" ile sizi başbaşa bırakmaktan üstüm başım mutluluk içinde kalır.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Sitem İklimi

Fazla birşey değil, sadece ilkokul matematiğinden öğrendiğimiz demet, düzine kavramlarının ardından "bir buket" mutluluktu her yeni yaşımızda dilediğimiz. Geçen her dakikanın bize acılarla ve sevgilerle hatırlattığı arkadaşlar umarken biz, gördüklerimiz, kendimizi nispeten can yakıcı bir geçmişi ve umutsuz bir geleceği sorgularken bulduk. Bazen otobüs camına dayalı başımızla, bazen kalabılık içinde yalnız kalışlarımızda yahut uykusuz bir gecenin, ışıklarını vurmaya başladığı sabahında, hiç rahat olmayacakmış gibi dönüp durduğumuz yatağımızda.

Her saniyemizin bilimum silikon vadisi eşyalarıyla sorguya çekildiği evrenimizde kuytu bir evrene saklanmak artık güç, hatta bedeli ağır bir suç. Ulaşılmıyor olmanın, inzivada olmanın yasak olduğu 21. yüzyıl, özgürlüğümüzü bile bile verip ardından tebessüm ettiğimiz bir çağ.

Umutsuz olmak istemeyen adamın yorgun yazılarını dinlemekten bıkmadıysanız eğer duyun sesimi. Yorulmuş adam kızıyor bir pula satılmış gözlerden ve o gözlerin sahte gülüşlerinden, ah bir de yalanlarımızdan. Değil mi allı pullu süslemeye en çok özen gösterdiğimiz yalanlarımızdan , sonra yalanlara inanan koyunlarımızdan, düşünmeden konuşan, konuşunca aynı şeyleri söyleyen binlerce tanıdık koyun milyonlarca tanıyacağımız koyun...

Eski yazılarımda dediğimi hatırlarım ekşi ve acıda bir güzel değerdir elbet, onların varlığında anlıyoruz hayatın katma değerinden alınan vergiler eşliğinde elimize geçen bir avuç mutluluğun kıymetini. Sonra satıyoruz, sevgiler alıyoruz her yeni güne matematik bilgilerimizin ışığında sözde arkadaşlarımızın bizimle paylaşmadığı "bir demet" mutluluğu alıyoruz kazançlarımızla.

14 Haziran 2009 Pazar

Geçmiş olsun demek istedim...Olmadı

Bir ÖSS derdinin de bittiğine şahit olduk. Kalp krizi geçiren arkadaşlarımı dahi düşündüğüm zaman anlıyorum ki büyük bir yükün altından kalkmışız. Ne kadar büyük bir komedidir bilmiyorum ama ucuz hastalıklarım da oldu bu ağır yükün altında bir ömür sürecek olan. Güvensizlik, kendine dair kayıplar ve dahası...

Diliyorum ki yeni nesil bunun yine bu coğrafyada yaşanması zorunlu olan bir olgu olduğunu anlamış ve aslında o kadar önemli bir mevzu olmadığını çözecek zihne ulaşmıştır. Keza hayat en dipte olanı tepeye taşıyabilen, en tepede sandığımızı da aslında ömrü boyu bodruma kilitleyebilen bir yapı. Hayat onların hikayelerini yazdı biz gözlerimizi kapamayı seçtik. ÖSS'den çıkan arkadaşlarıma ve geleceğinde bir yerde onu barındıranlara tavsiyem odur ki gözlerinizi açın.

Bir anlık oldu bittiye şahit oldunuz mu ? Ben oldum, gayette rahatsız oldum hatta bunun sonucunda. Size demiştim öyle değil mi herşey ÖSS ile bitmiyor ve güzel günler de bu şekilde başlamıyor diye. Evet aynen öyle....

Henüz bir gün önce yürütmeye sunulan onaylanması kesin olan bir yasadan söz ediyorum. YÖK ve birkaç özel üniversitenin uyuşmazlıklarını çözmeye çabalayan bir birliktelik gerçekleşti. Sabancı, Işık gibi Üniversiteler öğrencilerini alanlarına sokuyor ve bölüm seçme işlemlerini gelecek bir zamana bırakacak ilerici ve akıllı bir sistem takip ediyordu. YÖK her zaman ki gibi güzel yapılan her işi eşelemek maksadıyla bu konuya eğildi. Bunu böyle söylüyorum her ne kadar yazın diline uygun olmasa da bunun manası tam anlamıyla eşelemek.

Başlarda YÖK'ün sert tavır aldığı bu yöntem de çarklar bir anda ters işlemeye başladı, Abdullah Gül, "e iyi yöntemmiş" dedi çünkü. Keza bu ülkenin sultanlıkla yönetilen bir sistem olduğunu ve eğitim konusunun da bu özde ulema tavrın arkasına kapatılması gayette mümkün. Sonuç olarak yasa onandı yürütmeye ve ardından da imzaya sunulacak. Peki bunun sonucunda ne olacak ?

Karmakarışık bir metni incelemek, istediği yere çekilen gazete haberlerinden daha hoşnut bıraktı beni ve yasa metnini inceledim. Kısaca örnekleyecek olursak.
Kahramanımız Tuna, bir ömür süründükten sonra ÖSS belasına çatmıştır, atlattım bitti oh derken hayallerinin kaçırdığı ipini göz ardı ederek istemeye istemeye de olsa Hacettepe Sosyoloji'ye yerleşmiştir, bu vatandaşın 326 gibi bir EA2 puanı ve yine o civarlarda bir MF2 puanı vardır. Üniversiteye girdiği günden beri ensesinde olan YÖK gene birşeyler yapmış ve bu kanunu ortaya çıkarmıştır. Kafasında neşeyle ampuller yanan Tuna ufak tefek incelemeler puan karşılaştırmaları ve kontejan açıklıklarına dikkat ederek görür ki yine bir EA bölümü olan Hacettepe'de iç mimarlık okuması mümkündür. Hatta teorik olarak sayısal bir bölümü dahi puan kaybı yaşamadan okuyabilir örneğin kahramanımız Hidrojeoloji gibi atraktif isimli bölümlerde bile yine teorik olarak okuyabilir. Hemen gerekli belgeleri öğrenir başvurusunu yapar. Üniversitenin bünyesinde değerlendirme yapan ve bu kişinin geçişinde mazur görmeyen akademisyen bir kurulun onayıyla da Tuna yeni dönemde iç mimarlık okumaya başlar.

İşlemesi gereken ideal bir sistem. Ancak Türkiye'de yatay geçiş ve üniversiteler arası bu türden değişimlerde işleyen bir unsur var ki oda rüşvet ve kayırma. Yani bu neredeyse keyfi kararlar alan akademisyen kurulunun ne kadar kısa süre içinde zengin olacağını tahmin edebilir misiniz ? Yine teorik olarak Arkeoloji okuyan birinin Elektronik mühendisliği de okuyabilmesine sebep olacak bu sistem önem verilmeyen bilimlerde ne gibi etkiler yaratacak ? Onları nerelere sürükleyecek. Belki de değişimin sebebi çokta kapalı değil. Evet arkeoloji okuyan adam mühendislik okuyabilir ve yine evet ilahiyat okuyan adam kamu yönetimine geçebilir.

Sorusu olan ?

13 Haziran 2009 Cumartesi

Destek Kuvvetlerim...

"Kavganın tam ortasında arkadaşlarının bir sürü silahla gelmesi kadar güzel bir şey yoktur."

"Sin City"

Güzel günlere erişmek kolay değil, bazen en zor zamanınızda yanınızda dostlar olarak belirir bazen ise uzun bir işkencenin sonunda ortaya çıkan destek kuvvetleri gibidir. Gibidir, öyledir ve elbette güzeldir.

Anlatması anlatılması inanılmaz güç, yapılanlara karşılık verebilmek ise inanın mükemmel bir ağırlık ama dostlar bunu önemsemiyor, onlar adeta yılların dibinden binbir anıyı sarıp sarmalayıp gelmişçesine çıkıyor geliyorlar...

Benim biricik destek kuvvetlerim... Siz olmasanız yaşadığımı unutacaktım.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Tekerleklerinde anılar, içinde bir kedi



Hatıralar, değer verdiklerimiz, geçmişe duyduğumuz özlem bunlarla yaşıyoruz, nefes alırken, gözlerimiz dolup taşarken her damlada onları görüyoruz en derinlerde. Bir oyuncak, bir taş hatta değerli olurda gözümüzde Roma'yı yakarız onlar için Neron misali. Bir elmasta o denli değersizdir telaşlarımızda, bir yıldız söndürmüştür de ışığını sonsuz bir veda etmiştir, adını dahi bilmezsin.

İşte böyle telaşlar içinde yarattım ben Gece Yazan Kedi'yi. Değer verdiğim tüm değerler arasından her taşını kendim keserek tekrar kendim yerleştirerek kurdum uğraş verdim. Aşklar geçirdi, üstünden politik sancılar taşıdı aklında, dostluğun arkadaşlığın değerini ve kimi zaman kaybettirdiği değerleri birbirimize anlattık. İnandığımız tüm aşkları, inandığımız tüm deneyimlere karşı kendimizi burada kanıtladık.

Hayatımda kendim yaratıpta kendimden verdiğim bir eserim de Gece Yazan Kedi'dir. İlk senemizi doldurmayı beklediğim şu günlerde 100. yazımı gururla her tür desteği hoşgörüyle sunan okuyucularıma armağan ederim.

Teşekkürler...

31 Mayıs 2009 Pazar

Mayıs Sonu Altı Renk

Gündüz vakti de kapımı çalıyorlar, bunu ilk defa yaşayınca ben de dedim ki gece yazan akşamdan kalma kedi bu saatte de yazsa normal karşılanmalı. Hiç olmadık bir yerden çıkıyor yine görüyoruz, biliyoruz, duymadan hissediyoruz.

Aklımızda bir kaç imge var dakikalar öncesi geçmişe dair, hatırlıyor mutlu oluyoruz. Ufak bir tebessüm ki en gerçeğinden, yansıyor yüzümüze bakışların kapalı göz kapaklarının ardından dahi anlaşılıyor uyanıyorsun rüya devam ediyor. Meleklere sardım ya zannederim cennete yolculuk var bekliyorum, zaman dolmak üzere dakikalar saniyeleri değil beni kovalıyor bilhassa tekmeliyor dahi denilebilir.

Korkuyorum, korkumda neşe var.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Uzaklardan bir masal ve Mayınlar

Baykal ve Bahçeli'yi muhalefette bir araya getirince dikkatleri çeken bir olay ortaya çıktı. Mayınlar...

Bilmeyenler için tekrarlamak gerekli: Suriye sınırında bulunan mayınlar bir nevi yap-işlet-devret modeliyle temizlenip tarıma kazandırılmak isteniyor. Peki, nereden çıktı bu mayın temizleme konusu? Ne oldu da Erdoğan'ın aklına bu düşünce geldi de ısrarla bunu mecliste görüşmeye açtı ve kabul çabalarında ısrarcı oldu. Gece Yazan Kedi'de birçok zaman paranoyaklığın sınırına gidip gelmiş olsak ta bu sefer ki tam anlamıyla bu değil, bu manada açıklanama çünkü dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yürütülen yapılar var. Ne mi bu yapılar?

Nüfusları her yıl inanılmaz yükseliş oranlarına sahip olan ülkeler var. Bakınca sadece 5 yılda nüfus iki katına çıkanları görmek mümkün, bir de bununla birlikte tüketim toplumuna adapte olmuş ülkelerin ya da dış pazarlar için üretim yapmak isteyen aracı amaçlı şirketlerin, gözünü diktiği iki kaynak var bunların ilki hızla değerlenmekte olan su diğeri ise toprak. Ufak çaplı bir internet gezintisi şunu fark etmemizi sağlayacak bu kadar büyük bir araziyi mayınlardan tamamen temizleyecek bir şirket bulmak üstelik bunu sadece toprak için yapacak bir şirket bulmak neredeyse imkânsız. Alan çok geniş harcanacak miktar çok fazla ve buna yanaşacak şirket sayısı piyasası bu kadar düşük olan bir konu için çok az ve güçsüz.

Peki, ne olur? Elbette ne olacağını bilemeyiz bunu gelecek günler çok daha iyi gösterecek olsa da; tahminim ve gelecek öngörüleri gösteriyor ki bu topraklarda büyük şirketlerin ihtiyaçları giderilecek. Bu şirketlerde çok büyük ihtimalle yabancı ve kendi çıkarlarını beslemek için toprak arayan devletlerin, yanlarında bir şirketle mayın temizleme işini halledeceği ve topraklarını kendi tesislerine, çiftliklerine dönüştürecekleri.
Burada olan biteni özetlemenin sonucu eğer ortaya çıkan toprak faşizanlığı ve paylaşımsızlıksa yanlış bir düşünce olduğunu söylemeliyim çünkü TEMA'nın yıllarca söylediklerini dinlemeyen Türkiye çölleşiyor ve yumurta kapıya gelene kadar da uyanmaya niyet yok. Bu toprakların gelecekte bize satılacak ya da bizi kendi toprağımızda köle edecek, ırgat edecek bu yapıya karşı olduğumu söylemem gerekli. Toprak için hala katliamlar yaratılıyorsa halkın büyük bir bölümü için hala kutsal olan bu toprakları muhtemel bir danışıklı dövüş ile teslim etmeye olan korkumu açıklamaya çalıştım. Devam edelim...

Birçok ses ve tepki gelirken savunudan bir kaçı da bizim insanlarımızın o topraklarda çalışacakları ve işsizlerin istihdamı için bu projenin yürütüldüğü, açıldığı savunusu.

Ufuktan gemiler geliyor içerisinden inen yabancılar hızla yerli halka saldırıyor ve ona madeni öğretiyor, kısa bir süre içinde cebirle yerli halk neredeyse aç bir şekilde gece gündüz demeden yabancılar için maden toplamaya başlıyor. Gemilerle uzaklara taşınan bu ne olduğunu henüz çözemedikleri "maden" denilen taşlar onların karnını doyuruyor gibi gözükse de aslında kaybedilen özgürlüğün ve kaynağın tanımını anlamak ancak onları anlatan tarihçilere nasip oluyor. Yabancı alacağı bittiğinde oradan ayrılıyor geriye sadece ölenler ve ölmek üzere olanlar kalıyor.

Durum henüz bu kadar şiddetli ve derin gözükmüyor olsa da günümüz köleleştirme sistemi bu durumdan farksız. Başkasının şirketinde, başkasının yönetiminde, başka insanlar için bizim çalışmamızla elden edilen o değerli kaynaklar bize sadece ufak meblağlar halinde geri dönecek ve kanaat etmeyi içine sindirmiş olan sindirmek zorunda bırakılan halk bu işi mutlulukla karşılayacak. Köle olduklarını da "ucuz iş gücü" diye gelen şirketlerin büyük CEO'ları ve henüz köleleşmemiş tarihçiler yazacaklar.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Birlikte Yapalım...

Kendimiz de güç bulamadığımız ve bazen de çok fazla sitemkar olduğumuz anlar yaşıyoruz ya hani. Kabul hayat bize ne şekilde gelirse biz de onun etkisine tepki oluyoruz. Bir video ve kısa bir hikaye bu etki-tepki denklemine çok hoş çok güzel bir yan getirmiş ve sanıyorum birçokları benden çok daha evvel bunu izledi ancak ben yine de farklı bir noktaya değinmek isteyerek hem hikayeyi hem videoyu tekrar paylaşmak istedim.

"Oğlu babasına sorar : Babacığım benimle maraton koşmaya var mısın ?

Kalp sorunları olmasına karşın baba, yine de « Evet, varım » diye yanıtlar. Ve bir maratonu birlikte tamamladılar.

Baba oğul başka bir çok maratonu daha birlikte koştular. Baba her seferinde oğlunun yeni bir yarış talebini kabul ediyordu. Oğlu bir gün babasına « Baba, birlikte bir Ironman'a (Triathlon) koşmaya var mısın benimle ? » deyince baba bu kez de evet der ve kabul eder.(Bilmeyenlere anımsatalım ki Ironman dünyanın en zor triathlon yarışıdır ve üç dayanıklılık sınavından oluşur : Denizde 3, 86 km'lik yüzme, 180,2 km'lik bisiklet ve nihayet 42,195 km'lik bildiğimiz maraton. Baba oğul bu zor yarışı biirlikte tamamladılar. Nasıl mı ?"




Birlikte yapmak çok değerli, birlikte yapmak bir heyecanı paylaşmanın bir heyecanı senelerle yıllarla sevdiğin sevmediğin tanıdığın tanımadığın kendi özünden çıkarak paylaşmanın adı. Burada bencillik göremedim, görmek için kuru gözlere ihtiyacım vardı belki de.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Hayatın Yeniden Üretimi Süreci

Ağlamanın şarkıda söylendiği kadar kolay olduğuna inanmadığım zamanlar oldu. Gülümsemenin ardından terk edenler ve etmeyenler arasında sadece biten sözler olduğunu bildiğim için gülümsedim ben içtendi, gülümsemelerim incitendi ağlamalarım ve ağlamaların. Elbet gün gelecek kanayan yaralara zaman basılacak hatta dalga geçilecek belki tüm bu olanlar adına.


Yeni insanlarla tanışmak beni mutlu ettiği bir gündü dün neşeli kendi halinde hayalleri olan o kadar çok insan var ki. Her bakışta farklı yaşantıların rüyalarını hayallerini görebileceğiniz o kadar çok göz var ki hayalleri duyunca tebessüm ediyor ve dahi kızamıyor insan. Ben başaramadım büyük insan umarım sen başar budur dileğim. İkimizin de hastalığına çözüm umut etmek güzel olana inanmak.

Dinlenmiyor olmanın takip edilmiyor olmanın etkisinin daha güzel olduğunu fark ettiğim güzel bir günde dışarıda rengarenk bir hava, güneşin ışıkları ve ağaçlardan yansıyan bu ışığın oluşturduğu içimi dolduran yeşil renkler. Hava bugün burada beklemediğimden de güzel.

Kaybettiklerimi düşündüğüm vakitler olmuştu geçmiş zamanlarda ama ben satranç bildiğim günden beri kayıpların avantaja dönüşebileceğini biliyorum. Eğer iyi bir risk alıp feda etmeyi bilmezseniz asla daha fazlasını kazanamayacağınız durumlar yaşarsınız. Risk almayı seven fakat sevenlerini feda etmeyen biri olunca satrançta da o kadar iyi olmaıyorsunuz yine de oynamayı sevdiğim güzel bir oyun. Kralların oyunu bir yerde.

Şimdi elitist olduğum falan iddia edilecekse de bu güzel hava da bunu yaşayabildiğim nadir zamanları da bir zahmet kıskanmayın sevgili emekçiler, inanın sizin için geçiyor ömrüm. (Sitemde gülücük kendi ilkelerimle yasak olsa da buraya koymak isterdim)

Ha bu arada bir başka teşekkür de senin için umduğum gibi değildi ne güzel ölüm sana ve bana, günlerimizin güzel geçen günleri ömrümüzün bize kar kalan kısımları artı değer elde etmek için herşeyi candan yaşamalı. Güzel günlere ışıklar....

19 Mayıs 2009 Salı

Yıldırımlara Göğüs Gerebilenlere...

Güçsüz aydınlar...
Gerici iktidar...
Paraya tapan kalabalık...
Yeteneksiz iktidar...
Geçmişin gelecekten utanan yüzü...
Yaralı bir demokrasi...
Tehlike dolu sokaklar...
Eğitimsizliğin moda...
Kitabın deModa sayıldığı...
Bizi saymanın daha da zorlaştığı...
Bir ülkenin bulutlarında;
90 yıl sonra her yıldırımla irkilip tekrar mağaramıza dönerken, sığınmak adına barakanın dahi hayalini kuramazken. Bizlere geleceği emanet etmiş bir Mustafa Kemal, bizden vatan olmamızı medeniyetlerin hayalini kurmamızı korkaklıktan ebediyen sıyrılıp geleceğe bir gün önceden varmamızı istemiş belirtmeye gerek var mı ama bu yola da hurda bir gemiyle çıkmış... Ne zaman...Bugün...
Şimdi bu yazıyla tüyleriniz ürperecek aradan geçen en fazla beş dakika sonra ise eski halinize döneceksiniz belki de...

Yine de umudum var bir şeyler için...Varlığımız için medeniyet adına...
Tüm kalabalıklara tüm hezimetlere ve bütün bu güçlüklere karşı koyanlara... 19 Mayıs sizindir. Kutlu olsun...
Umudu olanlar adına...

14 Mayıs 2009 Perşembe

229 Mumluk Ağıt

Bu gece herşey bitse mesela sonsuz sona ulaşsam da unutsam tüm olanları ve seni. Söylemediysem, söylemeyi beceremediysem de sevdiğimi...

Gitsem yanından uzaklaşsam duyguların en yücesini yaşarken ben bir damlasından sana katamadan gitsem. Söyleyemediklerim içimde büyüse. Gürültüler... Lanet olasıca bastıramadığım yüksek sesli gürültüler. Kafamda bir ömür dolaşacak desem. Düzgün düşünemediğim anlarımda dahi senin için güzel günler düşlesem.

Kaybettiğim senin ardından göz yaşları döksem, varlığımdan fazlasını adamaya niyetlendiğim sen için ağız dolusu sözler söylesem acıma bastırdığım yara bandının altından. Gözlerim kırık dökük, ağzım kilitli, kokular eskisinden daha kötü geliyorsa burnuma.. Söyle nasıl vaz geçerim ki senden ? Olmayacak bir yolda yürümenin nesi güzel... Hangi adaletten söz etmeli bilinmez ama ben ilahi adalete inanmak zorundayım, kan tadı bu, gözyaşı tadı, benden,içimden kopan birşeylerin tadı, seni kaybedişlerin tadı bu kadar ağır olmalıydı evet daha fazlası hatta. Ben, beni kaybettim...

Arayacaklar, soracaklar, ne oldu nasıl bitti diye ve sahip oldukları açılmamış telefonların ardında ki merakları. Yapmasaydım keşke, değer vermeseydim bu denli hatta sevmezdim de belki ama yemin ederim hakettin sevgimin her zerresini. Sorma, sorgulama malzeme etme beni alaylarına, bilirim yapmazsın zaten... Benim ki etten kemikten bir dünyanın vahşetinden korkum. Sığınmak istediğim limana olan ağıtım. Canımın yanışı umurum da değil. Dedim ya sen senden büyüksün artık, dedim ya sen birsin ve teksin artık. Bir tanrıymışçasına güvendim sana... Kaybetmedim... Seni kaybettim sadece... Keşke gemilerle gidilebilecek en uzak ülkeye yerleşip yine gemilerle dönseydin.. Ben büyüseydim döndüğünde ve gerçek olsaydı hayal bıraktıkların ardından. Gerçek olsaydı ağladığım, değer verdiğim, özlediğim... Özlediğim...

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Gülleri Solduran Gülebilmezmiş

6 Mayıs, benim geldiğim yerler de inançlara bakılmaksızın neşe içinde kutlanan ve baharın gelişinin kutlanan son adımıdır. Dilekler yazılır, ve bir fidanın, gül fidanının altına bırakılır dilekler olması tutması istenilerek... Ama bu ülke "fidan"larını astığından beri dilekler kabul olmadı. Bu ülke fidan almaktan zevk alanların hala yaşayıp hala konuştuğu ülkedir. Buralara bahar uğramaz.
"Umudum gençliktedir." diyen atasının mirasını devralmış bu ülkenin çocuklarının korkunç bir sonla hayatlarının ellerinden alınışının yıldönümüdür bugün. Solan güllerin, kan çiçeklerinin, asılmış fidanların sessiz sakin anıldığı, fısıltıların onu asanların gürültülerine karıştığı 37 senelik bir almış başını giden düzenin günüdür bugün. Romantizmin yok edildiği, sevginin katledildiği nefret tohumlarının ekildiği günün 37.yıl dönümüdür bugün. Ne kadar övünseniz azdır.

Asıldılar...
Sömürülmemize karşıydılar,
Bağımsızlık istiyorlardı,
Özgür gelecek vardı akıllarında,
Bu ülkenin insanıydılar
Dilekleri yine bu ülke içindi
Gençtiler, umutluydular, inanmışlardı
Güneşi zapt edecektik hani ya işte sonra astık biz onları, hemde sadece bir kere değil 37 sene geçmiş ben doğduğumda 17'ydi sadece biz büyümeden kirlenmişti dünya, kana bulanmıştı gelecek, dilek dilenmez olmuştu 6 mayıslarda mutluluk, inanç, umut gömmüştük onlarla birlikte. Bir 40 sene olacak yine dinmeyecek göz yaşları, her dakika her saniye artacak derler ya cellatların acısı bizim canımız yanmadan onların vicdanları dile gelir mi ki ?

En iyi dileklerim asılmışken tüm bu genç, cesur, korkusuz insanları saygıyla anıyorum. Anınıza dair birşey yaptım diyemiyorsam da...


"Ve cellat uyandı yatağında bir gece,
Tanrım dedi bu ne zor bilmece.
Öldükçe çoğalıyor adamlar,
Ben tükenmekteyim öldürdükçe."
Ataol Behramoğlu

3 Mayıs 2009 Pazar

Bu nasıl Sol ?

"Sol"
Çözümün adı, hayallerin adı, gelecek güzel günlerin adı, birliktelik, barış ve sonsuz eşitlik içinde adalet ve sevgi.

Bir zamanlar bu ütopyanın gerçeğe dönüşmesi amacıyla yola çıktı bir çokları, Türkiye'de de benzeri durum Fransa 68'den sonra giderek yükseldi ve birde baktık ki o zamanlar benim yaşımda olanların idam edilmesine giden bir sürece kadar yenilikçi, Kemalist ve gelecekten umutlu gençlerin asılmasıyla bitti. Ardından gelen uzun bir süre içinde sol kendi kabuğundan çıkmak ve yeniden birşeyler üzerine konuşmak için bekledi ve nihayet yüzünü görmeye başladığımızda bu özlemle bekleyen benim de dahil olduğum ve şimdilerde "ulusalcı" olarak nitelenem grup hayal kırıklığına uğradı. Günümüz sol profilini nasıl tanımlayacağız diye bakınırken bir kaç referans noktasına ihtiyacımız var. Okuyucularımın da daha iyi anlaması için "sol'a sol içinden eleştiri" yapmak adına Birgün,Sol,TürkSolu ve mevcut üniversitelerde sol gruplar adına faaliyet gösteren öğrencileri ele aldım.

Sol basınını ayırt etmek çok güç değil, düşük tirajı yüksek fiyatı olan hemen hemen tüm yayınlar sol içerikli, bunlardan öne çıkan ilk kaynak ise Birgün, mecliste temsil edildiği üzere ÖDP destekli bir yayın ve yönetim kadrosu yerine sosyalist bir düzen içinde yönetimi benimsemiş. İlk başlarda bu şekilde öne çıkmış olsa da baktığımızda ortada şeklen bir sosyalizm olduğunu görülüyor. Haberlerin genel içeriği "sol sanatla ilgileniyor" dercesine sanatsal içerikli ufak başlıklar ancak bu haberlerin ya devamı yok yada çok sığ işlenmiş her haber gibi içeriğine yer yer korsan bildiriler gizlenmiş. Yeni Şafak, Zaman gibi "aşırı yandaş" olarak yaftaladığım medyanın da yaptığı gibi "Ergenekon Terör Örgütü" ya da "ETÖ" ibaresini kullanmaktan çekinmiyor. Oysa ki henüz mahkemenin dahi kabul etmediği bu ibareyi yayınlayarak muzdarip oldukları düşünce suçlularını yargısız infaza sokma tanımını uyguluyorlar. Bu bakımdan yaklaşımlar bir sokak kavgasının ardından "bizde dayak yedik sizde yiyin ohh" tanımı ya da daha ciddi bir şekilde "bizden üç kişi gitti onlardan da üç kişi gidecek" diyen Demirel'in sözüne benzetilebilir. Ama her anlamda varlığı bilinmeyen bir örgütü var gibi gösterip bunu sunarken mutlu olan adaletsiz tutukluluk sürecini görmezlikten gelen kötü birşey bu ve sanırım yeni dirilmiş Sol'un en kötü yanı bu intikam duygusunu barındırması. Medyaya ilişkin bir diğer farklı örnek ise Türk Solu, içeriğini uzun süre takip ettiğinizde görüyoruz ki kimi zaman MHP, BBP örneklerinden daha kafatası milliyetçiliği yapmaktalar. Çoğu zaman eleştirileri ve ortaya koydukları açık ve net ancak sonuç adına çuvallamaktalar. Kemalizm'i anladığını sanan tayfayla aynı sonu paylaşmaktalar, bu geniş ideolojiyi bu kadar dar kapsamlı görerek ideolojininde dibe çekilmesine yol açmaktalar. Bu anlamda Türk Solu, Sol gibi gazeteleri birçok yandaş medyadan ayırmak ve yorum farkı yaptırmak zor. Yapılabilenler ise ancak gündem dışı konular ve birkaç ayırt edilebilen yazar.

Asıl bakacağımız yer olan öğrenciler konusu ise biraz daha karmaşık üniversiteye adımınızı atar atmaz karşınıza çıkan "kollektif", "cephe", "parti", "örgüt" ibaresinin başına gelen kelimelerle kurulmuş gruplar önünüze çıkıveriyor. Günün ilk saatleriyle birlikte afiş asma çabasına girişenler var, adeta sarı-kırmız-siyah rengin değişik kombinasyonlarını her gün yeniden deneyen bu öğrenci ve grupları afişleri yayana alt alta, akrostiş yapacak şekilde hatta tüm bir binanın duvarını kaplayacak şekilde yapıştırdıklarında devrimin daha hızlı geleceğini düşünmekteler. Hala eski Komüntern renklerini, simgelerini kullanan yaratıcılıktan uzak devrim çabasını sorgulamak dahi tepkiyle karşılaşılabilir olduğundan başlarda hepsini tek tek inceleyen bir düşünceniz varsa da bir seviyeden sonra vazgeçiyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki öte taraftan birisi elinde tomar tomar 20 sayfalık gazete-dergi arası oluşumları size satmaya çalışıyor. Afişler ne kadar bedavaysa bu büyük puntolu, büyük resimli dergilerde tersine o kadar pahalı. İçeriğinde günlük gazetelerde kolaylıkla bulabileceğiniz yazarların kopyalandığını ve tüm diğer medya organları gibi sadece herşeye karşıt ancak çözüme karşı ortak olmaktan kaçınan ve ütopik istemlerde bulunan bir yapı var. AKP eleştirilerine rastlıyor olsanız dahi yazının sonlarına doğru AKP-Perver bir söylem yürütülmeye başlanmış keza onlarda Cumhuriyetçi karşıtlarını destekledikleri çin düşmanımın düşmanı zihniyeti işletilmiş bu sefer intikam adına. Korsan bildiri aradığınızda ise sadece derslerde yada herhangi bir kongrede bulunmanız çözümden ne kadar uzakta olacağınızı gösterecektir. Tek kitap zihniyetinden kurtulamayarak sorulan sorulara cevap verebilecek raddeye erişememiş sesi yüksek bildiriler var gerekli gereksiz konuşmacının yada hocanın sözünün kesildiği yerde. Genel anlamda entellektüellere dönük bu çabanın içinde bol bol marx, durkheim, comte duyuyor olsanız da günümüze dair herhangi birşey bulmak imkansız.

Peki toparlarsak ne çıkacak...

Uzun bir süredir TEGV'de Eğitim Gönüllüsüyüm, etkinliklerde çeşitli yerlerden gelen arkası yazılı kağıtları kullanıyoruz. Kağıdın her kullanılabilecek kısmını boyanın ise son raddesine kadar tüm bölümünü değerlendiriyoruz. Bunu yapan birisi olarak afişlerin, matbaanın, renklerin bu kadar hor kullanılmasını hoş karşılamak elde değil, devrime sponsor olan var mıdır bilinmez ancak sanırım derginin yüksek fiyatlı satışının ardından da bana söylenen "devrimci ve maddi durumu yetersiz arkadaşlara burs veriyoruz" lafının arkasının olduğuna inanmıyorum. Toshiba laptopların arkaplanında sol ellerini havaya kaldırmış devrimci gençlerin fotoğrafını taşımak, Samsung cep telefonunda "devrim yürüyüşü"nün mp3'ünü melodi yapmak, ayağa kalkıp devrim ateşini bağırarak ve saygısızca dile getirip kendisine sorulan soruları hakaret algılamak, milliyetçilik yapma deyip kafatasçılığa soyunmak, facebookta yurtsever cepheye girip yoğurtsever cephe grubunu kapatalım diyebilmek, internette aktivist olup gereksiz sessizliğini sürekli devam ettirmek günümüz solunun "iki yüzlülük" örneklerinden sadece bir kaçı. Türkiye bir daha asla 68 ruhunu anlamayı başaramayacak. Şu an gördüğümüz bin parçaya bölünmüş sabun köpüğü solunun yapabileceği ancak postmodern devrim. Darbe'de "postal" varsa onların da renk renk "converse"leri var.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Kısmı Tanrı Olmanın Bütüne Zararları


Gerçeğin sizden ne kadar gözlendiğini farkedemezsiniz. Görünen ucun ne kadarının size ait olduğunu ve bildiğiniz bilginin sizi körelttiğini mi kapılar mı açtığını bazen bilemeyebilirsiniz.

Elinizin altında akıl ve fikir varken, içinde gizli bir fantastik karakter taşıyan herkese tavsiyem görünmez olduğunu düşünmesi, yahut realist bir insansanız dost-düşman herkesin hareketlerini izlediğiniz seslerini dinlediğiniz bir ekran düşünün. Hangi davranışın arkasında ne tür zihinsel hareketlerin olduğunu kısmen görebildiğiniz bu durumlar ne kadar tanrı konumu verirdi bize değil mi ?

Peki herşeyin iyi yanı mı var ?

"Mutfakta yaşlı hanımın topuklu ayakkabılarının tıkırtısı duyulur duyulmaz hizmetçisi aşçısı susar ve işlerine dönerlerdi. Hizmetçi hemen kadının hizmetine koşar "buyrun hanımım şöyle oturun yardım edeyim" derdi. Aşçı akşam yapacağı yemeğin tuzunu ne kadar koyacağını söyler gözlerini hanımın gözlerine dikerdi.

Bir gün yaşlı kadın ayakkabısını ağrıyan ayaklarından çıkararak merdivenleri inmeye başladı. Mutfağın her zamanki gibi sessiz olmadığını duydu istemeden kulak misafiri olduğu konuşmaları duyması ve bunun farkedilmemesi hoşuna gitmekteyken ilerleyen dakikalarda "yaşlı bunak", "ne zaman ölür ki", "parası batsın iğreniyorum ondan" sözlerini duyması midesine ağır bir şey düşmüş hissi verdi. Canının yandığını sevdiği, ona değer veriyor sandığı insanlar tarafından söylenen sözlerin etkisinde olduğunu anladı. Aradan bir süre geçti yaşlı kadın ağrıyan ayaklarına topuklu ayakkabılarını girdi ve tercih ettiği acıyı değiştirdi..."

Dostum dediğiniz kişinin sizin adınızı andığında yüzündeki nefreti görseniz, bir muhabbetin içinde konu edilirken alay konusu olduğunuzu duysanız ve bir de dönüp baktığınızda koca hayatınızın önemli bir kısmında bu insanlardan başka birilerinin olmadığını, başka seçeneğinizin olmadığını görseniz ?

Topuklu ayakkabıları giymenin vakti gelmiştir....

12 Nisan 2009 Pazar

Papatya Baharı


"...Ben her bahar aşık olmam
Ama her bahar gitmek isterim
Gittiğim olmadı hiç. 
Ama olsun...
İstemek de güzel."


Can Yücel

Havalar ısınmaya başlarken duyguların buzları da çözülüp tüm vücüdu sarmakta erimenin sarhoş eden etkisi. Geriye dönüp bakmak gelmedi hiç içimden, geride bıraktıklarımın mutlu olduğunu hayal ettim hep, öyle olmalarını umut ettim. Ama birşey gelmesin diye başıma da onlar için sakındım kendimi sarsıcı rüzgarlardan. 

Kabukları kırdık biraz olsun, korkusuz, ciddi ve her adımda daha fazla şey katarak kendime, ilerliyorum durmaksızın. Gözler, derim en sıkıştığım anlara kelime bulamadığımda, bir insanın içini dışını anlayabilirsiniz gibi gelir baktığımda. Bir bakıyorum bulanık gördüğüm bir çok şey gerçekte değil gözlerimde netleşiyor rahatsız edici bir şekilde. Uyum sağlıyorum. Duyuyorum, baharın kırdığı buzlardan gelen sesleri hissetmenin hazzını yaşıyorum zihin okuyan bir sihirbaz gibi. Sonra paylaşmak istiyorum, yarıda kalıyor sinirlerime giden emirler, konuşmak istemiyorum. Susmak, hep susmak, yolların sonunda vardığın noktaları ciddi bir kıskançlıkla kendine saklamak, bahara inat mutsuz olmak, bahara inat karşı gelmek, inat,inat derken inada inat gülümsemek. 

Gitmek istiyorum, sevdiğim ellere kavuşmayı özlüyorum bir yerden bağlanmışım sanırım diller söylüyor, engeller yoktan var oluyor. İlerleyen zamanlar bana mistik bir büyü getirecek gibi heyecan ve korkuyla bekliyorum. Gece yarısı gizlice gasp edilmiş, mumlarla aydınlatılmış bir mabetin içinde yapılan korkunç bir büyü. Ne getireceği belirsiz, sevgi, nefret, korku,sevinç,maddiyat,güç kimbilir belki de aşk. Bahar hepimize büyüsünü sundu, bilinen tüm dinlerde "kötü" adledilen büyü bakalım beni ne tür bir mahkumiyete bırakacak. Her açan papatya güzele yapılan nispetle bir kötülük değil mi ?

5 Nisan 2009 Pazar

Ne kadar kan akarsa aksın...


Kana doymayanlar söz aldı yine... Vahşet dinmesin diyenler konuştu, söyledikleri sözler bayrak olup bastırıldı meydanlara dağıtıldı. Katillerin posterleri yaşamın renklerine inat kan renkleriyle basıldı. Ve konuştu katillerin avukatı, halkının seçtiği lider, demokrasinin temsilcisi, barışların efendisi, DTP Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş, "Ne kadar kan akarsa aksın, Kürt halkının mücadelesi her zaman devam edecektir"...

Susmayacak diyor yani tüfekler, biz diyor yine vereceğiz emirleri dağ başında bekleyen "özgürlük savaşçımıza" sonra diyor giydireceğiz nevruzlarda çocuklarımızı terörist gibi ve ellerinde ileride gerçeğini tutuşturacağımız kalaşnikoflar olacak, biz kan isteyeceğiz, öldürmeye devam diye naralar atacağız bir yandan çıkıp konuşacak "düz ovada terör" yaratacağız siz de bakacaksınız ve buna özgürlük diyeceksiniz, siz buna eşitlik diyeceksiniz, Kürtler hep ezildi diyeceksiniz, sen konuşma onlara yıllarca hep eziyet katliam, yerlerinden sürgün edilmeler yaşadılar onlara çalışma imkanı verilmedi istihdam götürülmedi istanbulun taşına toprağına altın koyulup harç edilirken onların başında öğretmenleri bile yoktu..Değil mi ? Değil mi ? Değil mi ?

Değil... Çünkü bunları savunacak durumda değilsiniz, sizler gözlerinizi açıpta bir katile katil demedikçe kendinizi asla savunamayacak savunmak adına kendi içinizde bir hak elde edemeyeceksiniz. Sizler bir lanet olasıcanın doğum gününü kutlamak adına sağa sola taş atacaksınız, güvenliğiniz için yıllardır katletmekten yorulmadığınız güçlere saldıracaksınız, silahlar çekecek vuracaksınız, kan bitmeyecek diye bağıracaksınız. Sonra da kırmızı yeşil sarı renkli afişler basacaksınız devasa ve herkes izin alırken siz gerek duymayacaksınız posterlerinizi yapıştırmak için. Newroz Piroz be! yazacak üstlerinde ama onu kutlarken bile en az 3-5 kişiyi kafadan öldürmeyi planlayacak, bir on katı kadarını da yaralı sakat bırakacaksınız aradan barış barış diye ünlediğiniz bir hafta geçecek ve kan istiyoruz daha fazla hem de diye bağıracaksınız ve yine öldüreceksiniz bir kaç kişiyi. Bu sene bunun bilançosu iki kişi oldu yaralananlar ise onlarca. Devletin kurduğu binaların temellerine ölenleri "kelle" görerek bombalar koyan alışveriş merkezlerini roketleyecek fabrikalarda çalışanları katleden, otobüslerin önünü kesip doktor öğretmen asker polis öldüren, sizin köylerinizi yakan, kızlarınızdan haremler kuran vahşetin üstüne vahşetler koyan bir adama doğum günü partisi yapacaksınız. O da size alnınızda yazan "enayi" kelimesini hatırlatmayacak hiçbir zaman çünkü izlediğiniz televizyonlarda göremeyeceksiniz "T.C. benim ülkemdir ülkem için herşeyi yapmaya hazırım" sözcüklerini. Canınız yanacak, canımız yanacak siz zafer işaretleri yapacaksınız.

Bizim sabun köpüğü solcularımız çıkacak size destek verecek komik sözler söyleyecek dersim diyecek şeyh sait diyecek kanımız yerde kalmaz kalamaz diyecek yıllardır içinde bulunduğunuz binbir türlü pisliği örtmek adına "töre" diyerek giriştiğinizi bir halkın üstüne yıkacaksınız. İdeolojiler kurallar derken Türk milliyetçiliğinden nefret ettiğiniz oranda bağlanacaksınız Kürt milliyetçiliğine. Ve beni tüm Kemalizmimle katil adledeceksiniz sadece ülkem için düşündüğümde ve kafatasçı diyeceksiniz bana barış için kardeşsek öldürmeyelim derken. 

Bu yazıyı yazdım ki daha çok saldırın daha nefret edin benden, demokrasi diye sarıldığınız silahınızdan mermiler çıksın ellerime kalbime beynime. Silin yazdıklarımı karalayın yıkın yerimi yurdumu katledin akrabalarımı sevdiklerimi tanımadığım ama seveceğim insanları. Kan istiyorsunuz madem gelin alın...

Nisan'a sevgi sözcükleri...

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
"Orhan Veli Kanık"

Bir mart ayını daha kazasız belasız atlattık... Ama ne kadar zor zanaatmış Mart ayında kedi olmak efendim. Bir yandan baharın gelişiyle birlikte açılıp kapanan gönül kapınıza kilit uydurmanın telaşı var diğer bir yanda işler güçler sizi bekler. Kongreler atlattık, sınavlar sonlandırdık, seçimlere gittik ampüller patlattık, ölenler, bizim olan kalan sağlar... Ve nisan...

Bir sevdiğim olursa eğer bu beni alıp götüren aylarda Nisan olsun ismi. Neşeli kıpır kıpır bir insan yani. Gözlerinde renklerin her tonu olacak yeşili mavisi bol olmalı. Baharın güneşine karşı saldırgan olmayacak yeşilin yoğunluğunu gördüğünde uzanıp ısınmasını bilecek. Güneş gören her yanında hissedecek baharın sıcaklığını. Nisan, utangaç... Nisan, şirin ve gülümseyen... Nisan, konuşacak konuşacak... Ve olupta Eylül'e vardığında yerime gelen kişiliğimi toparladığım da o da değişecek değiştirecek kendini. Eylül, akılcı ve ciddi... Eylül, güzel sözlerin insanı... Eylül, beni şaşırtan, korkutan,değiştiren. Eylül bana gerçek aşkın varlığına kanıt sunacak...

Nisan ve Eylül'e olan aşkımın ardından bu dönem yalnız gezecek ahaliye selam ederim. Ben de sizlerdenim gönülden insanlar. Eğer ki olur da başarabilirseniz bu güzel havalarda bir kalple bütünleşmemeyi siz bir duygu mühendisi oldunuz demektir, kutluyorum. Atlattığınız binbir türlü zorluk, nefretleriniz, kızgınlıklarınız ve kırgınlıklarını aklınızla birleştirin lütfen, geleceğe bakarken önce 1 sonra 2 sonra da 4 ay sonrasını düşünün kritiklerin farkına varın ömrü hayatınızı bir ömür karartmayın.


Mutlu baharlar güzel insanlar...

4 Nisan 2009 Cumartesi

Türkiye Siyasetinde 1984 Eleştirisi

"Geleceğin nasıl olacağını bilmek istiyorsan, bir insanın yüzünü aralıksız çiğneyen bir çizme düşle... ve her zaman üzerine basılacak bir yüz bulunacaktır."
Orwell 1984

80’li yıllar, en genel söylemle teknolojinin günlük hayatta kullanımının keşfedilmesinin, bunun ise dönemin favori sözcüğü “süpersonik” bir şekilde yapılmış olduğu seneler. Bilim – kurgudan fantastik çizgi filmlere hatta oyuncaklara kadar varan bir “teknoloji sonucu ortaya çıkan inanılmaz gelecek hayali”nin en az giyimdeki abartı kadar üst düzeyde yaşandığı bir dönem seksenler. Amerika ve Rusya devlerinin soğuk savaşın geliştirdiği teknolojiyi sokağa sunması, bir yandan yenidünya düzeni önerileri sunulurken diğer yandan kapitalizmin ağır depolitizasyon süreci, umutlar, gelecek ön görüleri ve elbette endişeler, korkular ve gelecek kaygıları.

1984, geleceğe dair bir kaygının gerçekçi bir dille yazıldığı ve kendinden önceki ütopyaların sıkıştırılmış ve soyutlanmış dünyalarının tamamen aksine yaşadığımız bir dünya coğrafyasının içinde geçen bir George Orwell eseri. Eğitim, sanat, medya gibi birçok başlık altında kendisinden bahsedeceğim eser genel anlamda şunu anlatıyor.

1984 Dünyanın üç büyük güce ayrıldığı ve sürekli sürdüğü iddia edilen bir savaşın etkisiyle milyonların öldüğü ve öldürülmesinin amaçlandığı, tek tip insanların yetiştirildiği, devletin en büyük güç olduğu ve teknolojinin tamamıyla bireyleri kontrol etmek amacıyla kullanıldığı kimsenin tam anlamıyla özgür olamadığı geçmişin kontrolüyle geleceğin elde edildiği yönetimin “big brother” isimli herkes yerine düşünen, karar verebilen bir hayali lider varlığı bulunmaktadır. Roman, bütün bu durumu, bulunduğu çevreye karşı uyanışlar yaşayan Winston’ın gözünden anlatmaktadır.

Benim ise amacım Türkiye siyasetinde yükselmekte olan öncelikle yönetim olmak üzere, yönetim,medya,hukuk,ekonomi alanında karşılaştırma yapmak sonucunda da Türkiye siyaseti üzerine genel bir analiz yaratabilmek.


YÖNETİM

Roman en genel anlamda bir “sosyalizm eleştirisi” olarak görülmüşse de bir çok incelemenin ortak sonucu kitabın sosyalizm ve kapitalizmin ikisine birden dokunduran efendisiz bir eser oluşudur.

Kitapta daha önce de sözünü ettiğimiz, Big Brother, tüm bir ülkeyi tek başına yöneten korku efendisi diyebileceğimiz bir güçtür. Asla bir muhalefeti yoktur, ve yerine alternatif olarak sunulacak bir yönetim biçimi yoktur. Çünkü bir alternatif varsa onu en birinci karar verme organizması olan “Big Brother” yaratacaktır. Türkiye örneğine de bir zamanlar Kenan Evren’in sözünü ettiği “Komunizm gelecekse onu da biz getiririz.” Sözüyle başlayabiliriz.

Türkiye coğrafyasının yüzlerce yıl tek elden yönetilmesi ve kararların hep bu tip şekilde tek elden verilen bir yönetimin etkisinde “politik uyuşukluk” kavramını yaşamıştır. Cumhuriyet döneminde dahi demokrasi çeşitli darbelerle bölünmüş ve bu dönemler kişilere “baskı oldukça barış olacaktır” gibi sunulmuştur. Demokrasinin birçok özgürlük vaadine karşın içinde mutlaka “Çoğunluğun Tiranlığı”nı yaşatma ihtimali vardır. Türkiye’de muhalefetin sözlerine gözlerini kapayan yönetimler bu tehlikenin bu coğrafyada sürekli egemen kalmasına sebep olmuştur. Bu deneyimi ilk yaşadığımız tarih olan 50li yıllar ve Demokrat Parti dönemi olmuştur, öncesin de demokrasinin Türkiye’ye gelişi olarak muhalefet hızla susturulmuş ve görevlerine ket vurulmuş, gazeteler kapatılmış kapatılmayanların ise dağıtımları engellenmiştir. Halk bu yönetimin en iyisi olduğuna inandırılmak adına basın ve dönemin revaçta kurumu olan radyo sürekli etki altında tutulmuştur. Ardından gelen darbenin demokrasiye mola demiş olsa dahi halk tarafından sevinçle karşılanmış olması da bundan dolayıdır. 1984’te başlangıçta iyi bir yönetimi yaşayan Oceanic halkı giderek baskının esiri olmuşlar, muhalefetleri bir devrimle tamamen ortadan kalkmıştır. Medya organları tamamen yönetimin eline geçmişti ve yönetimde birinci unsur olarak kullanılmaktaydı. Günümüzde okumamız gereken ve okumamız gerekenlerin seçildiği bir yönetimde 1984’e dair bir çok örnekte görmekteyiz. Dünyada yıllar öncesinde başlamış olan organize kontrol Türkiye’de son yıllarda yükselmiştir. Artık gittiğimiz hemen hemen her mekan bizim güvenliğimizi öne sürerek kameralarla bizi izlemekte. Kredi ve Yurtlar Kurumunun pilot bölgelerinde parmak izi örnekleri alınarak yurt girişleri bu şekilde yapılmakta. Bireyler kendi istekleriyle, kendi dilekleriyle etiketlenmekte ve bunun sadece güvenliği için kullanılacağından emin olmak zorunda. 80li yılların “fişlenme”si günümüzün Türkiye’sinde güvenlik olarak algılanmakta. Her telefon görüşmemiz bir kere değil defalarca kayıt ediliyor ve isteyen merciiler buna kolaylıkla ulaşabiliyor. 1984’te tüm hayatın kayıtlarının yapıldığı bunun ise kimisi belirli kimisi gizli yapıldığı cihazlar mevcut. An itibariyle nereden kayıt edildiğimizi hangi söylediklerimizi kimin duyduğu belirsiz. Bu anlamda asla sahip olamayacağımız bir özel hayata doğru giden bir Dünya ve dolayısıyla Türkiye örneği mevcut. Tüm bunlara egemen olduğunu açıkça söyleyen ve bunu da bizim iyiliğimiz için yaptığını söyleyen, 1984 eserinde de bugün de devlet. Ancak devletin bu bilgilerle yapacaklarına dair sorgulama yapma hakkı ve buna cevap alabilme yeterliliği de yine devletin kontrolünde. Bu durumda bekçilere kim bekçilik edecek? Bunun cevabını hukuk başlığı altında sorgulamak istesem de devlet etkisinde bir hukuk düzeninin de “adaleti” ne kadar sağlayabileceği muammadır.

Devletin yönetim konusunda diğer bir kandırmacası ise bireylerin yönetimde aktif oldukları yalanıdır. 1984’te insanlar “onurlu devrimi” kendileri yaratmışlardır ve herkes yapabileceği en iyi işi yapmakta ve gün be gün devletin gelişiminde rol oynamaktadırlar. Ancak oynadıkları rol çatlak seslerin jurnallenmesinden fazlası olamamıştır. Bu ortam Türkiye’de halkın yönetimi açıkça denetleyememesi sorunundan başlamaktadır. Tahta yerleştirdiğiniz bir vekili oradan kaldırmanız için beklemeniz gereken azami süre 5 yıldır. Dokunulmazlıklar, aşılmazlar, lehlerine çalışan hukuk düzeni sayesinde denetlenemez bir süper güç haline gelen devlet seçilenleri sayesinde teorik olarak Türkiye 5 senede bir gün demokrasiyle tanışmaktadır. Seçim arifesinde olduğumuz bu günlerde göreceğimiz gibi o beş senede bir günlerinde dahi inanılmaz bir etkileme güç gösterisi o satın almalar ve oy satın almaya zorlamalarla bu bir günlük özlemimiz olan demokrasi dahi baltalanmaktadır. Aşılamaz engeller, sansür, hukuk, fişlemeler, yerinize karar veren devlet ve sizi mutlu ettiğine her zaman size saygı duyduğuna inandıran bir yapı George Orwell ve Türkiye’nin dünyasının ortak noktalarıdır.

EĞİTİM

Bir ideolojinin ve bir görüşün destek alıp yerleşmesini sağlayan o görüşün gençler tarafından benimsetilmesi ve öğretilebilir olmasıysa eğer 1984 bunu inanılmaz bir işleyen düzen haline getirmiş ve sahneye koyup oynatabilmiştir. Elbette Türkiye tiyatrosu açısından da durum farklı değil. Alternatifi olmayan bir eğitim altında yine bir başka korku edebiyatı ürünü olan “another brick on the wall” yani duvardaki bir başka tuğla olmaktan başka seçeneğimiz yok. Sizin için yıllar öncesinden belirlenmiş doğruları, kim bilir hangi düşüncenin körü körüne esiri olmuş bir grubun dilediklerini çıkartıp dilediklerini ekledikleri kitabın esiri yapmışlardır. Avrupa’da bir zamanlar zaferden zafere koştuğumuz sayfalar standart bir lise 2 tarih kitabında 33 sayfa sürerken, sanat, bilim ve teknoloji konusunda geri kalışlarımız sadece 2,5 sayfa yer almakta, tarihteki kayıplarımız ise tek başlık altında ve hızlı geçişlerle yapılmış. 1984’te eğitime dair kitaplarda ve gazetelerde günün koşullarına en uygun olan belirlenip geçmişi anlatan tarihlerin, tarihi olayların sürekli değiştirildiği ve yönetimin başarılarını ortaya çıkaran olaylar lehine geçmişi değiştirmek eserin en üzerinden durulan bölümüdür. Türkiye’de ise hemen hemen her eğitim başlangıcında kitaplar iktidarın ideolojisine uygun bir şekilde kırpılıyor ve kelime oyunlarıyla değiştiriliyor. Ancak en organize işlem dil konusunda yapılmakta. 1984’te kelimelerin anlamının azaltılmasının halkın daha kolay yönetilebileceğini iddia eden bir çaba yürütülmekteydi. Giderek inceltilen bir dil sözlüğü onur duyulan bir obje haline getiriliyordu. Kitapta “Yeni Konuş” olarak adlandırılan bu dilde örneğin “mükemmel” demeye gerek yoktur, çünkü “iyi”, “hoş” ve “güzel” gibi bir çok kelime de bu anlamları bir yolunu bulup karşılamakta. O halde tüm diğer kelimeler atılır ve tüm bu sözlükler yerine iyi kullanılır. Eğer çok mükemmel demek isterseniz ise bu kadar uzatmanıza gerek yoktur. Çiftİyi demeniz yeterlidir. Zıt kelimelere ise ihtiyaç yoktur çünkü iyi’nin tersi olan kötü gereksizdir, onun yerinde değilİyi sözcüğünü kullanmak mümkündür. Bu dile dair daha birçok kelime örneği var Türkçe’de ise devasa sözlükler yaratılıyor olsada günlük konuşma dili 20 yıl öncesinin sadece %67 düzeyine düşmüştür. Üstelik buradaki birçok kelime ise teknolojinin gelişimiyle dilimize geçmiş olan kelimeler. Giderek birbirimizi sadece anahatlarıyla anlar hale gelen toplum geleceğe aktaracağı dili, kuracağı hayalleri ve anlatacaklarını sınırlamak ve kavramlara çizilen çerçevelerini giderek küçültmek zorunda kalmaktadır. Gelecekte bir devrim dileğinde devrim adına kullanacak bir kelime bulmak pek mümkün olmayabilir, 1984’te sözlüklerde devrim sözcüğü yoktu ve yok edilmiş tarih sonucu insanlar giderek var olup olmayan bir sözcük hakkında onun belirttiği değerler hakkında düşünemez hale gelmişlerdir.

Eğitim konusunda bir diğer etken ise eserde “tele-ekran” ve kısmen de düşünce polisidir. Bu kuvvetler eğitimin korku ve nefret sürecinde yaşatıldığı bir yapıyı simgeliyor. Türkiye karşılaştırmasına dönecek olursak notun giderek eğitimde daha önemli bir simge haline gelişi tarih olarak el emeğinin, yaratıcılığın, bunlara değer verildiği dönemin Köy Enstitüleriyle kaldırılıp yerine giderek yükselen bir not korkusunun getirilmesi ve insanların proje tipi ödevler değil kopyala-yapıştır tipi öğrenciyi eğitimden uzaklaştıran bir yapı yerleştirilmektedir.

MEDYA

Eserde medya yönetimin en etkin organı olarak kullanılmakta, hayatın her anında her yerinde yer alan tele ekranlar sayesinde halk medya tarafından yönetilmekte. Devlet ise medyanın tekelini elinde bulunduran muhalefetsiz bir kurum. Bugün sadece Türkiye değil tüm dünyada bilerek isteyerek ama belki de fark etmeden yönetildiğimiz bir tele ekranımız var aslında. İsmi en güncel yönetim şekillerini dakika dakika üzerimizde test ettikleri televizyon... Her gün onlarla yatıp güne onlarla başlıyoruz, eserin aksine onların bizi izlemelerine gerek yok çünkü beyin yönetiminin binlerce etkin yöntemini kullanarak bize istediklerini yaptıracak güce zaten sahipler. Herbert Schiller’in bu konuda gazete ve televizyonu suçladığı 5 konu hem eserde hem de günümüz Türkiye’sinde kolaylıkla karşımıza çıkan şu maddeler:

Bireysel ve kişisel Tercih Miti : “Sizler bizim için özelsiniz”, “tercihleriniz bizim için önemli” bu sözcükleri duyduğumuz o kadar çok yer var ki. Bir markete girersiniz aklınızda zevkinize uygun olan tişörtü bulmak vardır. Hemen size özel olduğunuz hatırlatılır ve kataloglara göz atmaya başlarsınız. Siz kendi isteğinizi değil sizin için daha önceden seçilmiş olan seçenekler arasından tercih yapar olmuşsunuzdur. TV size istediğinizi izleme fırsatı verecektir belki ama izlemenizi istediklerini çoktan çerçeve olarak çizmiştir.

Yansızlık Miti: Tarafsız haber, yansız medya, eşit uzaklıkta bir cumhurbaşkanı… En büyük propagandaları kabul edebilir kılan tarafsız olduğuna çıkarsızca o görüşün savunulduğuna inandırmak. Sanıyoruz ki kanallarımız tarafsız, muhabir olayın olduğu sırada tesadüfen orada ve olayların tüm kısmı bize montaj çalışmaları yapılmadan sunuluyor…

Değişmeyen İnsan Tabiatı Miti : Büyük biraderlerimizin en sevdiği tüm gelişmemizi engelleyecek olan çaba bu olmalı. Bir cinayet haber ve ardındanbir köşe yazarında “insanoğlu yıllardır gelişiyor büyüyor ama alsa içindeki şiddeti yenemiyor insanın tabiatı onu şiddete cinselliğe yöneltiyor gelişmesi ve daha iyi uygarlıkları yaratması tabiatından dolayı imkansız.” Deniliyor kişilerin önündeki değişim gelişim ve gelecek yaratma umudu yok ediliyor.

Sosyal Çatışmanın Mevcut Olmadığı Miti: Kadın ve erkek çatışmasının giderek artması sokağa dökülen kalabalıklar ve devletin geleceğinin tehdide düştüğü bir durum. Medyamız hemen görev başında kadın ve erkekleri birlikte görüntülüyor. Kadınların modern bir yaşam sürdüğü birkaç yer gösteriyorlar ve olan biten bir şey yok neden ayaklanıyorsunuz ki diyor. Bu durumu sizce de yıllarca yaşamadık mı?

Medya Pluralizmi Miti : Belki de Türkiye için en genel yaşanan olgu. Yüzlerce farklı kanal ve yüzlerce farklı kesime hitap ettiğini öne süren kanallar. Ancak baktığınızda aslında toplamda 3-4 farklı medya kuruluşuna bağlı bir çok kanal. Aslında aynı bilgi farklı kanallardan farklı tarzlarda ancak aynı sonucu oluşturacak biçimde sunuluyor.

Hukuk

1984 adaletinde insanların birçoğunun düşündükleri ve sorguladıkları için cezalandırıldıklarını görüyoruz. İşkence altında günlerce kabul ettirilmek istenenlere zorlanıyorlar. Her işkence dakikasında kişinin zayıf noktaları kullanılıyor ve en sonunda fişlenmiş bir kişi olarak topluma salınıyor ve bir anda ortadan kaybolması yani öldürülmesi bekleniyor. Çünkü sistem asla kendi karşıtını kendi içinde barındırmıyor. Eminim eserden mi yoksa Türkiye tarihinden mi bahsettiğim akıllarda biraz karıştı. Ancak geçtiğimiz günler ve aylar özür dileyen ve “evet işkence yaptıklarımız oldu” diyen emniyet görevlilerinin itiraflarına şahit oldu. Göz altında kaybolmak deyimini ülkemize sokan 1980 dönemi ve davasız, yargısız infaz edilenlerin akıbetlerine şahit olmuş bir dönemdir. Günümüze gelindiğinde ise işlerin daha organize olduğunu görmekteyiz, hukuk dilediği dosyayı gizlice yürütürken bazı dosyalar için ise basının çığırtkanlığını kullanmaktan çekinmiyor, bu sayede yargıyı ilk önce yetkisi olmayanların eline veriyor ardından da toplumda ki güvensizlik ve eksik adalet duygusundan yararlanarak yönetimine güç katıyor. Bu bakımdan diyebiliriz ki yine hukuk açısından 1984 ve günümüz Türkiye’sinin birçok ortak noktası vardır.

Ekonomi

Ekonomi devlet yönetiminde etkin ve prim veren bir işlev ancak kısıtlı kaynaklar ve kötü yönetim ekonomiyi zora soktuğunda ve bu yönetimi tehlikeye attığında 1984 yönetiminin bir çözümü var. Yalan söylemek. Tele ekranlarda sürekli tekrarlanan yüksek üretim miktarları, düşük alım değerleri ve giderek zenginleştiği öne sürülen halk hakkında haberler yanında bütün olan biten fakirliğe bahane bulmak adına da olmayan bir savaş varmış gibi gösterilmekte ve halkın sürekli kıtlığa ve yokluğa alışması sağlanmakta.

Türkiye’de giderek düşen yaşam kalitesi her sene düşen enflasyon rakamları ile bir tezatlık oluşturmakta işsizlik arttıkça çalışma yüzdeleri artmakta ve giderek düzel ekonomiden söz edilmektedir. Bunun yapılması yine bizi yöneten en büyük organ olan medya tarafından yapılmakta. Daha önce Adnan Menderes ile başlayan provokatif haber üretme bugün hala hem hükümet tarafında hem de medya tarafından dünyayla eş zamanlı olarak yürütülmektedir. Sürmeyen çatışmalar varmış gibi gösterilip halkın sanal bir kıtlığa mahkûm edilmesini yaşıyoruz.

Bütün bunların yanında hayata dair 1984’te aşk hayatının da yasak olduğunu ve düşünce polisi tarafından da takip edildiğini görüyoruz, bugün benzerini ülkemizde de gördüğümüz ahlak zabıtalarını ve giderek artan sayılarını bununla bağdaştırmak mümkün. Her türlü grup oluşumu, günün her dakikası iki ve iki kişiden farklı şekilde konuşması hem jurnalciler hem de devlet tarafından takip edilmekte.




Sonuç Olarak

Her ne kadar sunumum köklü araştırmalar içermese de benzeri birçok örneği hepimizin bildiği olaylardan derledim. George Orwell 1984 eserini yazdığında birçok konuda eleştiri taşıdığı düşünülmüş, kendi döneminde sosyalizm eleştirisi olarak etiketlenmişti ancak baktığımızda günümüzde daha çok kapitalist sistemlerle bağdaştırılan ve sürekli alıntı yapılan bir kitap olmuştur. İçinde yaşadığımız modern, teknolojik, bilgi toplumu, açık ya da gizli bir totaliter rejim yaratmaya daha uygundur, bunun için paranoyak teorilere de ihtiyacımız yok, dijital teknolojinin ve teknolojik gelişmenin bize sağladığı refahın, insanların sisteme ve sosyal yapıya rahat bir şekilde güven duymalarını sağlaması ve bu teknolojinin bireylere ait bilgisini basit bir şekilde tek elden kontrol edilebilmesini kolaylaştırması, içinde yaşadığımız toplumsal sistemi rahatça totaliter bir yapıya sokabilir. Yine bu bilgileri 1984’te ki kaba ve tek elden bir yönetim olmasına gerek yoktur. Medyanın, düşünce kontrolü üzerindeki etkisi oldukça barizdir; içinde bulunduğumuz internet ve bilgisayar ortamın içinde düşünürsek işler daha dallı budaklı bir yönetim paranoyasına dönüşecektir.

Son olarak Orwell eserini karamsar bir bakış açısıyla ve çözümsüz olarak bitirse de insanlık tarihinin her türlü esarete baş kaldırdığını da yine tarih kanıtlamıştır, gün gelip esaretin devlet adı altında resmileştiğinde başını kaldırıp bakmaya çalışanların da olacağını umuyorum.

1 Nisan 2009 Çarşamba

Sandıktan çıkmayan ön görüler.

29 Mart'ın ardından akılcı düşünmenin zamanı gelmiştir diye düşünüyorum ve seçim sonuçları tam kesinliğe ulaşmadan günlerin birikimini biraz olsun yine olayların merkezinden sunmak istiyorum.

Türkiye yaklaşık on yıllık beklemeden sonra tekrar muhalefetin yükselişine şahit olmakta. Bu muhalefet tarafından hızlı ve düşüncesiz bir sevinçle paylaşıldı kendi görüşümü belirtecek olursam. Keza koalisyon hükümetlerinin kötü yönetimlerinin ve Türkiye coğrafyasına uygun olmayan yapıları sebebiyle ben parça parça bir meclisi kısa bir dönem için dahi olsa "yıpratıcı" görüyorum. Peki nasıl olmalı ? Türkiye "yıpranmamak" adına giderek diktalaşan bir yönetime mi teslim olacak? Önce bir sosyolog adayına yakışanı yani durum değerlendirmesi yapalım.

29 Mart öncesi sinirleriyle tavan yapmış bir lider Recep Tayyip Erdoğan var karşımızda. Tüm kayıtlar incelendiğinde en son hedefinin yerel seçimlerde %52 olduğunu görüyoruz. İzmir mitingi ardından gelen bir mektup (İzmir'li bir kadının AKP'ye mektubu) Erdoğan'ın akılcı düşünmesini zorunlu kıldı ve farkedildi mi bilmiyorum ama İzmir'den umut kesildi. Ancak "büyük düşün" denen iller listesinde bir çok il ve ilçe belediyelikleri varlığını ve Erdoğan'da bunlar üzerinde ki iddiasını sürdürmekteydi. Ortak akıl ile incelenen AKP'nin seçim sonuçları ise bizi yine herkesin kabullendiği bir sonuca götürüyor. Ortak dilin oluşturulamamış olması. İzmir'de "modernist", Anadolu'da "muhafazakar" ve güneydoğuda Kürt-sever bir politika yürüten ve kabaca iki yüzlülük olarak nitelendirilen bu oluşum da AKP medyanın haber yayma gücünü tüm bariz çabalarına rağmen engelleyemedi. Bütün bu sonuçlardan en büyük çıkan sonuç muhalafetin başarısı değil, AKP'nin kaybedişidir. Bu noktada karşımıza çıkan AKP'nin durumu toparlayacak bir taban ve tavan oluşumuna sahip olup olmadığıdır. Karşımızda en az 10 yılı siyaset içinde geçmiş yorgun ve yıpranmış siyasetçiler var, her ne kadar sonsuz bağlılık sunan taban olsa da liderin "otoriteryen" yönetim anlayışına ve tek adam particiliğine ne kadar katlanacağı muamma. Muhalefetin de bütün bu yıpranma döneminde Türkiye siyasetinin aksi bir yönünde kendini geliştirip akıllıca muhalefet yaptığına dönem itibariyle şahit oluyoruz. Bunun sonuçları da "fosfor" oranı yüksek kesim tarafından canlı bir şekilde anlaşılmış olmalı ki bir önceki dönemde kendisini AKP'ye emanet eden belediyeler apar topar emanetleri hıyanete uğramadan geri alma eğilimine geçtiler.Bunlardan bir örnekte benim yerim olan Tekirdağ. 

Seçim bürosunda tesadüfen çıkan bir görev bir çok konuda aslında Tekirdağ ve benzeri diğer kıyı bölgelerinin seçim bilincine sahip olduğunu gösterdi. Dört yerel seçim sonucu geriden başlayarak takip edildiğinde, gördüğümüz o oluyor ki; yararcı beklenti en üst düzeyde, duygusal eğilimler ise sandıkta çok etkisiz. Siz anadoluda yaptığınız kaba siyaseti baskıcı tiplemeleri Tekirdağ'a taşırsanız, büyük şehir edasıyla yaklaştığınız projelerinizle övünürken şehir insanından git gide uzaklaşırsanız bu insan ilk önce özgürlüğünü sonra kültürünü en nihayetinde de şehrini kurtarmak isteyecektir sizden. AKP, Antalya kaybında da benzerini yaşadığını henüz farkedemedi bu gidişle farkedemeyecek gibi gözükmekte, ama Tekirdağ'da da bir parçasını acıyla kaybettiğini eminim biliyorlar. Bir önceki yerel seçimde üstün puanlarla gelen AKP belediya başkanı neredeyse 3 CHP oyuna karşılık 1 oyla büyük bir hezimetin içinde kaldı. Bu teorim görüşüm elbette tamamen kendi tasarımım ancak yıllardır içinde yaşadığım şehrimin yapısını bildiğim konusunda da az çok bilinç sahibiyim. Ve eminim bu kıyı şeridinin de önemli bir kısmı bu olan bitenin farkında olan bilinçli seçmenlerden oluşuyor partizanlardan değil. 


AKP hatasını anladı mı ? Anladıysa ne kadarını anladı ? Ne yapacak ?

Açıkçası anladık gibi söylemlerle çıkılsa da ortaya yıpranmış bir partinin ömrü tüketilmekte ve lideri Erdoğan'da körükle bu ateşi üstüne gitmektedir. Sadece dün akşam haberleri itibariyle "Erdoğan basına çattı", "Erdoğan bakana kızdı." ,"Erdoğan'dan damadına göz dağı." gibi haberler halen devam etmekte hatta yanlış bir önerme mi emin olmasam da hızla artmakta. Kayıpların acısı büyük alınması gereken dersler ise ezberci eğitim gölgesinde. Gelecek ne olacak ?

Büyük ve gerçekten uzak olmamak için alternatif tarih yazmak istemiyorum ancak, her partinin ciddi değişim sinyalleri verdiği şu günde toplumun ihtiyacı olan yeni bir sol parti oluşumu yahut en azından taze kan ile yola yeniden başlamış köklü bir parti, güvenilir bir liderdir. Atak yapmak insanların fikirlerini umuda sürükleyecek ve onlara bekleneni vermeyi vaad edecek yapıda olduğu zaman bir sol partinin Türkiye'de büyük yükselişler alacağına eminim. Bu konuda CHP'nin büyük bir şansı var aslında. AKP'nin eskimiş belediyecilik anlayışının karşısına her ilde yıldızlaşmış ve efsaneler yaratmış başkanlar üretebilirse, bir Büyükerşen yada Sarıgül yaratabilirse eğer bunun yadsınmayacak etkisini elbet hissedecektir. Ankara için seçilmiş Karayalçın ise artık hiçbirşekilde "bir daha" denilebilecek bir aday değil ama Ankara'nın gözbebeği Çankaya'yı kolaylıkla alabilen CHP burayı iyi değerlendirmek zorunda belediyecilikle yükselir ve halk tarafından 5 senelik tanınma safhasını elde ederse bu belediye başkanı Ankara için büyük rol oynayacak lider konumuna gelebilir üstelik arkasında hiç endişe bırakmadan. Bir Mansur Yavaş efsanesinin sadece bir ayda tanınması ve topladığı oy oranına baktığımızda bir mucize tablo görüyoruz. Bunun aynısını yeni yapılanma içinde ki CHP'nin akıllı kadrosunun da düşünebilmesini dilerim. Batısından doğusuna bilinçli bir kitle ve değişim zor değil, ama geçmiş yılların il il incelemelerin yer aldığı araştırmaların yapıldığı halkla birebir konuşulduğu yerde halk misafirini elbet kırmayacaktır. 

Zaman hızla geçip giderken biraz hızlı hafif dengesiz ve bol anlatım hatalı bir yazı oldu sanırım ancak hem seçimlerin şaibeli yapılışı ve bunun Türkiye genelinde yarattığı güvensiz halk kimliğini konuşmak adına henüz daha erken sonuçları tam olarak görmek istiyorum.