5 Kasım 2010 Cuma

Islak Kağıtlar


Uzun zamandır dışarıdayım, çıkarken tutuşturduğum kibrit hala yanıyor. Zorda kaldıkça kelimelerimi yakıyorum, cümleler kurup tekrar tutuşturuyorum kül olacak korkusuna mutluluk katıp yakıyorum.

Yakıyorum... Sürekli titriyor ateş, rüzgar bekliyor, kış bekliyor, kar, ayaz onlarcası... Hep kötü şeyler, emekleri tüketmeye çaba edinen şeyler. Yaz bekliyorum, güneş bekliyorum, ısınmayı değil aydınlanmayı bekliyorum.

Bekliyorum... Bir fikir ofisinin kartını, bir çıkar yolun rehberini, o yolu gidecek sabrı ve yolda ölmeyecek kadar garanti verilmesini bekliyorum. Dokunmak, tatmak aslında görebilmek.

Kendi gözlerimle, görebilmek. Sığ olanı, derin olanı, boğulma çizgisini ve yaşamla ölüm arasında var olan çizgiyi görebilmek istiyorum. Biriktirip o çizgileri kareler, diktörtgenler, üçgenler yapmayı, üretmeyi, sonra da ürettiğimi görebilmeyi istiyorum. Bakalım nasıl oluyor kendi dünyam yine kendi ellerimden çıktığında.

Yakıyorum, sonu ucu belli olmayan bir savaşa kelimeler yakıyorum. Barış için yakıp, barış için yanıyorum. Barışı beklemiyorum, savaşı anlayamamışken.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Hayata Katalize...

Dünya değişiyor... Bunu suda hissediyorum, toprakta hissediyorum... Kokusunu alıyorum. Eskilerden pek bir şey kalmadı zira hatırlayanlardan yaşayan yok artık...

Galadriel - Lord of The Rings

Ciğerlerimi baştan sona dolduruyor bıraktığım post-itlerin dumanı. Geçmişi yakabilmenin, verileri silebilmenin ve üstüne nadide bir kaydı işlemenin hazzı inanılmaz. Gözlerim kurşun gibi ağır, uykum had safhada ama yazıyorum. Yazma gereği hissettiriyor bana nefes almak. Bir adım atacak dahi halim yok ama dünyayı dolaşabilirim. Enerjim yok ama yaratabilirim...

İnan bana nefesi senden, kokundan almak için herşeyi yaparım...

Herşeyi yapacaksam ancak senin için yaparım.

21 Ekim 2010 Perşembe

Dinlediğim Masallar

Soğuk rüzgarlarında akşamların,
Dağılıp kaybolmuş.

Siz çocukluğumun masalları,

Bir varmış bir yokmuş...


Bir kuzu içmek için suya eğilmiş,

Suda koca kurdu görmüş,
Kurt bu kötü insanlar misali,
Kuzucuğu su başında öldürmüş


Evvel zaman içinde

Kalbur saman icinde

Bir küçücük çocuktum

Büyükannemin dizi dibinde

Sonra çıkıp masalların dünyasından
Ben de büyüdüm

Her içmeye eğildiğim suda

Bir koca kurt gördüm.


Anladim ki eğilip içmek öyle kolay değil.

Derinlerden akıyor suyumuz.

Üstelik her suyun başını

Bir koca kurt tutmuş.


Ergin Sander (Ayla'yı Dinler misiniz?)



Öyle eğlencelisiniz ki yorulmuyorum sizi dinlemekten. Bir tanıtımınız bir de gelmek istediğiniz noktalar var hep. Hiç acele etmiyorum sizi oralara çağırmakta. Kendinizi anlatmanızı ve cümle kurmak konusunda işkence çeken kişiliklerinizi ortaya koyun istiyorum.

Farklı yorumlamalara kapalı olmak ama sinirlendim ben diyebilmekte ustalaşmak yalnızca sizin gibi masalcılara ait bir özellik. Şahsınıza bir özellik, kişiliğinize ve başaramadıklarınızı, başardıklarından haberdar olmayanların üstüne yüklenmekle test ettiğiniz hayatınıza dair bir anlam. Öyle çoklarınızı rahatlıkla çıkardım ki hayatımdan, öldürüp dirilttiklerimi aralarında görmek istemiyorum matematiğimden emin olmadığım için.

O halde kendinize gelin, bir ömrü hayallerinin peşinde harcamış adamın "hayal"lerine saygı duyun. Kendi masalının her harfine ayrı emek göstermiş, mürekkebini bozan gözyaşlarına inat her seferinde baştan yazdığı bu pasajlara saygı duyun.

Arkası yazılı müsvette kağıtlarına yazdığınız günübirlik hikayelerden değil bu. Bir ömrün senaryosu, bir ömrün güzel bir senaryosu...

14 Ekim 2010 Perşembe

Hayaller ve Tilkiler

Gece...

Öyle çok ıslandım ki başımı siper ettiğim kapşonumdan yağıyor artık yağmur.

Yağmur...

Öylesine karanlık ki göremiyorum yağdığını yağmurun.

Tilkiler... Kuyruklarını hissediyorum zihnimin içinde dolanırlarken, binlerce ayrı yolu tek bir sokağa bağlama çabalarını seziyorum, kuyrukları değiyor aklımın odalarına, duvarlarım titriyor. Dalıp gidiyor gözlerim aklımın yürümekte ısrar ettiği çıkmaz sokağa.

Çıkmaz sokak... Durup bakıyorum uzanan devasa duvara, sapasağlam, kaya gibi sert ve aşılmaz... Ufak bir rüzgarda sallanıyor duvar. Düşerse üstüme ölürüm.... Düşmez...

Hiçbir düş, düşmedi. Hiçbir hayal gerçeğe dönüşmenin hazzını bu denli hissettirmedi. Çıkmaz sokaklarım, beslemekte zorlandığım tilkilerim, yollar,gece...

Hiçbirinizin bu kadar kolay çözülebilir sorunlar olduğunu bilmezdim.

Yalnızca ıslak bir bakışının bir kalbi bu denli ısıtabileceğini kim bilebilir di ki ?

Ben...

Bunu başarmak adına yola çıkacak cesareti, göze alacak gücü ve şekil verecek ellere sahip olan kim vardı ki ?

Sen?

Sen...

:)

5 Ekim 2010 Salı

Hayâl Kadar Hayat

"Bir yudum çay, bir yudum sen, bir yudumken manzara,
durduğun yeter. korktuğun yeter."

Yapraklarını bir bahar gününden bir sonbahar gecesinin rüzgarına dek saklayan ağaç, uyumak için türlü yollar deneyip alarmın sesiyle zorla uyanmak zorunda kalan insan, batan güneş, kaybolan ay, biten gün... Hepinizden daha çok dayandım. Umudumun her zora girişinde ateşe verdim kendimi, cesaretsizliğin, kayboluşların benden uzak durması için. Bir gülüşün güzelliğine değişebileceğim dünyamı çizdim, yaşayabilmek için sebepler ürettim. Farkettim ki gözlerinin ardından, gidip geldiğim yolların, bindiğim otobüslerin, söylediğim sözlerin, kızgınlıkların ve çırpınışların içinde saçma sapan cümlelerden öte "bir gün" dediğim hayaller vardı.

Hayaller kovalıyordum kimsenin görmediğinden emin olduğum yerlere saklıyordum. Anahtarlarını da sana hediye ediyordum gizli yerlerin. Açtığın yerde en kıymetli şeyin yine sen olduğunu gör diye. Sadece reklamdı amacım, sana senin reklamını yapıp benden kalan son adedi verebilmekti hayalim.

Bir oyun ve bir oyun bozansın bir geceden bir başka geceye sürükleyen... Uyumasını bekledim ama, sanırım uyumuyor sevdan ben uyumadan.

30 Eylül 2010 Perşembe

Kurma Kolu

Buraların en yüksek yerine çıkamadık... Kaç zaman geçti o yazıyı yazmamın ve gerçekleri zihnime okumamın ardından bilmiyorum. Bir hesap makinem var hesaplamak için ama genelde ters çevirip harflere benzetiyorum sayıları. Oyun ve oyuncak işte, bitiyor elbet... Pili, süresi, zamanı...

Uyanıyorum geçen zamanın ardından, kar olmadan üşüyorum, zehir oluyor Ankara'nın kaynatılması tavsiye edilen suları, içmek güç ve zorunlu. Seneler geçiyor alışıyorum, kurbağa olmaya o garip suların arasında.

Kuruyorum, kuruyorum, kuruyorum... Hep o hayal var aklımda.... Hayal kuruyorum, zorluyorum... Kırılıyor kurma kolu aniden ortaya çıkmış bir zamanda.

Dünya..., ben..., hayal..., kırık kurma kolu...

Heyecan sarıyor dört bir yanımı, mümkün mü diyorum içten içe. Beklemediğim ama düşlediğim şey çıkıyor kutudan, eskisi gibi sapasağlam...

Aldığım en güzel gelecek...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Saksıda Dilek Ağacı Yetiştirmek

Her cevap yeni bir soru, soru içeren...
"Sensorium"


Sanırım en isteksizce seninle tartıştım, en çok sana koşmayı özledim. Hep zor anlarımdı koştuğum vakitler. Yanında olmak istedim ama o yerin tam olarak nerede olduğunu hesaplayamadım, aklımda gürültüler koparken duyduğuma inandım sesini sonra cevap olduğunu düşündüm. Cevap olduğunu düşündüğüm şeyler için cevap vermediğini sandım (belki de vermemiştin).

Öyle çok problem vardı ki, her problemde orada olman gerektiğine daha çok inandım, tüm sorunları çözecek güçteydin ama çözmemek için sebeplerin var gibiydi. Tam olarak asla anlayamadım ama beni en iyi anlayan ve sırlarımı en güzel yorumlayanın sen olduğunu biliyordum. Kısa cümleler kurdum, uzun hallerini bilen sendin.

Yardım ettiğinde ya ben alarmı duymamıştım ya da çok geç uyanmıştım. Bugün erken kalktım bir farklılık yaratabilir miyiz ?

14 Eylül 2010 Salı

Referandum'un Kısa Geleceği

... ülke kuzey-güney olarak ayrıldı... 603
... Anadolu, Kirman,Suriye,Irak ve bir kaç beylik olarak bölündü... 1153
... uç beylikleri bağımsızlıklarını ilan ettiğinde bölünmüş ve son bulmuş oldu... 1307

"MEB Genel Türk Tarihi Ders Kitabı"

Millet olarak korku filmlerine gülmeyi meziyet sayar, komplolara inanmaz ve hayatın gırgır boyutuyla daha çok eğleniriz. Bu konuda derin incelemeler yapan bir insan Metin Aydoğan... Yönetim Gelenekleri ve Türkler isimli iki ciltlik bir kitabı daha doğrusu bir araştırması var. Aslında bunun hep böyle olmadığını söylüyor. Birçok sebepte sıralamış, Akdenizliliğimizden tutunda, değişen inançlarımızın getirdiklerine kadar onca sebep var bu politik uyuşukluğun ardında.

Bugün politik uyuşukluğumuzun yanında bir de hiçbirşeyin değiştiremediği özelliklerimizi de görüyoruz. Kamplaşma sevdamız. Bölünmeye, ayrışmaya, grup olmaya ve düşmanlaşmaya olan isteklerimiz. Sosyoloji bunu birçok alt dalda ayrı olarak incelesede ben bunu "takım tutar gibi parti tutmak" olarak gördüğümden "holiganizm" olarak adlandırmak istiyorum.

Kişiler grup olduklarında, ortaya çıkan tablonun sonuçları olumlu yahut olumsuz olsun sonuca yönelik sorumluluğu üstlenmezler. Bir önce ki demokrasi eylemimiz olan yerel seçimlerin öncesinde görüşlerimi belirtmiştim. Ancak bu sefer konuşmadım. Kendimce sebeplerden ve kendimce korkulardan ötürü konuşmadım.

Referandum öyle maddeler sunuyordu ki, "evet" dememeyi düşünmek saçmaydı. Referandum öyle maddeleri öyle şekillerde sunuyordu ki "evet" demek kesinlikle akılsızlıktı. İşte bu harp içinde ben son günlere kadar zihnimde döndürüp dolaştırdım bu düşünceleri. Ve "hayır" demenin şu an seçeneksizliğimin önünde ki en iyi yol olduğuna karar verdim sandık başında.

Bu sırada aynı evrenin yine aynı boyutlarının mahallelerinden birinde kamplaşıyordu insanlar. Evet diyenler ve hayır diyenlere sonraları boykot edenler karıştı. Bir kısım sözde aydınlar, saçmalıklar tarihine "yetmez ama evet" sözcüğünü yerleştirdiler. Kamplar hızla kuruldu saldırılar başladı, videolar, resimler, profil fotoğrafları, twitler...

Sanal kamplaştık, sokakta, kahvede, fatura kuyruğunda konuşmaktan çekindik. Sonra mitingler başladı, "eveeeeeeeeeeeeeeet", "hayıııııır", "eğleniyor muyuuuuz?" gibi çeşitli söylemlere malzeme oldu mitingler. Cumhuriyet'in genç zamanlarının doğuştan asil demokrasisi geldi aklıma güçsüz düştüm bugüne bakınca. Ülkesinde bir terör örgütünün sesi olmuş U2'nun (sonraları kendini bu görevden azletmişlerdir) solistini de bu mitinglerden birisine katmak hayali var mıydı Erdoğan'ın bilemem. Ama olsaydı şaşırmazdım.

Kemalistim ama bir kaç "ok"la değil. "Altı Ok" kadar da değil. Onlardan çok çok daha fazlası kadar Kemalistim. Muhafazakar olmayacak kadar ve muhafazakarlığı boş görecek kadar Kemalistim. Cumhuriyet'e dair bildiği tek şey Atatürk ve İnönü olan sonra da aklına Baykal ve CHP gelecek kadar cahillere, muhalefet olduğu şeye neden muhalif durduğunu ve muhalifliği sadece söylenenlerin tersini söylemek olarak algılayan "muhafazakar cumhuriyetçi"lerden de değilim.

Yobazlardan hiç değilim...

Değişimlere, devrimlere ve onların getirdiklerine "çoğunluğun iyiliği" olarak değil "azami ölçüde herkesin iyiliği" olarak bakanım. Gerekirse tepeden inme, gerekirse halkların ellerinde yücelen depremler her koşulda "azami ölçüde herkesin iyiliği" taraftarıyım.

Bugün bize kabul ettirilen anayasanın ne şekilde yapıldığı ayrı bir mevzudur. Keyfi olarak hazırlanmış, kendi görüşü dışında hiçbir sese kulak asmamış bir paketler bütünü tek seferde sunulup kabul ettirildi. Buna yönelik yapılan açıklama ise "hap gibi tek seferde" oldu.

Muhtemelen sandıkta "evet" demiş olan bir arkadaşım alay ederek sordu.

Bak şimdi karaçarşafa mı soktular bizi? 8-10 senedir şeriat şeriat dediniz hala niye gelmedi?

Bu sözleri duymamın ardında iki sebep var. Birincisi kendisini muhafazakar dinci ve cemaat çatısı altında yarı saydam gösteren bir AKP. Ve yıllardır oylarını sol'dan değil. Muhafazakar cumhuriyetçi kesimden ve "başka seçenek yok" diyenlerden alan CHP.

Öyle bir cemaatçi öyle bir muhafazakar ki, kürt açılımı yapabiliyor, başörtüsü mevzusunu dakikasına çözmesi imkanı varken çözmüyor, istese ülkeye yarın şeriat getirebilecek gibi dursa da getirmiyor. Hep bir erteleme bahanesi hep bir "5 dakika daha uyutayım" durumu var.

Öyle bir solcu ki, kendinden olmayandan ilelebet korkuyor, inanma ihtiyaçlarını partisi üzerinden karşılıyor, rakibini ciddiye almadan, aptal, bilgisiz cahil diye aşağılıyor. Muhafazakarlara laf atarken anlamsızca muhafazakarlaştığını farketmiyor.

Bugün Türkiye bu iki partinin elindedir. Ben ise soruya geri dönmek istiyorum, neden kara çarşafı hala giymiyor kızlarımız ve neden hala şeriat gelmedi. Cevap olarak AKP'linin alaycı kahkahasından ve CHP'linin korku imparatorluğu komplosundan fazlasını verebilirim bireyci değil bireysel bir adam olarak.

"Evet" cevabı vererek çarşaf giymedin ama bu tek kişilik düzenin gömleğini üstüne geçirdin. Artık adım attığın her işte, sadece tek kişi tarafından belki de uyumadan 5 dakika önce verilmiş kararların yazacak geleceğini. Şu an için güzel kanunlar çıkartılacak belki. Ama günün birinde herkese uyacak ama senin hoşuna gitmeyecek bir şey çıktığında "hayır" demek isteyeceksin. İşte bu "evet" oyu senin tüm "hayır" oylarını ipotek altına alan bir imzaydı. Muhalefet olanın dinlenmediği, umursanmadığı ve bu şekilde karşına sunulduğu bir düzenin deneme sürümünü gördün ve güzelmiş almak istiyorum dedin.

Sen şimdi kara çarşafı giymeyeceksin, belki 5-10 yıl sonrada giymeyeceksin. Ama "giy" dediklerinde, "hayır" diyemeyeceksin. Sınavları geçmen için, geçmekten farklı özelliklere ihtiyacın olduğunu söylüyor yeni düzen. Eğer bu özelliklere sahipsen ne ala. Ama eğer elinde zihnin ve seni evde bekleyen orta halli bir ailen varsa isyan etme lüksün olmayacak.

Ben "evet" çıktığında üzüldüm, çünkü azınlıkta kalan ve bu endişelere sahip olan insanlar azdı ve şimdi kendilerini nasıl kollayacaklar yeni sistemden dedim. Sonra ülkem için sevindim. Harita'da sarıya boyalı (nedense tüm TV kanalları sarıya boyadı, HaberTürk ise yeşil ve kırmızıyı tercih etti) alanlar bu düzenle birlikte mutlu yaşayacak insanlardı. Bir şekilde bal tutan adamın elinde ki baldan pay alabiliyorlardı, bir şekilde iş buluyor, çocuklarını mutlu mesut bir gelecekte görebiliyorlardı. AKP çoğunluğun iyiliğini düşünen liberal bir partiydi ve çoğunluk gerçekten çoğunluktu.

Gerçekten mi ?

8 Eylül 2010 Çarşamba

Parantezi Açıyorum (Kapatıyorum)


Önemli beyler ve hanımefendiler...

Değer verdiğim insanlar ve bana ışık tuttuğunu, hayatımın bir noktasında değişim yarattıklarını düşündüğüm kişiler...

Hep böyle mi gidecek ?

Sizinle olan arkadaşlığım, dostluğum, sevgim, yol arkadaşlığım... Nereye kadar devam edecek? Ne zaman bozuk olacak aramız. Belki de nefret edip birbirimizden kaçar hale geleceğiz ? Olur mu olur? Ben aşık olduğum insana söyledim bunları, size söylememde de sakınca yok.

Nereye gelirsek gelelim değiştiğimi ve beni buradan gönderen modüllerin ağırlık yaptığını farketmeye başladım ve bıraktım. Kendim ve sizin aklımda olmanız sayesinde yol alıyorum. Kırılmaca yok, bakalım ne kadar sürecek.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Düşleri Fırçalamak

Bir kaç can alıcı hayata dönüş operasyonunun ardından, deniyorum. Yalnızlığım benim en büyük mabedim. Sesler duyuyorum yalnızlığımın kesileceği duygusu çarpıyor kulaklarıma, endişeleniyor anında da unutuyorum.

Unutmalıyım, pişman olmamak adına ve yorulmadan var olmak adına. Yıllardır özlemini kurduğum şeyi yaşamama ramak kalmışken, tam da istediğim şeye çok yaklaşmışken bir hiç uğruna, iki üç kişilik düşman ordusuna ve üstüme terapileriyle gelmeye çalışan kişisel gelişimcilere aldanmadan ayakta durmalıyım. Durmazsam, yenilen sadece ben olmam, güvenim, kişiliğim ve başarılarım...

Hepsini baştan tamir etmem gerekir.

Sorunları tek çırpıda çözecek cevaplar vardır. Bunlar çoğu zaman elinizin altında olmaz. Yaşam size ders vermek için her ders almayışınızda sizi daha bir dibe sürükler. Hayat, gala geceniz değil sadece kamera karşısında oynadığınız bir oyundur ve film makaraları gerçekten sınırlı sayıda. Üstüne çekebilirsiniz evet, ama yıpranma payını da unutmamak gerek.

Bu anlamda sorunların çözülmesi için elinizde ne varsa kullanırsınız, sorunu yaratan kendinizseniz ders almayı öğrenirsiniz ve işi zamana bırakırsınız. Ders almayı öğrenmeyeceksen eğer, mahallenin delisinden daha az değer görürsün. Akıllı biri olup, deli davranmak saçmalıktır.

Gece yazan kedi, eskisi gibi yazmaya devam edecek. Uzun bir aradan sonra, siyasetin gündemin düşüncelerini de aktaracak. İroniktir ama insanın kafasında onca şey varken onları yazmak zor oluyor. Aynen kafanda hiçbirşey yokken yazmanın zor olduğu gibi.

Ama bir yerden başlamak lazım...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Yüze Sürülü Zafer

- Alıntıdır -


(Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’da gazetecilik yapan yazarımız, büyük taarruz'dan bir türlü haber alamamanın sıkıntısını yaşamaktadır.)
"...
Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargahı ile beraber esir olmuş...

Keder insanı öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.

Türkleri Büyükada Yat Kulübü’nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar, o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte, Mustafa Kemal'in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlatılıyor ve Türkler’de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları, çoluk çocuğun çığlıklarıyla geçilmez bir hale geldi.

Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabah ettik. İlk vapurun en görünmez köşelerine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.

Bütün Türkleri, yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokakların hepsi, şu veya bu muhipler cemiyeti üyeleri mi idi? bizimkiler utançlarından evde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışanlar ne idi?

Meğer bütün karargâhı ile başkomutan Mustafa Kemal değil, yunan başkomutanı Trikopis esir olmuş...

Size, kalbin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim, burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz.

Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.

Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sen ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.

Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu.(...)

Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu batının, vicdanlarımızı ve kafamızı doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 ağustos zaferine borçluyuz.

"Akşam"ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: "elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk!" kapıları açmanın imkânı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu.
..."

Falih Rıfkı Atay, Çankaya

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Üç Gün Ara Ver...

Gözle görülebilir bir anda vazgeçtim varlığından, hediyeydi bana gelen öyle olmasını, öyle kalmasını diledim. Olmadı...

Her gün dileğimde sarkıt ve dikitlerle oluşacak bir mağara vardı, göz kamaştıran. Çelik bariyerlerle kurulan bir gökdelenin boyumu çoktan aştığını gördüm. Kişi sevdasını başkalarından kıskanır bazen, ben kendi sevdam içinde kendimi kıskanır hale dönüşen adam haline geldim.

Harflerimden küçüktüm, cümlelerim korkutuyordu, yazamamanın kalabalığında boğulur olmuştum bu bitmek bilmeyen sesler sedalar canıma dokunur bir hal aldı. Rüyalardan yorgun uyandım ve ölüm olsa ucunda yazmak gerek dedim. Önce kendi tarihimi sonra seninkini...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Yüksekten Düştüğüm Rüyalar


Farklılıklar düşlemiştik rüyalarımızda, hayallerimiz olacaktı küçük bir evin mahzeninde sakladığımız ve çıkaracaktık onları yalnızca misafirler geldiğinde. Bir pırıltıya ihtiyacı olacaktı tüm dileklerimizin. Gelecek, geldiğinde el koyacaktı pırıltılarımıza "güzel bir gelecek" reklamlarında kullanmak için.

Aydınlıklar düşlemiştik, gözlerimizin kamaşacağı, birbiriyle yarış halinde olan, bastıkları her adımda notaların kıskandırdığı. Yürüyüşler görecektik yeşilin içinde maviye varmak amaç olacaktı ama biz yalnızca güzele varacaktık en sonunda.

Karanlıklar yoktu işin içinde, maziden gelen yaşlı bir neferin alıp getirdiği... Emanetler yoktu, sorumluluklar değildi içimizi burkan. Gözlerimizde hissetmemeliydik tuzu yakan denizi, ağır bir orman dikilmemeliydi midemizin tam ortasına yumruk yemiş bir ağrı eşliğinde. Gece hiç bu kadar ağır olmayacaktı.

Özlem, yalnızca fon kartonuna çizilmiş anaokulu afişlerini eve götürürken sarmak istediğimiz paket lastiğine karşı olacaktı. Arayıp bulamayacak, dertlenecektik. Özlem, sevdiklerimize karşı olmayacaktı, sevdiklerimiz bir yanımızda dünya ise hemen başucumuza soyup koyduğumuz portakalın yanında...

Dileklerimiz olmalıydı, yalnızlığımız değil. Sevgimiz olmalıydı, mantığımız değil. Kaybeden olmayacaktık, bulunan olmaya razı olmak değil...

6 Ağustos 2010 Cuma

Oyun Hamuru İsteyen :)


Daha önce ki yeniliğimizi "Kuru Boyalandık" başlığında vermiştim yine bir yaz günü. İşte yine bir yaz günü ve bu sefer ortaya en çocuksu yanımızı çıkarmak kalmış olsa gerek ki bu sefer de elimizi hamura buladık.

Umarım değişikliğimiz beğenilir hoşa gider. Her sefer söylediğim gibi Emel'in bu tasarımın ortaya çıkmasında ki emeğini de hala unutmadım. Herkese teşekkürler.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Yalan Hasadı

İlkin yalan söylemesini öğrendim.
Sonra yalan söylemesini öğrendim.
Dışımda ne oluyorsa, içimde ne varsa
Söylemesini öğrendim.
Özdemir Asaf

Aslanlar gibi yalan söyleyemem, çok yalanlar söyledim belki ama idam etmedim insanları yalanın ipleriyle. Gözlerin içine bakmadım söylerken, çok bakıldı gözlerimin içine sahte sunuşlar süresince. Şuursuzca, hınçla hani dedim ya aslanlar gibi tadını çıkarta çıkarta "yalan" söyleyen "gerçek" dostlar gördüm kaçtım.

Mütevazi bir adam değilim, hiç olmadım, olmak maksadında da olmadım. Söylediklerimin, yapabildiklerimden az olduğunu biliyorum sadece. Gereksinim edinmedim söylemeye daha fazlasını sahte işlerinize beni koşmamanız için.

Yatsı vakti elbet gelecek, yeni mumlar yaratın eskisini korumak için, sizinle birlikte yeni mumlara ateş tutacak cengaverler edinin. Düşünüyorum da elbet sönecektir olur da sönmezse cüzdanında taşırsın dostlarını.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Uçmayan Dairelerimiz

Password is : Fight the Future

- Three Words-

Koşup yetişemeyeceğini bildiğim, geçmenin ancak kırmızı bir hattın ardında var olmakla mümkün olacağı bir yer. Bilmediğini hayal etmezsen, birşeyin varlığını ön kabul olarak kabul etmezsen kirlenmezsin. Dünyanın çamuruna batmazsın. Tertemiz başladığın dünyaya hem kimseye saldırmadan hem de kimseye boyun eğmeden bitirebilirsen eğer tertemiz bitirmiş olursun. Ve kimsede seni umursamaz.

Dünya bizim bir renge boyanmamızı istiyor, kendimize oluşturduğumuz en özel, en derin, en kendi bölgemizi çevrelediğimiz kırmızı hattı oluşturmamızı istiyor. Milyonlarca insan, milyonlarca sır...

Günümüz evreninin fiziki-ruhi-medikal şeytan üçgeninde yer alan her birey gibi canlarımız yandığında renklere veriyoruz kendimizi. Ruhumuzun karanlığa olan tarafını bazen bir silahla bazense masumane olduğumuz dualarla açıyoruz. Her davranış varlığımız bir başkasına yahut başkalarına üstün kılmak maksadını taşıyor. Maksatlarımız varlığımızın sürekli ön plana çıkmak isteğine kolayca yanıt veriyor. İstenilen adrenalin kana basılıyor, gerekirse ruhi olarak kişisel gelişim planları yaptırılıyor yada bir psikolog size ne kadar özel olduğunuzu telkin ediyor (kimi zaman bir din adamından farksızlar) eğer hepsi yetersiz kalırsa size herkese vermediğini sandığınız birşeyi hediye edecek. Medikalleri, renkli renksiz küçük hapları.

Kırmızı çizgileriniz genişleyecek, kırmızı bir ev, kırmızı çocuklar ve kırmızı telefonunuz özelleştirdiğiniz hayatınızda sosyalist tavırlar edineceksiniz. Gözünüze anlamsız gelen her kelimenin, her düşük cümlenin, her hatanın aslında sizde ne kadar yer ettiğine şahit olacaksınız. Birşeyler sizi anlatıyor ama seste parazit var. Bedeninizin yansıttığı gerçekler, size söylenen sizin yalanlarınızı parazitliyor.

Kaçabilir misiniz ?

Gelecekle savaş.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Geleceğin Zeytin Ağaçları

Kimse geçmişini geride bırakıp yaşamına yeni bir çizgiden devam edecek kadar güçlü değildir. İhtiraslarınız ya da en basitinden huylarınız sizi bu yolda derin hendeklere devirmek için çabalayacak elbette devireceklerdir.

Mutlu bir anınızda geçmişten bir telefon,iş dönüşü karşınıza çıkan eski bir tanıdık, gözlerinden nefreti okuduğunuz günleri hatırladığınız ve sizden saygı bekleyen bir patron yahut kimliksiz koca bir ordu.
Geçmişimin kavgalarını unutmak istiyorum, bir ömrü okyanusu kıyıdan takip eden bir kaşiften fazlası olmak istiyorum, her gürültünün ardında ipuçları toplayan, hayallerinde eninde sonunda sadece kendini bulan kişi olmak istemiyorum. Toprağa çapasını vurmadan çıkacak sesin metalik olacağını tahmin etmekten ve her tahmininde haklı çıkmaktan yorulmuş bir çiftçiyim. Ürünlerimin hasadını görmek istiyorum.

Hayır bunu düzeltemezsin.

Bunu dediğimde, bunu diyenlerin karşısına "düzelttim" diyerek çıkmak hissini taşıyorum. Hayat sadece senin değil birçok insanın ortaklığında yürür diyenlere "ben yönetiyorum" diyeceğim günü bekliyorum.

Karanlık her bastırdığında bir başka güneşin yolda olduğuna eminim. Onun beklediğim güneş olacağının heyecanını yaşarken yine de endişeler yaşıyorum güvenilir dostum gecenin gizlediği korkan tarafımda.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Oyuklardan Sızan Su

Neden yarım kalan işlerimize devam etmek hiç başlamayanlara oranla daha sıkıcıdır. Biten tüm olguları yeniden açmak heyecan yaratırken neden binlerce yılın duygularını yaşamak daha yorucudur. Olmayanı oldurmak, imkansıza ulaşabilmek hep daha çekicidir. Ve belki de daha insanidir. Peki ya delilikler.

Çok akıllıca davrandım sanırım dediğimizde aslında yaptığımızın ne büyük aptallık olduğunu çok zaman farketmedik. zihinlerimizde kazanılar zaferlerle imzayı attık olmayacak işlere. Bir ömürlük sözler verdik kısacık geçmişlerimize hatanın dönülemeyen noktasında acaba bu sırada kar var mıdır diye oturduk bir kaldırım taşına düşünüyoruz.

Düşünüyoruz...

Düşünüyoruz...

Düşünüyoruz...

16 Temmuz 2010 Cuma

Gece Körlüğü


Sıcak.
Sıcak bir gece.

Gereksiz bir uyanma ve ardından çıktığım sokak. Sesini duyduğum tek şey geri kalan tek işlevi doğaya karışmak olan el ilanlarının rüzgarda savruldukça bıraktığı ses. Gecenin ortasında kendime bir misyon biçiyorum tepeye doğru yükselen bayırın ucunda ışıklarını gördüğüm büfeyi kestiriyorum gözüme. Bir Opel'in hızla geçişine söylenecek oluyorum kuruluktan yapışan dudaklarımı açmaya üşeniyorum.

Konusu bir anda soyut bir sözcükle toplumsal eleştirilere giden makalelerden öte, mutluluğunu bir canavara rüşvet olarak sunmuş kentin, zevklere boğulup huzurdan ayrı düşmüş, neşeye vurulup sevgiyi unutmuş insanının yürüdüğü kaldırımlar bunlar. Sabah olacak okula giden insanlar saracak, akşam ise günün yaşanan sürtüşmeleri taşınacak bir yerlere. Kimi yollara dökülecek, kimi bir trafik kazasına kurban gidecek, bazısı evlere taşınacak geri kalanlarsa termodinamik yasalarının unutkanlığına eşdeğer bir biçimde can yakacağı ödeme günlerinin gelmesini bekleyecek.

Şehir ucunu bucağını göremediği aşkın hesabını isteyecek adamından, rüzgarda yere düşen saksının hesabı ise gelecek güne kalacak. Topraklar henüz yaşken alınacak hesaplar, gece kin tutarken, ağır davranırken güneş gelip hesap isteyecek onun bıraktığı izlerden.

Yaşam ödeme günlerini geleceğe bırakan bir saatli bomba kıyamete kurulu olan. Ve tepedeki büfe daha ben yolun yarısındayken ışıklarını kapatan dönüş yolunda kendisine sakınmadan söylediklerimi asla bilemeyecek olan bir adam tarafından işletiliyor.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Sefere Çıkmayan Ordu

Diyalektiğini büyüsünü içinde taşımak kimi zaman sizi tanrısal bir gücün sahibi yapar ya da o hissi verir yahut sizi sadece kendinizden oluşan bir ordu olmaya sevk eder, savaşmaktan başka bir şey bilmeyen ve eninde sonunda hep yalnızlığa mahkum olan tarafsızı oynatır.

İçinizde hem iyinin hem de kötününü neferlerini taşımak, tespitlerinizde disosiyatif bozukluklardan kaleler yapmak sizi kimseye karşı ele vermez ama hep öldüğünüz günün yalnızlığını taşırsınız size ait olduğundan dahi şüphe ettiğiniz bedende. Sizin için gülecek bir çift dudak, size ağlayacak gözler, sarılacak birisi ve akşama da birşeyler yiyebileceğine dair bir sigorta arayışı... Tüm hayatımız bunun üzerinden geçerken bu ruh size bunların hiçbirisini garanti etmek derdinde olmayacak, size birşeyler sağlamanın beklenen olmadığını gösterecek. Beklenen yıllar sonrasını hedefleyecek yarını ya da bu akşamı değil.

Gecelerin, gündüzlerden gürültülü sürdüğü ve akılda bir parıltıdan fazlası yorgunluğu bıraktığı zihinsel olarak güç ve düşkün günlerdeyiz, aklımızdaki şeytanların sıcaktan kendilerini kaldırmaya hiç niyetleri yok, meleklerimiz ise her gelen güzel esinti gibi çabucak gitmeye meyilliler. Zaman hangisini seçeceğimizle değil hangisi olacağımızla ilgileniyor.