24 Şubat 2010 Çarşamba

Darbe'tül Tarz

Yıllardır, olacak olmayacak, olursa nasıl olacak sivil midir? Yoksa askeri midir ? Darbe nedir ? Devrim nedir ? Atatürk hangisini yapmış? gibisinden kimi zaman saçma kimi zaman ise cahilce sorularla karşılaştık.

Bir yandan darbe yapmak için insanları korkutma ve darbeyi hazırlama koşulları hazırlandığı iddia edildi. Bir yandan da bu yapılırken insanlar "darbe korkusu"yla sindirildi. Bunun örneklerini senelerdir diyebileceğim bir süredir yaşıyoruz.

Dünün yoğun gündeminin etkisiyle haber kanallarında darbe yeniden canlandı. Bir tartışma sırasında telefon ile bağlantı kuran Taraf gazetesinin bir yazarı "ordunun toplanmasını zararlı buluyorum, öyle ki yarın bir darbe olabilir." diyerek, tartışma programlarında kapattığım "hızlı sinirlenme şalter"imi kaldırmak zorunda bıraktı. Ve karar verdim, yıllar önce "komunizm gelecekse onu da biz getiririz" diyen bir vatan hainine öykünerek darbe yapılacaksa onu da ben yaparım dedim ve yaptım.


Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu bu dönemde hadi hayırlı olsun diyorum.

- Tayyip Erdoğan ve bilimum benzerleri kalkmıştır rahat olun.
- Halkı aptal yerine koyacak adamları seçmekte yasaklanmıştı halk akıllı olsun.
- İş bulamayanları mezun eden üniversiteler kapatılmıştır.
- Açılım açılacaksa onu da ben açarım yorulmayın.
- Yalnız insanların önünden çift olarak geçmek yasak.
- Yağma yapmayın lazım bişey varsa bana söyleyin buluruz.
- Bakanlar kurulu, rektör, milletvekili falan yok şimdilik bir tek ben varım.
- Komunistlere sarı kırmızı ve siyah renk yasak yeni şeyler deneyin biraz.
- Zamanla sevdiğim arkadaşları yönetime getireceğim haberiniz olsun.
- Okulları kapatmıyorum boşa heveslenmeyin.
- Darbeyi bir önderin adına yaparak onu karalamıyorum bizzat canım istedi diye yaptım.
- Anayasayı değiştirmiyorum, direk kaldırıyorum, giderken yerine yenisini yazarım.
- Her türlü izdivaç programı yasaklanmıştır, abazanlık kalkmıştır.
- Tüm kanallarda daha önce çektiğim filmler, görüntüler yayınlanacak onları izleyin.

Son olarak aziz vatanın sevgili halkı, korkmayın devletin, onu seçen halkı aptal yerine koyduğu sivil darbelerden yahut kan ve gözyaşı eşliğinde barış getirdik diyen darbelerden değiliz. Gayet eğlenceli bir darbe olacak eğlenmeye ve tadını çıkarmaya bakın. Bu anlamda diyebilirim ki bu darbe başka
düşünenler değil düşünmeyenler parmaklıklar ardında.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Adaletin sızlayan ekseninde "Dumlupınar Denizaltısı"

- Vatan sağolsun!
" TCG Dumlupınar"


Amerika'nın müttefiklerine yardım amaçlı olarak yolladığı iki denizaltıdan birinin ismidir "Dumlupınar". İkinci Dünya savaşı sırasında yara almış tamir edildikten sonra da Türkiye'ye hediye edilmiştir. Çanakkale boğazında yapılacak bir Nato tatbikatı için İnönü denizaltısıyla birlikte görevlendirilir, İnonü denizaltısı hızla ilerleyip boğazı geçmiş Dumlupınar ise sabit hızını sürdürmüştür. Ancak boğazın en keskin dönemecinde Naboland isimli İsveç gemisi, Türk denizaltısını göremez ve zamanında müdahil olarak geri dönemez. Büyük bir çarpışma sonucu denizaltı yara alır ve hızla batmaya başlar o sırada üstte bulunan iki denizci kendisini uzun bir yüzme sonucunda kurtarır ve bir tekne sayesinde kurtulurlar. İki denizci ise Naboland'ın geri dönmek için çabaladığı sırada gemiye ait pervanelere kapılarak ölürler. Artık gemide 22'si manevra dairesinde, 60'ı bitişik dairelerde olmak üzere 82 kişi kalır.


Denizaltı batar batmaz, "battı şamandırası" yüzeye çıkar 4 Nisan günü tüm gazeteler olaydan bahsetmeye başlar geminin şamandırasına bağlı olan telefon vasıtasıyla ilk görüşme yapılır.

-Alo aşağıdan, alo dumlu ben üsteğmen Suat Tezcan, beni duyan var mı orda?
-Komutanım ben Selami Astsubay, duyuyorum sizi
-Selami kaç kişisiniz, nerdesiniz?
-Manevra dairesindeyiz komutanım, 22 kişiyiz benimle beraber
-Diğer dairelerle bir irtibatınız var mı?
-Yarım saate kadar kıç batarya dairesiyle konuşurduk ama şimdi onlarında sesi çıkmıyor komutanım
-Tamam Selami sakin ol, hemen arkadaşlarına emrimi ilet, konuşmasınlar, şarkı söylemesinler, sigara içmesinler.
-Başüstüne komutanım, komutanım manometremiz 267 kadem gösteriyor doğru mu?
-(Üsteğmen Suat yutkunur ve der ki) Tamam selami sizi kurtarıcaz
-Selami astsubay bu ilginç soruyu tekrarlar, komutanım manometre 267 kadem gösteriyor, doğru mu?

Denizciler durumun ne kadar kötü olduğunu işte burada anlayabilirler. Yaklaşık 90 metre aşağısını ifade eden bu birim, dönemin teknolojisine ve Çanakkale'nin tarihin başından beri nice gemiler yutan akıntısının "imkansız" olduğunu söylemesidir. Bir süre sonra yüzeyde bedeni patlamış kan içinde bir askerin cansız bedeni bulunur. Bölmelerden birisini açarak kendini bırakmış kurtulacağını ümit etmiştir. Ancak yüksek basınca dayanamayarak ciğerleri parçalanmıştır. Kurtarma çalışmaları ümitsizlikle devam eder, giden dalgıçlar daha bir kaç metrede nefessiz kalıyor, vurgun yiyor ya da kırampa uğruyorlardır. Akıntının artması gemilerin kurtarma bölgesinde sabit duramıyor olması sebebiyle son bir konuşma yapılmak istenir. Konuşmanın şu bölümü TRT'den tüm ulusa yayınlanır.

-Alo Selami ben Üsteğmen Suat
-Emredin komutanım
-Selami, arkadaşlarına söyle, konuşabilirler, şarkı söyleyebilirler, sigara içebilirler.

Selami Astsubay bu emrin ne demek olduğunu çok net anlamıştı, 22 denizciyle beraber tek bir yürekten Dumlupınar'dan duyuldu,

-Vatan saolsun.

Bu Dumlupınar ile olan son görüşmeydi çünkü sabit tutma çalışmaları sırasında kopan bir halat eşliğinde Dumlupınar ile olan tek bağlantıyı yani "battı şamandırası"nı da koparmıştır. Artık ne yerini belirlemek ne de denizaltıda kalanları kurtarmak mümkün olur. 81 denizci bugün hala Çelik Mezarlarında bu sözün anlamında yatmakta, batığın 50. yılında Savaş Karakaş önderliğinde gemi bulunur kamerayla çekilir ancak şehitlere saygısızlık etmemek amacıyla içeri girilmez. Son görevi yerine getirmek amacıyla üzerine "vatan size minnettardır" yazılı bir plaket ve ölenlerin yakınlarının onlara bıraktığı küçük bir sandık içinde mektuplar bırakılır.



Türkiye bugün "Vatan sağolsun" sözünün manasını tartışmaya açarken internette ciddi anlamda dağınık olan bu tarihi belgeyi toparlamak için çabaladım. Birçok yanlış eksik şişirilmiş notlardan arındırarak sunduğum tarihi bir olaydır. Konu hakkında bugüne yönelik siyasi bir eleştiriye yönelmek istesede yazım benliğim, bunu yapmayacağım çünkü bu tarihi olayın okuyucuların özünde düşünülerek yorumlanması gerektiğine olan bir inancım var. Umarım vatanın toprağında, havasında ve denizinde görev yapmış bu insanlara duyulması gereken saygı bir şekilde hatırlara gelir.


20 Şubat 2010 Cumartesi

Dahi, ulusal kahraman ve vatan haini : Satranç Sanatçısı Bobby Fischer

Bir satranç üstadı...
Bir ulusal kahraman...
Bir Vatan haini...
Yalnızlık ve kaçışlar içinde bir ölüm...

Kim ne derse desin Bobby Fischer'ın bizim dünyamıza ait olmayan hayatı, 64 siyah ve beyaz kare içinde yaşandı ve bitti. 9 Mart 1943'te California'da yahudi bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi bir dahiden bekleneni yaptı ve okulla arası gerçekten berbattı bunda en büyük etkenlerden yegane olanı ise Bobby 6 yaşındayken ablasına alınan satranç takımı. O günlerde geleceğini bu kadar etkileyeceğini düşünmeden sahip olduğu bu takım onun tek yapmak istediği şeydi.

Ondan bahsedenler "Bobby ile iletişim gerçekten zordu heyecanla konuşabileceğiniz tek konu satrançtı ve konuşmanın durakladığı yerlerde Bobby'nin elindeki ufak kağıt üzerinde satranç hamleleri planladığını görürsünüz." der. 14 yaşında ulusal turnuvaları kazanan en genç satranç oyuncusu olarak tarihe geçer. Soğuk savaşın en çetin günlerinde satranç bu çarpışmanın en sıcak yüzüdür ancak sovyetler kendi sisteminin bir kanıtı olarak sunduğu satrançta her sene dünya şampiyonluğunu elinde tutmaktadır.

Amerika, bu genç adama güvenir ve onu İzlanda'da ki yarışmaya yollamaya karar verir, ancak Bobby paranoyalar, dahiliğin verdiği asosyallik ve erken yaşta başlayan agresif sinir sistemi hastalıkları sebebiyle maçlar büyük sansasyon yaratacak raddeye gelir. Bobby defalarca dünya turnuvasını yarıda bırakır ve tepkileri üstüne çeker. Ta ki Boris Spassky'nin karşısına geçeceği güne kadar.

Tüm üstadları 6-0 gibi inanılmaz skorlar eşliğinde yenen Fischer, ülkesinden Spassky ile maça çıkması için ödülün milyon dolarlarla ifade edilmesini ister, bu teklif aylar sonra kabul edilir. Artık maç Amerikanizm Komunizm savaşına dönmüştür. Ancak Fischer'ın istekleri bitmez bu asrın maçına çıkmadan önce kameraların kapatılmasını ister seslerinden rahatsız olduğunu söyler, ülkenin en iyi ses uzmanları makinelerle yaptığı ölçümlerde hiçbir ses duyamamış olsa da Fischer ısrarcıdır ve kameralar dışarı çıkarılır. Şimdi de masadan rahatsız olmuştur ve değiştirilmesi için yine isyan eder, ışıkların düzeninden, rusların Spassky'e yerleştirdiğini iddia ettiği telsiz düzeneklerinden dahi şikayet eder. Tomografiler yeni ışık düzeni gibi binlerce düzeltilen elden geçirilen ayrıntının ardından Spassky ile masaya oturur ve "asrın maçı" olarak akıllarda kalacak olan 4-2 skorluk maçı tamamlar. ABD'nin ilk ve son dünya şampiyonu olmuştur.

Tarih 1975 olduğunda ünlü usta Karpov ile unvan maçı yapması beklenen Fischer, Uluslararası Satranç Federasyonu FIDE’ye maçın oynanabilmesi için bazı koşulların yerine getirilmesini istemiş, aksi halde maça çıkmayacağını söylemiştir.

Fischer'ı reddeden FIDE, unvan maçı yapılmadığı halde Karpov’u yeni Dünya Şampiyonu ilan etmiştir. Bu olaydan sonra Fischer kayıplara karışmış, yaklaşık 20 yıl ortalarda görünmemiştir. Bu durum ona esrarengiz bir hava vermiş, satranç tarihinin en gizemli şampiyonu olarak görülmüştür. Yıllar sonra ise Amerika'nın Yugoslavya'ya uyguladığı ambargoya karşı gelerek bir turnuvaya katılmış üstelik bunu gizlice yapmak yerine alenen yapmış hükümetin kendisine gönderdiği resmi yazıya tükürerek cevap vermiş ve Boris Spassky ile Karadağ'ın açığında bulunan bir adada satranç karşılaşması yapmış, Spassky'yi 20 yıl sonra, 10-5 yenerek tam 3.35 milyon dolar para ödülü kazanmıştır. Bununla birlikte Fischer'ın kaçaklık hikayesi başlar, dünyanın birçok yerinde görülmesi hatta adına "Searching for Bobby Fischer" gibi programlar dahi yapıldı ve ancak yaşamının son yıllarında Japonya'dan kaçmak isterken yakalandı 9 yıl gözaltında tutuldu İzlanda'nın vatandaşlık vermesi ardından ise Reykjavik'e yerleşti. Son hatırlanan sözcükleri ise 11 Eylül'de Amerika'ya yapılan saldırı sonrasında söylediği sözler oldu "Ne kadar güzel haber bu. Ben bu saldırıyı alkışlıyorum. Amerika ve İsrail yıllardır Filistinlileri öldürüyorlar, soyuyorlar; ama bunlar kimsenin umurunda değil. Şimdi iş tersine tepiyor... Amerika yeryüzünden silinmeli."Bu tepki çeken anti-amerikan ve anti-semitik sözlerden bir süre sonra (18 Ocak 2008) sebebi tam olarak açıklanmayan bir durumdan dolayı öldü ve külleri olaylı bir törenin ardından gömüldü.

Fischer erken yaşlanma, asperger sendromu ve böbrek yetmezliği gibi bir çok hastalığın pençesindeydi ölüme yaklaşırken ama en önemli hastalığı adeta bir müzik üstadı gibi şiirsel yaklaşımlarla oynadığı satrançtı.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Kırmızı Düş Bulutları

Başlangıç mı hmm... soğuk ve yağmurlu bir akşamdı....
-Snoopy -

Böyledir benim hikayem.... Yemek için tarihi geçmiş, içilmek için ise hala vakti olan üzüm kokar mürekkebin nadir damladığı mısralarında.

Benim hikayem başlaması bir söz, bitmesi ise yine üzümlerin medeniyet alanında ki çizgisine bakar. Garip başlar yani... Ele aldığım her duyguya isim yazdıranın o olduğunu fark etmeden geçer hikayem. Sonuna attığım imzada "elimi tutsa ne olurdu" dediğim anın titrekliğini görürüm, ama imzam hiç irdelenmedi, yoklama alan hocaların kararan dolaplarında. Gizlimi saklımı öyle tüketmişim ki içimde gördüklerime inanmaya zaman bırakmamış düş bulutlarım. Hayalim...

Düş bulutlarım, ne bir eksik ne bir fazla.... Diler misin lodos sıcak hava getirsin üstlerine de artsınlar, daha ötesini düşünemem ki gözlerinin ardında kalan gerçeğimde. Bakamadım yine gözlerine bilirim de cevap veremem.Özür dilerim... Onların ardında kalan sorulara cevap veremem diye korkarım da bakamam.
Bir bahar sıcaklığı vardır sende fark ettin mi ? Soğuk rüzgarların eşliğinde bulutlarımı yağmur edip gözyaşı yapmazsın sen. Güvenirim...

Güvenirim ben bir çınar ağacının söz verdiği yerde seneye de duracağına, senesi bitmiş bir düşün yetiştiğine can bulduğuna da o denli güvenirim ardımda bıraktığım geceye inat. Sorgu edilmesin hakkımda istemem, gözlerim evvelden beridir bakar-kör,kulaklarım sağır ıssızlığın eşliğinde, dokunamam yolu sevdadan geçmemiş bu toprakların tenine ve ancak duyumsarım uzaktan bir erikten zamansız yalnız kalışlarımı.

Yalnız kalışlarım ardından gücü bulurumda hissettirmem, aslında yine herşeyimin içinde sen olduğunu, denerim söyleyemem sana yine imzamın titreyen o kırık yerinde adına bir abide bulunduğunu....

4 Şubat 2010 Perşembe

O günlerde...

"So long ago, Another life
I could feel your heart beat
It's not a dream, remember us
I can see it in your eyes"
Amanda Abizaid - The 4400 Soundtrack

Geçmişi özlüyorum, benim olanı yani. Yitip gidecek kadar aklımın olmadığı içinde gülen halimi barındıracak bir yerin mutlaka bulunduğu geçmişi.

Geçmişi istiyorum kırgınlıkların daha saçma sebeplere bağlı olduğu vakitleri, ilişkilerin çarpıklaşmadan netçe anlaışlabildiği saf kavgalar içinde aklımızın fikrimizin kendimizi kurtarmak olmadığı günleri. Doğru ve yanlış vardı... Doğru ve yanlışın olduğu günleri geri istiyorum. Belki farketmediniz ama artık üstünüzde ki lanet bu şekilde işlemiyor. Kişinin kendisini kurtarmasına ödül veriyorsunuz, onun doğru olanı yapıp yapmadığına değil, can yakıp yakmadığına değil kendisini kurtarıp kurtaramadığına.

Büyüyorum, her gün daha fazla... Ve dünya cidden çocukluğumun salonun ortasında daireler çizerek dinlediğim şarkılarında gizli olan sözcüğü fısıldıyor,sanki gerçekler asırlarla birlikte hiç ama hiç değişmezmiş gibi "biz büyüdük ve kirlendi dünya". Yeni bir hayata başlamak için öncelikle hayatıma son verebilmeyi başarmalıyım hayatın benim yaşamadığım alanına sabotaja kalkışmadan önce kendi payıma düşeni yapmalı hayata karşılık hayat vaadetmeliyim. Nasıl ?

Geçmişi özlüyorum saf beynimin içinde nasıl?, niçin?, neden? gibi felsefenin dahi incelemekten sıkılıp akademisyenlerin önüne atıp kaçtığı bu soruları değil "şimdi ne yapacağım?" gibi daha yaşama yakın sorular sorduğum zamanları özlüyorum. Acısını,neşesini ve çok ciddi oynadığıma inandığım saçma tiyatrallerin beni büyüleyen geçmişime dönmek istiyorum. Kendi çizdiğim yolun çok dışına çıkmadığım hayatı istiyorum.

Bunun yazarı kim, sözler kime ait, ben kimim diye sormadan Tuna olmayı başarabilmek istiyorum. Geçmişte bundan yakınırdım, şimdi kendimi buralarda daha az görüyorum.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Rüyaların Götüremedikleri

"Vakit varken tomurcukları topla, zaman halen akıp gidiyor, ve bugün doğan bu çiçek yarın ölüyor olabilir." -Death Poets Society

Gece birbir omzumdan geçirirken korkularını, benim derdim sadece sıfatlar, zarflar gerçekleşmiş yahut gerçekleşememiş fiiller. Aklımda onlarcası varken durup düşünmek yerine onları yazmanın, ürkütücü tıkırtılardan ve umursamaz "faredir fare"lerden daha önemli olduğunu düşünüyorum. Tüm bunları düşünebiliyorum.

Gece henüz derine inmenin ve milyonlarca yıldır sürdürdüğü uzun uzadıya bu sürecin faturasını elbette bana kesmeyecek ancak hayatın benden kopardığı onlarcasını hatırlatarak can acıtmasıda kim vurduya giden benden arda kalan bir acı an olacak. Her 24 saatte bir kere...

Her 24 saatte bir kere zaman, Heisenberg'in belirsizliğine daha çok hak verdi, neler olabileceğinin ardında bana nasıl başa çıkmam gerektiğini düşündürttü. Ve düşünmelerimin ardında çoğu çıkmaz sokağın aslında belediyelerin o kadarda umrunda olmadığını gösterdi. Ardına bakmadan yürürsün, bir çalı istersin çöl ortasında, görebilirsin... Sonrasında bir ağaç görmek isteyeceksin, belki de ardından bir otoyol belirsin dileyeceksin düştüğün bu serap nöbetlerinden seni topluma sürükleyecek bir otostopa yelken açacaksın, yelken açmak kelimesini lügatında tanımayan çöl topraklarında. Bir daha çöl dileyeceksin yalnızlık tekrar efendin olduğunda da bir çalı görmek...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Samimiyetsiz

"- ...bunu da iç şimdi tatlım.
- Bunlar herkese lazım değil mi?
- Herkese lazım tatlım..."

"Rest in Peace Lady"

Elleriniz vurdum duymaz bir ritimle yine ellerinize bağlı olanların esirliğini eline almışken, yalnızca ihtiyacınız olduğunda duyarsınız ilahi müziğimi, yalnızlığın o herkese nasip olmayan biraz buğulu ve nisan akşamında araba camına olan vurgununun tadını ancak o zaman duyumsarsınız. Ancak sizin için köşe başında satılan geceden emekli elma şekerlerinden farkı olmaz bu tatta ya da kokuda. Paranızla onu alabileceğinizi sanırsınız zahir...

Peki hiç hesaba kattınız mı, bir elma şekeri alabilecek sanırken kendinizi güzel bir dayağa şahit olmanızı. Bir anda kabusa dönüşür mü acaba dilekleriniz ve samimiyetsiz kıpırdanan elleriniz. Lidyalıların başına tac ettikleri paradan çıkan manevi lider Mevlana tutupta bir güzel sopadan geçirse sizi, ardından elmayı yetiştiren adam, elmanın içinden çıkan kurt, akşamdan işe koyulan kadın bir güzel kötek partisi yapsa bedeninize. Bence hoş olurdu...

Çok kolay olurdu, yalnızlıklarını görmek böyle bir durumda, bir çayırda olupta en kısa boylu ot olduğunuzu anlamanız ne güzel olurdu. Beni görmezken anlardınız karanlık ruhumun sizden yıllar önce aydınlandığını.

25 Aralık 2009 Cuma

Kızlardan bir canavar yaratmak...

- Bir dostun hayatını kurtarabilirim umuduyla... -

Öyle birşey farkettim ki sosyolog adayı kimliğimle kendimin de içinde bulunduğu gruptan korktum, kaçındım ve endişe ettim. Ve alelacele bir genelleme yaptım kendimce. Durumu kısaca özetlemek gerekirse "bu pozitif ayrımcılık mevzuu aymazlığa vardı varacak haberiniz olsun"dur.

Yeni bir ilişkiye başlayan çiçeği burnunda çiftlerimiz şirindirler efendim, eğer ki severek başlayan kısmi çıkarlara dayanmayan bir ilişkileri de varsa yeni doğan bir bebek gibi masum ve samimidir duygular. Henüz daha politikleşmeye erişmemiş hislerine biz "çevre grubu" olarak el atar ve kızı çekeriz bir kenara ve başlarız telkine,

- Sakın ola kendini çok kaptırma sonra çok üzülürsün,
- Aman diyim ilişkin ve kariyerin seçimi yapma önce kariyerin,
- Giyimine kuşamına daha en başından karıştırtma yoksa sonra çok sorun yaşarsın,
- "Beni beğenen böyle beğensin yoksa hayatımdan çıksın gitsin" düsturunu edin yoksa çok çekersin...
vb. vb...şeklinde onlarca diyaloğa tabi tutarız, hanım kızda adeta güreşe çıkan bir tarafın aldığı pozisyonu edinir "istanbul sen mi büyüksün ben mi" gibi diyaloglara girer meydana onu yemeğe hazırlanan bir canavarla pehlivan diyalogları yapacakmış gibi çıkar sahneye, yani sevgilisinin karşısına...

Bu saatten sonra artık işler bir politika içinde yürümektedir, "ben yaptım oldu", "haber etmediysem ne olmuş ölmedim ya karşındayım" diyaloglarından bir başlar ki "sırf muhalefet olmak için konuşmak" adı verilen terim karşımıza çıkar.

Ancak olay bunlarla da kalmıyor maalesef, pozitif ayrımcılığın gücünü yeni yeni tatmaya başlamış ve artık o "hanımkız" olma durumundan çıkan bir nevi "baykalizm"e soyunmuş olan hanım kişi karşı tarafa bildiğin baskı ve korku politikası uygulamaya başlar...

- Saçını kes uzun saç sevmem,sakalını kesme ben sakalsız sevmem, öyle gülme, böyle kıpırdama,ona bakma,şununla konuşma, yanımda çocuk gibi durma, espri yapma,çok içme araba kullancan,az içme erkeksin sen, onu yemek kokarsın, bunu neden yemedin, vır vır vır,dır dır dır...

Ve hayat erkek kişi tarafında zor günler yaşatmaya başlamıştır, çevresi kendisine dayatılan "pozitif ayrımcılığın yılmaz bekçileri" tarafından kuşatılan er kişi derdini kimlere anlatsa deva bulamaz hale gelir, herkes "abi sıkma kızı sende", "nolcak sakalını kesmesen daha rahat","kapa sende facebook'u napçan" diyaloglarına maruz kalır. Düşünür, Türkiye'nin abazan nüfus istatistiklerinden haberdar olmasa da ya da henüz istatistik kurumu bu tip bir araştırma yapmamış olsa da bildiği tek şey bu abazan güruhun çok olduğudur, kalabalık olduğudur.

Er kişi ayrılığı göze alamaz, yelkenlerinden vazgeçer, siner, pısar...

Oysa ona diyorum ki sen sinme aslanım,sen kükre, sen es ve gürle, korkma arkanda ben ve büyük bir "henüz ezilmemiş erkekler güruhu" var...



Not : Sevgili 17-25 yaş arası genç kız grubuna selam eder bu yazının külliyen yalan olduğunu söylemek isterim yoksa ben pozitif ayrımcılığın kulu ve elçisiyim. I Love pozitif ayrımcılık... ;)

15 Aralık 2009 Salı

Beyler bu vatana nasıl kıydınız ?

Yıl 2004,

Lisede 2. yılım, kitaplar benim için şiirler öyle söylediği için değil gerçekten bir "dost".O günlerde Tüyap'ta bir kitap fuarı olduğu öğrenilir öğrenilmez hem İstanbul gezmesi arkadaşlarla bir başkadır, hem de kitaplar alırız bir dolu diyerek yollara düşmüşüz. Sabahın köründe gelen otobüsümüz yavaş yavaş dolmaya başlarken ben arkadaşlarımı -o zamanın asosyalliği işte- ilk defa serbest kıyafet içinde görme fırsatı elde ediyorum. Arkadaşlarımdan birisinin türban taktığını bilmiyordum, selamlaştık muhabbetimizi yaptık yerlerimize oturduk... Hikayem başladı, kitaplar alındı İstanbul gezildi bir güzel yorularak evlere dönüldü. Bir dolu kitap ve güzel muhabbetlerden geriye birşey kalmamıştı aklımda...

Lise günleri güzel ama biraz hızlı geçti, hepimiz sınav sonuçlarımızı alıp dersanelerde tercih furyasını yaşamaya başladık. Her yanımız tasa içinde çabamız ise bir yere yerleşebilmek için en iyi tercihi yapmakta. Sonra tekrar o arkadaşımı gördüm, başında yine türbanı vardı. Onunla konuşmak istemedim, merhaba dememek için biraz uzağından geçtim beni farketmedi, içten içe kıstım gözlerimi sanırım nefret etmek gibi birşeydi bu... Ama kendime dahi itiraf edemem bunu utanırım çünkü. Ne olmuştu ki en rahat muhabbet ettiğim arkadaşıma, dersi kaynatırken "Tuna seni tek oturtacağım bundan sonra!!" diyen hocaya rağmen konuştuğum arkadaşıma ?

Sonradan utanarak farkettim ki değişim onda değil bende olmuştu, belki onun içinde birşeyler değişti ve eskisi gibi bakmadı bir daha bana... Bilemem...

Farkettim ki araya Kasım ve Temmuz seçimleri girmişti, Cumhurbaşkanlığı oylamaları girmişti, hamasi üsluplu tavırlar girmişti, güçlü ve bölmeye programlı bir hükümet ve onun basiretsiz muhalefetleri girmişti. Araya ayrılık gayrılık adına ideolojiler, birikimler, diyaloglar girmişti...

Arkadaşımla bir daha çok sık görüşemedim, ben o gün onu görmemek için çaba sarfettim belki ama o da beni aramak için bir çaba göstermemişti sonrasında. Popüler uygulamamız Facebook'un da dahi bulunmuyordum. Unuttum unutuldum, kamplaştık...

Bugün kanallar kan ve şiddet ile dolu, son iki haftadır "medya çok abartıyor aynı görüntü defalarca ekranda döndürülüyor" dedim belki ama bugün ufak bir durum fikrimi değiştirdi. Muş'ta olay çıkarmaya çalışan bir grubun arabasını ve iş yerini yaktığını gören dükkan sahibi ruhsatıda bulunan kalaşnikofuyla göstericilerden ikisini öldürmüş bir kısmını da yaralamıştı. "Biz" ve "onlar" haline geldiğimizi farkettim. Öyle çok bölünmüştük ki sanırım iki tarafın hangi kampa ait olduklarını çözemedim. Muhtemelen "Kürt milliyetçisi" ve "Mağdur vatandaş" gruplarıydı bunlar. "Türban-perver", "laik" çatışması da olabilirdi bu, "darbeci","demokrat" kampını bilmeyen var mı ?, bildiğim kadarıyla "domuz gribi aşısı olanlar" ve "olmayanlar" henüz meydanlara çıkıp çatışmaya başlamadılar... Acaba onlar mıydı ?

Hayır... Bu insanlar seneler önce yalnızca vatandaştılar, suları kesilir gelmezdi, elektriği bir türlü bağlanmazdı, enflasyondan yakınırdı, hırsızlığa uğrardı hakkını arar seneler sonra bulurdu ama hiç birbirlerini öldürmeyi bu kadar istemediler. 99'da deprem olduğunda birlikte ağlamayı seçtiler, daha öncesinde Kosova'da katledilenleri görüp ağıtlarını göz yaşlarıyla birlikte söylemeyi bildiler. Her gözyaşında bir asra bedel birlikteliği yine gözleri içinde gördüler... Ama dedim ya birbirlerinden bu kadar nefret etmediler. Asla...

10 yaşında ki Cumhuriyet'i hatırlasak peki, elektrik, su yok hatta enflasyonun anlamını dahi bilen yok çünkü ortada para yok. İşsizlik desen o da yok çünkü çalışmak için o savaş yıkıntısı memlekette sağlam insan yok denecek durumda. Ama bastonuyla, çarığıyla tüm fakirliğiyle "yedi düvel" dedikleri zenginlere haddini bildirmiş kendisine dünyada yer edinmiş, onurunu gururunu çiğnetmemiş ayrılığını gayrılığını truva harabelerinden de derine hapsetmiş bir millet var. Savaşlarını birlikte kazanmış birlikte ölmüş bir milletin içinden ne ayrılığı beklenir ki ?

Bugün Atatürk'e dil uzatmak için yanlış gün "sabun köpüğü aydınlarım" ülke de kendini gruplara bölmemiş bir kişi dahi kalmamışken bir fakir milleti dünyaya karşı yalın ayak dimdik durmaya ikna eden bir önderin yaptıklarına konuşmak için bugün çok yanlış bir gün. Fakirlik, işsizlik, kıyım katliam eşliğinde "açılımdan açılıma" koştuğunuz şu günlerde halkına en saf biçimde güvenmiş bu öndere "Dersim'de katliam yapmış bir katildir Atatürk" demek iğrençliktir. Son 1-2 sene içinde kaybedilen insanlarımızı istatistik olarak görmek ise sizin ayıbınızdır, "katiller" sizlersiniz, demokrasi yolunda şehit oldular dediğiniz canlara ise yaptığınız zulümdür ailelerinin yüreğine kordur.

Türkiye artık asla sadece Türkiye değildir. Türkiye 70 milyon küsür vatan evladının tümünün milyon gruba bölündüğü birbirine düşman insanların katliam meydanlarıdır. Eserinizle övünün...

"
İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğin yediniz
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Onu didik didik didiklediler,
Saçlarından tutup sürüklediler,
Götürüp kâfire: "Buyur..." dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Eli kolu zincirlere vurulmuş,
Vatan çırıl çıplak yere serilmiş.
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Gün gelir çark düzüne çevrilir,
Günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Nazım Hikmet (1959)

"

6 Aralık 2009 Pazar

Depremi Bekleyen Makarna

Dışımda benden daha büyük bir dünya ve nispeten daha uzun süre dünya üzerinde var olacağını düşündüğüm kendi evrenim, fizikte biyolojide bana bunun gerekliliğini öğretirken evrenimin sahibi yaramaz bir çocuğun kaderine de düşebilir belki bir çakmak sonrası.

Kalabalıktayım, burası gerçekten kalabalık. Ya benim gibi bir çokları yada birçok ben. Hangisi olduğunu kavrayacak durumda değilim zaten istemsizce umursamıyorum da. Bir afeti bekliyorum ben kullanıma sunulmak için, kaderim ya kurtarış ya kurtuluş olacak. İki yolda benden "beni" istiyor hangi yoldan gideceğime karar vermek ise bana düşmüyor. Bana düşmüyor çünkü kıpırdamıyorum, kıpırdayabilmek için ihtiyacım olan hiçbir gücüme "güvenmiyorum". Kimse beni içine aldıkları bir oyun düşlemiyor, zaten düşlere korku olarak girmekten de hoşlanmıyorum.

Bir hayat için doğdum, bir yoketme oyununda iyi olanı oynar hale geldim. Bir itfaiyeciden korkar mısınız ? Korkmazsınız ama onu evinizin önünde görevini yaparken görmekte istemezsiniz. Oysa bu yolu seçmemek ne kadar olası ki ? Evimizin önünde duranı, yahut önünde durduğumuz evi seçmek bizimle ilgili birşey değil. O halde kızamazsınız bekleyişime...

Depremi bekliyorum, selde olur, fırtına öncesi sessizlikten sesimle çıkmayı bekliyorum. Kendimden ödün verirken ağlayanları görmek istemezdim ama buradan da çıkmak istiyorum.

Beni bu dünyaya hapsedenlerden kendime karşılık özgürlüğümü istiyorum.

3 Aralık 2009 Perşembe

Saksı

Bir kaybedişin ardını dahi yazıya dökebilmek, ekrana yansıtabilmek yahut imge olup her hangi bir biçimde ruhları doldurabilmek dahi mümkündür. "Yazmak istemiyorum","yazamıyorum","olmadı" dedikleriniz dahi evrende saçma sapan yerler işgal ederler.

Zihnimi alıp götüren uçurumların ardından ben seslenmemeyi tercih ettim uzun sayılabilecek zamanlarda. Bir betimleme kaybettim sussuz kumsallarda, maddiyat yığdılar hayallerime, yerinden kıpırdatamadım. Bırakıp kaçmam da ipin ucuna denk geliyor ellerim artık. Bıraksam bana yazık, bıraksam gidene yazık, bıraksam size kar.

Çiçeğin yetişmesini beklemek, sonra da saksısına sığmayan bitkiyi saksısında hapsetmeye zorlamak. Gözlemlerim der ki bu acı verici bir olgudur.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Hoşgeldin Yelkovan

“…filmimi başa sardığımda, güzelliğini gözlerime görüntüsünün ilk yansıdığı anda kaybettiğini gördüm, üzüldüm. Tren gara girdiğinde senin adına kendimi bu hüzne hazırladığım kalmış aklımda, seni gördüğümde unuttuğum şey fark ettim ansızın gözlerimi bana sunan tek neşe sensin.”


Notalarımı cebime attım, o sırada bozukluklarla karışmış olmalı, sonra bir yerlere bırakmışım unutmuşum onları... Benim hikâyem budur… Yaşamımın kısa bakışta görüneni; hep güzellikleri önemsizlerle bir yere bırakıp unutmak, kimi zaman kaçmak, gitmek, koşup yorulmaların ardından kalan son nefesimle de “bitti” diyebilmek, demek.

Yine bir yolculuk öncesiydi sanırım, güzelliğin asla bir daha öyle olmayacağını düşünerek zamandan alabildiğine güzellikler çalıp bıraktım onu. Yollar birleşir ya bir noktada yine dönerler aynı yere farklı zamanlara. Bugün sessiz sedasız yerine geldiğini, sana ait olana kurulduğunu ve hayatımda kaldığın yerden devam ettiğini gördüm. Durgunluğum yerini temkinli bir mutluluğa terk ederken, zamanın da tekrar işlevini kaybedip sadece saatime ait birkaç çubuğu döndürmek dışında işe yaramadığını tekrar gördüm.

Yelkovanı severim ben, sempatik isminin yanında ne akrep kadar ağır aksak ve geçmişime düşmandır, ne de saniye kadar hızlı ama işlevsiz. Yelkovan, fark edebilmenin yanında asla sizi yalnızlıklar içinde bırakacak kadar da acımasız ilerleyenlerden değildir. Biraz bana benzer hatta olaylar olur gelişir gider... Ben bakan yüzlere söylerim “suçum yok, bastığınız yerde, sadece yürüyorum.” Bugün bir saatte iki yelkovan oldum tekrar, zaman içinde mutluluğu gördüm bir kez daha ve her dönüşün ardından mutsuzluğumu yendim...

Şimdi ayaklarım zamana basmadan mutluluğuma devam ediyorum kaldığım yerden. Her şey seninle yerli yerinde…

“Biliyorum gölgede senin uyuduğunu
Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin
Hazların âleminde yumulmuş kirpiklerin
Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu.”
A.H.T

Gitmiştin de korkmuştum ya.

Hoş geldin.

25 Ekim 2009 Pazar

Anahtar deliğinde anahtar gölgesi...

Şiirim geldi bırakın beni,
Bir kibrit farz edin ve yakın beni,
Bir ceketmiş gibi askıya takın beni,
Bir çiviymiş gibi duvara çakın beni,
Şiirim geldi bırakın beni.

Müjdat Gezen



Yoruldum...

Yara bantı olup sarılmaktan, gözyaşı olup dökülmekten, vuslatlarda kaybolmaktan yoruldum. Başlayan güne ait olamamaktan, özlediğimi görememekten, gördüğümde dokunamamaktan sıkıldım. Her gidenin ardından merdivenler inmekten, her gelenin öncesinde yol gözlemekten, bitenlerin ardında bıraktıkları göz olmaktan bıktım.

Bir şiir olarak başladım, devrildi cümlelerim kalemim noktaları zor koyar oldu yer yer daha çok virgül gibi oldum, ünlem olamadan bitti cümlelerim. Romana dönüştüm zamanla onun güzelliğine kapılıp kalın kaplara girdim zar zor, kendimi bu ağırlıklar arasında ağır hissettim, uzun hikayelerin sonunu düşledim bitmemesi için uğraştım. Bitti... Bir acı kahvenin ardından gelen yakıcılıkla bitti, ağlayamamak kadar ağır, kalkıp giden bir otobüsü yolcu etmek kadar zordu bitişler. Ama dayanmak en büyük meziyet, bunu başardım.

Başardım aslında gülmeyi, her olan bitenin ardında, dost sohbetinin en acıklı yerinde dikkat çeken gülüşlerimdi. Kimse bilmedi zannımca asıl güldüğüm bedenimde yaraları bulunan anılardı. Gece bir bir düşerken ben kimseye belli etmeden göz kırptım yarınlara ve masaüstünde bir kalemdim sadece yazmak istedikleri olan ama ele alınmayan.

Denemek istedim, görmek istedim, bağlanmak istedim. Ama arzular gibiydi istemek en güzeli kaçıp giden yuvarlanıp düşmeyendi. Arzular gitti önce, fikirler devrildi yerlere ve güven, bir buluttan kırpılmış ta yıldız olup gökyüzüne varmış şimdi. Ah minel aşk, gözlerim devrilmişte gözlerini göremez olmuş şimdi...

6 Ekim 2009 Salı

Gözyaşında Damlaydım

"Elimde bir hayal var tuttuğum,

Gözlerimde gerçek,

Tutuyorum çekiyorum,

Gece elinde ay ışığıyla bende..."

"La Vie en Rose"


Sana ait olmayandan mutlu olur musun ? Araç olduğunda, amaç kadar zevk alır mısın ? Neşenin sınırı var mı ? Neşe senin için değilken mutlu olmanın ahlakı yok mudur?....


Ne kadar çok soruya cevap aldım bir neşenin ortasında. Yalnızca karanlık bir yolun ucundan gelenin görmesi için parlamak hoşuma gitmişti, bir kaç damla mutluluğun ardında. Zaman geçer, zaman tükenir yolunu beklediğin görünür de sen gözlerini ufka diker, kalabalığın ardına onsuz geçersin...


Bu mutlu eder mi ?


Ediyor arkadaş, ediyor çünkü bir ruhun parçası olmak benim işim, tek başıma öyle yalnızım ve birlikte olduklarımla öylesine güçlüyüm ki ben... Bir zerre neşe yarattığım ruhlarda varım, mutluluğun damlaya dönüştüğü noktada bir O2 parçası yahut bol proteinli bir yaşın süzüldüğü yollarım ben... Ama ben işte şimdi varım... Orada bir yerde oldukça ben Tuna'yım, Dünya'dayım, sizlerleyim...


Bugün mütevazi bir meleğin, akla hayale sığmayacak güzellikte bir doğum gününde ben de vardım. Mutluydum Tuna değildim, "biz" olmanın gururuyla sarhoştum. Oğlan bizimdi kız bizimdi, biz yaptık, biz çaldık, biz oynadık... Mütevazi melek bir süre gökyüzünde gezdi, sonra bizde onunla gittik.


Teşekkürler...

4 Ekim 2009 Pazar

Soğuk ama yaşadığım yerden memnunum


Günlerimi kurcalayan bir gezi var aklımda. Gizlice gitmek istiyorum ama bir kaç kişiye haber versem de yola öyle mi çıksam diye düşünüyorum. Arkada kalanlardan bir kaçına gittiğin yerden kart atıcam, bir kaçına ise geldiğimde saklamaları için birşeyler bırakacağım. Bu gezi, bu güzergah biraz garip ve farklı. Bunu bilerek çıkacağım yola...

Göreceklerim görmediklerimden farklı olacak eminim. Yaşamadığım şeyler yaşanmamışlıklarına gizlenecek, ben bunların ardında gideceğim. Kaç isim özleyecek, kaçı ardımdan gelmek için çırpınacak bilmiyorum. Mektuplarını bitirip son otobüse dair cesaret gitmeden yola çıkmak gerek. Bavulumda duygular bile olmayacak. Küçük bir şişeye koydum onları, sadece dua edin üstüne bana dair ne varsa onlar çünkü. Benim üzüntüm, benim sevincim, benim kıskançlıklarım ve benim özverim... Hepsi onun içinde... Göz yaşlarımı aldım kimseye bırakmam onları, bu dünyada hepiniz için o kadar çok, o kadar çok akıttım ki. Öyle birşey istiyorum yalnız kendim için kullanacağım onları. Suluboya yaparım, çiçek yetiştiririm... Su hayatsa eğer, hayatımı onda saklamak isterim...

Gözyaşımı bırakmam ona ihtiyacım var...

Şimdi ben gidiyorum ya, siz arkamdan bakın... Yavaş yavaş eriyip bittikten sonra hafızalarınızdan da taşınacağım, gündüz ve gece düşünürken beni, gecelere ardından da hiçlere karışacağım. Sonra endişeleneceksen ardımdan hiç gelme yanıma, uzun bir şarkının nakarat kısmında vazgeçtim ben olan bitenden. Vazgeçme hakkımı kendim gördüm, gördüğüm yerden aldım. Kelimelere döktüm...

Kelimeler bittiğinde gideceğim. Uğurlamaya gelipte ardımdan su dökmeyin, üstüm başım yamyaş oldu. Yağmurdan sonra toprağın kokusu...

1 Ekim 2009 Perşembe

Dünya Yüzeyi Pürüzlü


Tasarımının ardından yıllar geçmiş oluklu bir karton gibi hissetmek için kaç deneyim gerekir ?

Sadece kolilenme zamanı geldiğinde akla gelen o kutu gibi bir yanım. Köşe başında bir çocuk yakarak ısınmaya çalışıyor, hızla yanıyorum tükeniyor, küllere dönüşüyorum. Küllerde kendimi tanımak olanaksız.

Yok olacağımın korkusu ve sevinci üstüste binerken bir çatışmadan şansıyla kurtulmuş asker gibi yanmıyorum. Kalkıp bakıyorum, ölen arkadaşlarım, bir kaç mermi kovanı bize ait olmayanların kalıntıları, kimbilir hangi metrede nerede bir kablo kesintisi olan yanıp sönen bir lamba.

Savaş bittiğinde kimsenin umurunda olmayan bir lambayım, hangi ev için yanacağını bilmeyen umurunda da olmayan bir lamba, bahsi geçenler topluluğunda birisinin evinde entellektüel bir birikimin kaleme oradan kağıda dökülüşüne destek verebilirdim oysa.

Kalem olur biter umurda olmazdım sonra, silgi olur hatıra olarak verilirdim belki, sonra hatıra verilen diğerini öldürürdü ki ben kurşun bile olamazdım, bir bakardım ben can yakamazdım, ben can veremezdim, ben candan anlamaz, gönüllerden de usanmazdım, kimseye yararımın olmadığı bir toprağın kenarında çürümeyi, yakılmayı, söndürülmeyi, bitirilmeyi beklerdim. Öyle biriyim ki kendimi bitirmekten bile acizim.

Değil mi ?

30 Ağustos 2009 Pazar

Kimin Zafer Bayramı ?

Geniş arazide yürüdüm...

Yazın bu en sıcak günlerinde tarlalarda sınır otlarını gördüm, öyle sıktılar ki düşünmeden edemedim: hak, hukuk, miras, vaad derken toprak ne çok bölünmüş, bir kaç çatışma onları sınır arazilerinde ki otların kapladığı alandan daha dar hale getirmiş.

Ucu bucağı belli belirsiz yürüyüşüme devam ettim, yollar gördüm biraz ileride ki kentin içlerine doğru; toprak yol devam ederek asfalta dönüşüyordu, farkettim ki asfalt olan yerin mahalle ismi de farklıydı, hizmet konusunda bir bölünmüşlük yahut yarına atılmışlık var heralde dedim, düşündüm sonra daha fazla düşünmemeye karar verip yürüdüm.

Bir kaç insanla karşılaştım yolda kimisinin tepeden bakan gülümsemesine, kimisinin yenilgisinin ardından yazgısına sarılışına, bir kısmının da her kaybedişinin arkasına sakladığı kara bahtım, kör talihim diye kalıplara döktüğü yüzlerle karşılaştım. Düşünmeden bir topluluğun arasında buldum kendimi almış yürümüş bir hoyratlık ardında çatışmalar kavgalar gördüm. Anladım ki bu aynı havayı soluyup aynı topraklarda yaşayan halkta toprakları gibi bölünmüş. Bölündüğü her yerinden de yaban otlar bitmiş. Kimisinin aklına kendinden olmayanların kurduğu planlar girmişte onu umut bellemiş, kimisi ardını dayadığı söylemlerin geçerliliğine inanmış körü körüne de çıkışı bulacağı yolun çok gerisinde kaldığını görememiş.

Anladım ki şimdilerde bu ülkenin bağrına dayanan hançer, toprağından, tarımından, sanayisinden, düşüncesinden çok insanını bölmüş parçalamış. Zihnine sokulan düşmanlıkların esiri haline gelmiş.

Bu toprak bölünenlerin yaşadığı toprak olmadı asırlardır, bu ülke aynı havayı soluyup, birbirine düşmanlığını yine bu havaya soluyanların yaşayabildiği ülke değil, bu ülke 30 Ağustos'ta zaferle süslenen ülke değil. Mustafa Kemal'in bağımsızlık, bağımsızlık! diye her adımında sesini dinleyen topraklar bu çorak düşüncenin içinde değil...

Zaten,

Düşmanlığı yurt edindiysek,
Kin soluyup nefret sarfettiysek,
Her fırsatta bölünmeyi fırsat bildiysek,
Hatta gün gelipte,
Mustafa Kemal Atatürk'ten vazgeçtiysek,

Bu ülke de artık bizim değildir...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Okyanusta Taştan Yuvam


"Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız,
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla,
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da.
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda,
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla."

"Edip Cansever"



Yeni bir toprak kokusuydu duyumsadığım, bir tanrı olsam, ağlasam böyle kokardı sanırım yağmurların ardından öylesine bendendi duyumsadığım. Ama bir tanrı değildim ve "o" ağlamaya yeltenecek kadar zaman da vermedi gidişlerinin ardından zaten. Ben yine bekleyen oldum bir köşede "piyon", sıkılgan bir oyuncu devirdi şahını o yenilince ben de yenik sayıldım.

Saatlerden ödün verdim geleceğime saniyeler saklamak için de yine de başaramadım evrende kendimi modellemeyi. Belki bir hikayeden ibaretti de sonra filmi çıkınca beğenmedim. Öyleydi işte tam dalgalara açılacakken farkettim deniz benim denizim değil. Döndüm taştan yuvama bir elimde nefret bir elimde sevgi, vakit tekrar kabuğuma çekilişin habercilerinden, o muazzam gürültülü vakitlerinden biriydi.

Ben hiç okyanus görmedim... Gördüğümü sanmışımdır genellikle...

9 Ağustos 2009 Pazar

Kuru boyalandık



Değiştik ama gelişerek değişmedik... Yerimizde saymaktan mutluyuz da şu tasarımda biraz değişiklik yapalım dedim. Boya kalemlerimi sevdiğimi bilenleriniz var zaten yanımdan eksik etmem bir çok zaman, bilmeyenler de hemen çocuk olmakla suçlamaya başlamasınlar, zira "size ne?" demekten artık pek sakınmıyorum. Derim yani...

Baktım ki çok bilgisayar ürünü durmakta bizim güzide logomuz (Emel'in emeğini asla unutmadım) dedim ki kuru boyalarımızla oturup baştan yapalım şu güzel anasayfamızın en çok görüntülenen öğesini. Ve çalıştım, boyadım, çizdim, baktım ettim ortaya güzel birşey çıktı. Umarım beğenilir efendim beğenilmezse eskiye döneriz tabi sorun da değil ama güzel oldu derim ben...Evet...

Bir sonra ki notadan korkmak...


Piyano çalabildiğim günler geldi aklıma yeni yarattığım rüyaları görünce. Notasız çalışmayı severdim sıkıldığım zamanlarda ve tehlikeli bir heyecanı vardır sevdiğiniz şarkıları çalmanın. Bastığım notanın doğru olması yetmezdi ardından basacağınız da güzel olacaktı kural bu. Çoğu zaman yenilsem de tuşlara ve tınılara kazandığım bir çok ezgi oldu. Sonra zamanla kayboldu, kimisi unutulmadı ama duyulmadı da...

Şimdi bazı medikallerin ötesinde ki ruh seanslarım var kendimce yazdığım, kendimce konuştuğum ben olduğum duygularımı bulduğum ufak, minik yön göstermeyi deneyen yeni dünyalar. Belki yeni heyecanlar hatta. Yıllar sonra yeniden görünmez bir piyano üzerinde geziyor sanki parmaklarım, yanlış yapmaktan hatta yapmış olmaktan korka korka güzel ezgiler tadıyorum, sonra bir başkasını görüyor gözlerim. Gözlerim korkuyor, endişe ediyor, susuyor, konuşuyor...konuşuyor...konuşuyor.

Korkusuz bir yolculuk bu benimkisi önüm arkam sağım solum çoktan sobe olmuş. Ben oyun bitmeden hava kararmadan en nadide oyuncumu görmek istiyorum. Kendini göster lütfen... Göster ki söz vereyim dibinde beklediğim ağaca, söz vereyim üzerinde koşturduğum toza toprağa, ama senden bir söz değil istediğim, yıllardır nefret dolduğum yollara bırakacaksam gözlerimi emin olmalıyım bir kez olsun senin en nadide oyuncumun saklandığı yerde hileli bir oyunun bitişine gönül verdiğine...

Lütfen...