26 Nisan 2010 Pazartesi

Silinen ve Yazılanların Ardından : Kadının Adından Günümüze Kalan

Geçen buzul dönemi arkeologlar için yanmış küller, mağara içi yerleşimlerin varlığına dair kanıtlar ve toplum bilimciler için medeniyetin ortaya çıkışına sebep olacak bir çatışmaya ya da sadece yerini devretmeye bıraktı.

Güçlü kas yapısı, kalın ve tüylü deri, çiğ et yiyebilecek kadar geniş bir bağışıklık ve sindirim sistemiyle Avrupa menşeili insan... Zayıf, kolay hastalanabilen, ince ve genelde tüysüz derisiyle soğuklara karşı daha dayanıksız, sağlıklı yiyecekler yeme ihtiyacı bulunan hatta bariz kas eksiklikleriyle doğan ancak daha zeki ve araç yapımında usta olan Afrika kökenli insan... Modern bilim henüz aralarında bir çatışma olup olmadığını, olmuşsa da hangisinin ne biçimde kazandığını tam anlamıyla bilmiyor, ancak Mısır'dan bereketli hilal'e oradan da Avrupa'ya giden bu insanın diğeriyle karşılaşmamış olması imkansız. Teoriler, birçok zamanlar öğrenebilmenin ve öğrenmenin paha biçilemez değerinin bu kazanışı sağladığını ileri sürüyor, dünyanın diğer yarısının tarih sahnesinden silinmesine sebep olan buruk bir zaferden söz ediyoruz. Ya da sadece çatışmalar tarihinin başlangıcından...

Yeni insan bu geniş coğrafyanın özelliklerini en verimli biçimde kullanmak adına gidenlerin aksine yerleşik düzeni ve dolayısıyla tarımı tercih ediyor. Güçlü birçok teoride kadın ve erkek görevlerinin bu dönemde ayrıştığını ve kadının kendini hayvanları evcilleştirme, topluma yeni bireyler kazandırma ve ürünleri işleme gibi alanlara çektiğini gösteriyor. Erkek ise kısıtlı kaynakların yönetimini ele alıyor ve su kaynakları, avcılık ve savaşlar biçiminde ürünlerini ve ailesini koruyor.

Aslında yazılan son cümlede bariz bir kırılma noktası var, "ürünlerini ve ailesini" koruyor. Yani bir nesne olan "tarımsal ürünler" ve yine bir nesne olarak algılanan "aile". Savunursunuz çünkü size aittir, size ait olanda sizin sözünüz geçer ve ait olanı devretme, yok etme gibi yetkiler de size ait olur. Biraz vahşi bir teori mi ? Yoksa tanımlanacağı türden "ata-erkil", "erkek-egemen" türden bir etki mi ? Eğer tanım bu ise cevap "evet" en az bir "amazon kadını" kadar "ata erkil" bir teori.

Amazonlar, antik Yunan uygarlığının Pontus olarak adlandırılmış olan Karadeniz kıyılarında kurulmuş bir krallıkla ortaya çıkıyor. Bugün Sinop,Efes,İzmir gibi kentlerin kurucusu olarak tarihi kayıtlara geçmiş tamamen kadınlardan oluşan savaşçı ve toplumsal yapısı uğruna acımasız bir krallık. Doğan erkek çocuklarını kendilerine karşı ayaklanmaması için ayaklarını kesen ve hatta öldüren, daha iyi savaş aleti kullanabilmek adına göğüslerinden vazgeçebilen kadınların varlığından oluşan müstesna bir örnek. Adeta az önce verdiğim "erkek egemen toplum teorisi"nde olduğu gibi, vahşi, sahiplenen ve savunan... Burada ki anahtar ise kadın-erkek ayrımının oluşumunda farklı bir teoriye işaret ediyor her ne kadar Feminist görüş sahipleri bunu yazgıcı buluyor olsa da teori bu ayrımın birçok yönde ayrımlanan fiziksel özelliklerin sebepli olduğunu gösteriyor. Erkeklerin isyanlarını bastırabilmek adına ayaklarını kesmek ve hatta öldürmek, daha iyi savaşabilmek için göğüsleri almak gibi cerrahi müdahaleler bunu gösteren belki yüzeysel ama özünde tutarlı örnekler.

Yılları hızla geçtiğimizde hızlı bir biçimde görevleri ellerinden alınan hem toplumda hem bürokrasi de en diplere atılmış, görev ve yetkileri ellerinden alınmış kimisi eve kimisi saraya tıkılmış ama her ikisinde de hapsedilmiş olan kadın imgesini görüyoruz. Tarihin arka planında hareketlenmenin başlaması için nice savaşlar, nice yıkımlar ve tümünün ardından devrimlere sebep veren durumların oluşmasını sağlayacak kıvılcımlar ve hatta yangınlar geçecek. Zaman aydınlanma çağını, Magna Carta'yı ve hatta insan hakları bildirgesini gösterdiğinde kadın yavaşça başını kaldırmaya başlayacaktır.

Robert King Merton, anomi (toplumsal bunalım), toplumun geneline yayılırsa o toplumun kaçınılmaz sonucu devrimdir der. Bilinen bir diğer gerçek ise tarihin hangi evresi olursa olsun devrimlerin kanla dolu olduğudur.

Özgürlüklerinin, haklarının ve var oluşlarının ismini koyabilmek adına tarihler 1792'yi gösterdiğinde kadınlar sokaklara düştü, erkeklerle aynı işi yapmayacaklar, aynı şekilde dövüşemeyeceklerdi belki ama yaşam sahnesinde "benim de adım var" diyerek bürokraside tanınmayı istediler. Çabaları kolaylıkla bastırıldı, göz ardı edildi gülündü. Ancak günümüz post-modern eylemcisi gibi pankartlara sığınmaktan fazlasını yaptı ve ne kadar ciddi olduklarını göstermek adına bir dizi eyleme giriştiler. Kaybedecekleri evlatlarını yahut onlara teslim edilen dağlar kadar sorumluluğu düşünmeksizin tren raylarına yattılar,kendilerini heykellere zincirlediler, kamu binalarını ele geçirdiler ve hatta Millicent Fawcett ve Emmeline Pankhurst önderliğinde silahlı bir direniş hareketine dahi başvurdular. Devlet onları göğsünden vuran bu sızıya dayanamadı ve basitçe katletti, kurşuna dizdi... Tarihler 1913'ü gösterdiğinde Emily Wilding Davidson, kıvılcımı yakan hareketi başlattı kendisini V. George'un atının önüne atarak intihar etti bu olayın ardından geçen 30 senelik sürecin ardından yalnızca 3o yaşını doldurmuş ve üniversite mezunu olmuş kadınlara seçme hakkı verildi. Ancak bu durumun Türkiye'de 1927 yılında verilmiş (İngiltere'den 7 yıl İsviçre'den 63 yıl önce) haklardan farkı bizzat kan, gözyaşı ve canla alınmış olmasıdır, verilmiş olması değil. İşte tüm bu hak elde etme süreçleri dünyanın zaten karmaşık halinin içine onu daha da karıştırmak üzere doğmuş olan Marx ile farklı ve garip bir çizgiye büründü. İkinci Dünya Savaşı ile Avrupa'nın karmakarışık olan haritası bu sefer savaşlarla değil görüşlerle şekillenmeye ve yapbozu oluşturmaya başladı. 1970'li yıllara uzanan ideolojiler kumpanyasına Marx'ın görüşleri egemen olurken ardından gelen zamana ise Marx'tan çok Marxist olanlar hakim oldular. Bu da kapitalin, yeni dünya düzeninin ön gördüğü o garip düzenin yani post-modernizmin etkin olduğu döneme denk geliyor. Yüzeysel, anlamsız, temelsiz ve kendi evrenimde her türden tekinsizliği ve dalgalanmaları görebildiğim dönem.

Devletin işlevini, seçilmişlerin isteğinden, çoğunluğun iyiliğine çevirdiği düzende "romantik" akımlar ortaya çıkıyor. Bu akımların hiçbirisinin özünde gerçek savunu, temellendirilmiş bilinç düzeyi yahut ciddi bir doktrinsel,ideolojik yapı bulunmuyor. Tamamen geri çekilen ve toplumun gerçek olmadığını savunan ancak toplumdan kaçmasını umarsız hale getirmesi için kullandığı narkotiklerden onu kurtarması için başvurduğu sağlık kurumuyla nihilistler, sadece pankart basıp dağıtan, mitinglerde bağıran, televizyon karşısına geçip birasını yudumlayan ve küfür eden her ortamda paylaşım, tembellik hakkı, 68 ruhu, anarşizm gibi söylemlerde bulunup "kapitalizmin oyuncağı" olarak gördüğü parayı çaldırınca apar topar polise koşan sosyalistler, asırlık heykelleri yok eden Bin Ladin kadar akılcı, Louvre'u ateşe verecek kadar düşünceli tüm işi eline aldığı bir kaç liralık spreyle "anarşizm", "hayat ücretsiz olsun", "kadınlara özgürlük" gibi kelimeleri türlü fontlarla yazan ancak savunduğu birkaç tümceye dair cümle kuramayan Vandalistler. İşte post-modernizm'in kısa tanımı ve asıl hayatımızı anlamsız hale getiren kısmı.

İşte tüm bu devrin elemanlarını içinde barındıran bir ülke olarak yazımızın baş aktörlerinin karşılaştığı dönüm noktasını da içine alan Türkiye. Yukarıda anlattığım onca anlamsızlaşmış ve içi boşaltılmış ideolojilerin yanında Feminizm'i ayrı tutmak istedim oysa Feminizm'de aynı diğerleri gibi Marx'tan doğmuş gücünün doruğuna erişmiş kazanımlar elde etmiş ancak post-modernist dünya düzeniyle içeriğini kaybetmiş ve anlamlı yanını bir kaç üniversite odasına hapsetmiş bir ideoloji. Peki bu sürece çekilmesinin rolü nasıl gelişti ?

Türkiye'de kadın hareketlerinin temeli Osmanlı'da Tanzimat dönemine kadar gider ancak oradan 1950'lere kadar aynı heyecanla gelemez. 1950'lerde kırdan kente başlayan göç eşliğinde kent kökenli çalışan ve kendi parasını kazanan kadın şaşkınlığa uğrar. Çünkü bu yeni gelen kadınla girdiği diyaloglarda çalışmıyor olmanın, kocasının parasıyla geçiniyor olmanın bir meziyet olduğunu dinler. Göç eden kadın, köyde çok çalıştığından, toprakla ve hayvanla uğraşmaktan yorulduğundan ancak kentte evinde oturup üstüne bir de buğday,mısır değil bizzat alış verişin en temel öğesi parayı elde ettiğini söyler. Bir anda Cumhuriyet'in kuruluşunun temelinde yer alan eşitlik sarsılır ve kopar, çalışan kadın rahatlığı tercih etmeye meyil eder ve Türk feminizminin yüz karası bir çağı "zengin koca bulma", "herif parası yeme" gibi deyimler eşliğinde açar.

1950'ler bittiğinde bu durum iyice benimsenmiş hatta okulların nihai amacı eğitimden çok izdivaç sağlama amacı gütmeye başlamıştır birçok yerde, üstelik magazin denilen şeyi keşfetmiştir Türk halkı ve sinemada ki bir kaç kadın öğe ki onlarda en fazla öğretmenlik yapmaktadır bu zamanla öğretmenliği kadınla özdeş hale getirecek düşünceyi yaratacak ve kadını günden güne önce bir kısım iş çevrelerinden daha sonra da tümden evine hapsedecek. Zengin evlerde düzenlenen briç turnuvaları işinden gelen baba ve mutlu aile tablosu kadını hayatta ki iş edinme görevinden koparacak ve tekrar zorlu mücadelesinin başına evine hapsedecektir.

80'li yıllara kadar gelen süreçte kadın eve doğru geri çekilmesini sürdürdü geriye kalan idealist kadınlar ise 1980'de bir temizlikle aydın olmakla suçlanarak süpürüldü. Basının ve medyanın gücünün ortaya çıktığı, yönetime dahil olan zümrelere medya patronlarının da dahil olduğu bu dönemde medya yerini kaybetmemek için sansüre boyun eğdi. Artık neredeyse hiçbirşey yazamaz hale gelen yayın organları asparagas denilen bulvar gazeteciliğine başladı. Kadının çıplaklığı keşfedildi ve tüketime hazır toplum tarafından anında metalaştırıldı. Geriye dönüşünün neredeyse imkansız olduğu bu metalaştırma evresi artık kadının sözünü geçirmek için bir yola bağımlı olduğunun göstergesini sundu adeta. Her ne kadar dönem Tansu Çiller'i kadınlara örnek göstermişse de bugünün birçok örneğinde olduğu gibi Tansu Çiller'de bulunduğu yerde sağlam durabilmek, ürkek demokrasiye karşı örnek olabilmek için erkekleşti ve kadınlar için bir amazondan farksızlaşmıştır.


Bugün kadın kendisini post-modernist iç boşaltmaların karşısında ait olacağı bir ideoloji seçmek zorunda kalıyor ancak seçtiği ideolojilerden hiçbirisi ona tam anlamıyla ait olduğu hakkı ya da başka herhangi birşeyi sunmuyor. Kadın mecliste el kaldır, indir gösterilerinin bir piyonu, Merve Kavakçı dosyasının bir mağduru -geçen zaman içinde suçlusu-, türbanıyla tartışılanı ama tartışamayanı, yani en basitinden yerleşik hayata geçtiği dönemde ki nesnesel yaşamına geri dönüş yapmış durumda. Metalaştırmanın ağırlığını kabullenen bir nesil ise gücünü seksapalitesine aklını katarak işleri olabildiğince lehi yönde hareket ettirmek çabasında ve bunda kendisini haklı görüyor. Zaman yine ilerliyor, Duygu Asena yazıyor yazdıkları yine çoğunluk kadınlarca karalanıyor, zaman ilerliyor bastırılmış kadınlık, kışkırtılmış erkeklik elinde nesneleşmesini günden güne tamamlıyor 8 Mart'ta eylemler yapılıp 9 Mart gözaltında geçiriliyor, töre cinayetleri sürüyor bir yerlerde de duvarlara kahrolsun ayrımcılık yazılıp görülen en ufak ışıkta ortamdan hızla kaçılıyor...

21 Nisan 2010 Çarşamba

Köprüden Önce Son Çıkış

“İktidar bozar, mutlak iktidar mutlak bozar”
Lord Acton

Anayasa değişikliği yargının, yürütme içine girmesin sağlayacak ve yargı bağımsızlığını engelleyecektir. Bugüne ait bir köşe yazısından cümle, yargı zaten ne kadar özgürdü ki ? Adalet bakanlığına giden yol dikkate alındığında adaletin alt kadrolarından zehirliği iğnenin çoktan adalete batırıldığını görmek olası. Ancak bugün adalete karşı direnişin sebebini bilmek istediğimizde biraz daha öncelere hükümetin Akp'de ancak cumhurbaşkanlığının Ahmet Necdet Sezer'de olduğu dönemi aklınıza getirin. Yani fethedilen kalelerin son cengaverlerinin öldürüldüğü sistem.

Bugünlerde, Tayyip Erdoğan'ın başkanlık sistemi önerisi konuşuluyor hararetli bir biçimde. Ancak bu durumların incelendiğinde bunu Erdoğan'ın bir lütfu, vazgeçtiği yetkiler gibi karşılayan insanlar var. Yani önünü görmekten aciz, dönenleri anlamak istemeyen yahut kendi dümeninin peşinde olanlar. Şimdi açıkça sunalım :

Recep Tayyip Erdoğan, değil cumhuriyet dönemi Osmanlı padişahlarının sahip olduğu yetkilerden bile fazlasına sahiptir. Fatih Sultan Mehmet'in İtalya seferine çıkışı, Yavuz Sultan Selim'in Hindistan seferleri ve hatta Kanuni Sultan Süleyman gibi kanun yapan bir adamın dahi kendi kanunlarının varlığı sebebiyle hareket alanının daralmışlığı mevcuttur. Oysa Erdoğan'ın sözünü bir kişi dahi fire vermeden kafa salla - el kaldır gibi emirlerini dinleyen ki annesinin, babasının sözünü bu kadar dinlemediğine eminiz bu adamların oluşturduğu bir meclisi var. Bu gösteriyor ki yürütme yetkisi zaten kendisindedir. Cumhurbaşkanlığı yine partinin bir üyesi tarafından doldurulan bir kişinin elinde yani elinizde neler var yasama-yürütme... Kim kaldı ? Yargı...

İşte size daha önce bildiğiniz planlardan bir demet, anayasa değişikliği ile yargının ele geçirileceği bugün bariz belirgindir. HSYK ve mahkemeler özgürlüğünü tümden yitirmektedir. Daha önce YÖK'te ve hatta TÜBİTAK'ta dahi yapılanın benzeri yapılacaktır. Ancak bir problem var. Peki ne zaman Temmuz'da... Çünkü AKP tüzüğü, 3 defadan fazla genel başkanlık yapmaya engel teşkil ediyor, bu durumda karşımızda beklediğimiz cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dır. Ancak görülen odur ki Abdullah Gül daha önce kullanılan 5+5 ya da 5+7 gibi uzatma süreçlerini kullanarak cumhurbaşkanlığını sürdürmek isteyecek. Gül'e yakın gazete yazarları da bundan söz ediyorlar. Bu sorunu aşmanın tek yolu ise cumhurbaşkanlığı makamını kaldırmaktır. Yani başkanlık sistemi... Boşta kalan partisiz, yetkisiz Tayyip Erdoğan'ın yine saltanıtını makamında sürdürmek adına geliştireceği yeni yöntemdir.

Türkiye'nin kanını AKP ile değiştirme isteği hükümetin daha doğrusu davos fatihi 1.Tayyip'in vazgeçmeyeceği bir dilektir, bu tümüyle danışıklı dövüş eşliğinde yürüyen durumun bitmeye Türkiye'nin ise basit gerçekleri anlamaya şu an için niyeti yok. Türkiye'de önce yumurta atıldı, ardından taş atıldı, şimdilerde yumruklar savruluyor gelecekte durumun ve tüm bu birikmiş gerginliğin nereye doğru gideceğini bilmek ise görünüş odur ki bu çaba içinde imkansızdır.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Anlamlandıramadan Sevdiklerimiz

Karanlığın değil güneşin yolculuğuydu bir tren rayının ardında uzanan. Gözlere güzel görünen her imgelem gibi kendi dünyasına sığınmaktan ibaretti. Çelik silüetler, üstünde bıraktıkları ezilmişlik hissiyle raylar ve onların güncelliğine önem veren haber kaynaklı mikroplar. İşte tüm bunlar sanki yeni bir durummuşçasına yaşandı başlayan bu sıradan günde.

Reklamlar, savrulan, buruşturulup atılan, çiğnenip okunulmaz hale getirilen ve genelde doğaya dönmeye geri zorlanan kimi zaman kağıt kimi zaman petrol içerikli reklam broşürleri. Tonlarcasını küle dönüştürüp havaya savuran bir aleve yakın plan girip Auscwitz'in bacasından savrulan külleri de hayal edebilirsiniz, bir orman yangınını da yahut sadece mangal yakmak gelir aklınıza. Bedeniniz çürüyecekse eğer işte bu düşünceler eşliğinde küf tutacak ardından böceklere ziyafet olacak ve sizi çürütecektir. Bu anlamda düşünmenin ya da okumayı henüz sökememiş olmanın etkileri arasında uçurumlar olacaktır. Hayata bu yönle bakmayın. Hatta hayata bakmayın. Hayat efsanelerde anlatılan ve gözlerinin içine bakıldığında sizi öldüren yaratıktır. Derinliklerine de inmeyin yüzeyinde de kalmayın...

Düşünmek her zaman yararlı bir olgu değildir, düşünmek insan zihnini karanlık olana taşımaya meyillidir. Önce sosyalist bir varlık olursunuz ardından zaman sizi 1984'e taşır eğer daha fazlasını görmek istemiyorsanız 101 numaralı odanın kapısını da hiç açmayın. En iyisi altın çağında olan bir ülkenin vatandaşı olarak tv'de gördüğünüz güzel erkek ve kadınların hayranı olarak sürdürelim yaşamlarımızı.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Anılardan Yol Arkadaşım

Ellerimi dizlerimin üstünden kaldırdım heyecanla, onları barındıracak bir yer bulmak umuduyla çevreme bakınıp sonra bir kaç saniyelik kararsızlıkla tekrar oturduğum demirden durağın üstünde ki yorgun dizlerimin üstüne koydum. Yorgunluğu can yakıcı hale gelmişti,öyle bir ağırlıktı ki bu, kollarımda ve dudaklarımda ciddi bir işlevsizliğin hakim olduğunu ancak yanında ki yeri aldığımda hissedebilmiştim.

Sarı bir ışığın söndüğünü gördüm sokağın en dibinde bulunan içinde ki yaşama dair en ufak bir fikir dahi yürütemediğim bir mimari katliamı binada. Gözümden yavaşça uzaklaşan hayalinin eşliğinde yanımda olmana aldırış etmemeye çalıştım. Hislerini dahi hissedemiyordum, yapabildiğimin en iyi şeylerden birinin bu olduğunu iddia ettiğim uzun,yorgun,yorucu zamanların içinde. Konuşmaya başlamış olduğunu farkettiğim an garip bir vakitti. Hatırlamıyorum, hatta hatırladıkça buğulanıyor gerçekler ya da bir kaç damla kalmış hatıranın buharıdır gözlerimi örten...

Kırmızısı kızıla kaçıyordu artık keten montunun, kirlenen zamana dayanamamıştı belki de. Yahut sadece değişik bir yaşamdı bu sefer üstünde ki, her zaman farketmekte zorlandığım türden renklerdi kötü sözler eşliğinde gördüklerim. Sesinin tonu arttı ve benzeri seviyede duyduğum can yakıcı sözlerin sayısı da... Her geçen dakika gittiğimin, kendimden vazgeçtiğim bir anı olduğunu düşündürüyordu bana. Sesi kızgınlıktan durgunluğa indiğinde, sürüklenegelen düş kırığı sözcüklerin sayısında azalma olmuyordu. Sıkıştım bir durgunluğun içine ve mecburi anlar yaşatıyordu bu med cezir deryaları gözlerimin içinde.

Saklan denildiği sırada en gizemli kuytuları buldum ben hep, buldum sanmıştım oysa kaybetmiştim, kaybettiğim bir oyunun peşinden koştum. Gizlendim...koştum...gizlendim...koştum.Senden kaçarken sana tutulmak istedim,yakalanmak kaybetmek, belki kollarında yenilişimi sana hediye etmeyi dilemiştim.

Bilmiyorum sonrasını, döndüğümde yoktun basitçe. Baktığımda göremedim, hatta seslendiğimde bir işaret almak mümkün olmadı, verebileceğim onca sözün gömülü olduğu yer o seslerimin gündüz doğuşuna karıştığı düş kırıklıklarını bıraktığım yerdir bu yüzden.

Sustun... Kararlı bir bakış attın yolun ilerisine. Benim zamanım yavaşladı, yavaşladı ve durdu. Açılan ilk kapıdan çıktım. Bir başka durağın mor tabelasının sokağın diğer başında ki pahalı bir restoranın ışığından yansıyan yegane aydınlanmış parçası altında ki yerime oturdum yorgunca.Kemiklerim sızlamasını sürdürüyordu kalbimin ritmi eşliğinde. Sakin bir müzik çalıyordu gecenin gürleyen sesinin içinden.

Otobüs gürültüler çıkararak uzaklaştı, yolda kızıl bir karanlık vardı.

24 Mart 2010 Çarşamba

AKP Anayasası ve Batının İktidarla Yaşıt Yüzü

Yılların özleminin rüzgarları esiyor. Çekilen çilelerin, eziyetlerin, akla hayale sığmayacak işkencelerin önüne yeni bir Türkiye sayfasını açacak olan "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası".


Ancak acaba gerçekler bu yönde mi ? Acaba gerçekten bu anayasa Türkiye'nin anayasası mı olacak yoksa çoğunluğun mu ? Ya da ifade edilmesi gereken diğer bir biçimiyle "Akp'nin Anayasası" mı olacak ? Gün henüz 24 Mart'ı gösterirken ve AKP sivil toplum kuruluşları ve muhalefet grupları gezerken yaptıkları en güçlü açıklamalar ülkeyi çağdaşlaşmaya taşıyacak oldukları iddiası. Bunun için de yaptıkları açıklama da "Avrupa Birliği ilerleme yasaları", "Venedik kriterleri" ve geçmişimizde bizi bir türlü bırakmayan "Kopenhag Kriterleri". Türk milleti unutkandır sözünü çok sık kullanmak gerekliliğini hissediyorum unutmamak adına. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne en çok yaklaştığı ancak sonradan da en çok uzaklaştığımızı hissettiğimiz yolun başlangıcıdır Kopenhag Kriterleri.
Üç dört günlük bir süreçte AB'nin resmi marşı 9. senfoni ekranlarda çalınmış Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin gerçekleştiği duyurulmuştur. Bu yanlış haberlerin üstünün nasıl örtüldüğüne dair ne gazete küpürlerimde ne de internette ki kaynaklarda bir cevap bulamadım. Ancak o günlere dair en belirgin haber ünlü başbakan Berlusconi'nin medyaya verdiği kısa ve gerçekçi açıklamaydı "Ben bu adamı sevdim. Avrupa'ya gelen diğer Türkler gibi barbar değil uzlaşma istiyor." demişti.

Bu sözün söylenmesinin üzerinden yaklaşık 6 sene geçti. Başlarda AB yanlısı görünen AKP'nin yerini AB'den vazgeçmiş ve hatta gözünü ortadoğu üzerinde tutan bir iktidar portresine geçildi. AKP için yeni bir hamle olmayan bu gömlek değiştirme kimseyi şaşırtmayacaktır elbette, peki ya Avrupa'nın desteğinde neler değişti ? Gözümüz "kendi kendine yeten ülke" yalanlarıyla boyanır ve işsizlik oranları "refah bir toplum olduk" yalanlarının ardından hızla yükselirken aslında gerçekten kendi istediğimizi yapar mı olduk ?


İşte garip gerçek, Avrupa açısından hiçbirşey değişmedi. Yılların deneyimlettirdiği hamasi üsluplarını bu sefer göstermediler, Ecevit'e ve hatta sürekli onlarla birlikte yürüme çabasını dile getiren Demirel'e dahi katı yüzünü gösteren, tehdit etmekten kaçınmayan AB ve dahili ABD'den hala olumsuz bir ses çıkmıyor. Buradan da bir paranoyayı değil daha önce tecrübeyle sabit bir çıkarımı kolaylıkla sunabiliyoruz. "Avrupa'lı emredicilerin henüz AKP ile işbirliği sona ermedi ve kapalı kapılar ardında konuşulanlar Türkiye'de dinlenemeyen tek konuşmalar hala..."


Anayasa hamlesi AKP'nin tutunma hamlelerinden birisidir, genel seçim çağrılarına şiddetli bir şekilde "hayır" demenin ardında da bu tutunma hamlelerini görmedik mi zaten ? Hala kendi halkının ciddi bir bölümünün desteğini almış muhalefetlerin değil AB'nin dönemlik başkanlarının, dinozorlarının ve yeni Dünya düzeninin sömürgecilerinin emrini dinlemeyi sürdürüyor.... AKP için değişen gömleklerinin sayısı belli değil ama bunun yanında da gittikleri kölelik yolunda değişen bir olgu yok...


Oysa,



"Efendiler!Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vâdisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?… Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!"



- Mustafa Kemal Atatürk(Türkiye Büyük Millet Meclisi, 6 Mart 1922) -

21 Mart 2010 Pazar

Doğa-Dışı Kontrol

Kontrol büyük bir güçtür. İnsanlık virüsünün tüm acizliğine rağmen Dünya gezegeninin her köşesine yayılmasının en önemli sebebidir. Doğayı, bedeni, kişileri ve hatta fikirleri kontrol etmek. Hayat ve süreçler bu aşamalarda yer alan ciddi emekler sonucu bugüne gelmiştir.

Çevrenize bakın, eğer yaşadığınız ortamda mutluysanız evrenin bundan önce ki kontrol mekanizmalarında size ve fikirlerinize uygun davranımlar göstermiş o milyonlarca çoğunluğun evlatlarından birisiniz demektir. Yaratmamış olsa da yaratılanın beğendiği kısmına sahip çıkmış, alınganlık yerine etkenlik fiilini oynamış ve bir parçasını da size sunmuş bir kontrolün içinde büyümüşsünüzdür.

Fakat kötü bir tesadüf eseri, yahut zihninizin günlük yaşam içinde farklı formlarda biçimlenmesi sizi mutsuz, güven içinde hissetmeyen ve dahi kendine güvenmeyen yahut çok fazla güvenen bir birey halina getirecektir. Bu durumda kişiliğinize gölge oyunlarından kurtarmak ve sunulan görevleri yapmak ya da yapmamak adına temel kararlar çıkacaktır. Baskı ortamı sizi içine alabilir ve eskisi gibi düşünmeden yaratan çoğunluğun davranışlarına ortak olabilirsiniz. Aynı şekilde isyankar davranıp tüm bir dünyayı değiştirmek fantazmalarına da açılabilirsiniz. Bunlardan kolay yol olanı bariz belli ancak zor yol olanı için ise bir kaç ömür yahut akıllı bir beyin gerekir. İşte kontrol burada devreye girecektir.
Kendini kontrol etmek

Onca uzvunu ve bedensel işlevini es geçip tüm sinir uçlarından tutup zihne bağlanmaktır kendini kontrol, yapılması gideceği yolun kullanma kılavuzunda yazanlar normal bir kişinin her an isteyeceği türden şeyler değildir. Bedeniniz zihniniz size isyan edecek ve kimi zamansa derin bir şizofreniyle kamikaze etmek isteyeceklerdir.

Küçük bir çevreyi kontrol etmek

Genelde hayati formları sizin gibi olan ama milyon farklı görüşü ve işlevi içinde taşıyan küçük bir grubu kontrol etmek zorundasın ey görev insanı. Büyük kavgalarda çok büyük ihtimal yalnız kalacak ve bu yönde savaş vereceksin. Bu dikkatli olunması gereken bir kesimdir çünkü sizi destekleyenlerin sayısı fazla olabilir yahut desteklemeyenler yaşamsal faaliyetlerinizin devam etmemesinde ısrarcı olabilir. Kontrolü sağlamak aynı zamanda onları kontrol etmiyormuş gibi gözükme izlenimini de yaratmalı ki diğer bir aşamanın içine dahil olabilesiniz.

Dev bir grubun kontrolü

İşte bundan sonrasını yapamazsınız. Tabi eğer çevrenizde tanrısal bir güç sahibi olarak tanınmıyor ya da dünyayı yok et butonunu yakınlarınızda bulundurmuyorsanız. Bu aşamada destekten çok düşmanlık görecek her hareketiniz grubunuza ve fikrinize mal edilecek ve gösterdiğiniz tüm çabalar milyonların her birinin içinde bulunan milyonlarca sinir hücresine entegre bir görüş sunacak. Eğer bunu da başarabilecek akli yapıya sahipseniz çoğunluğunuz beğenmediğiniz dünyanın varlığını ele geçirecektir.

Peki ya üçüncü yol ?

Eğer bu aşamalardan birinde takılıp kalırsanız savaşan ve boyun eğen insandan daha kötü bir konumda olacaksınız kontrol altındayken. Çünkü bu sefer "dava" dediğinizin peşinde koşarken birşeyleri değiştiremeyen ama değişim adına odak olmuş insanların kölesi olacak başarı sandıklarınızın altında en aşağılık hezimeti yaşayacaksınız. Üstelik adeta başarmış gibi de mutlu olacak ve başarıyor sanarken kavşağın bilmem kaçıncı turunu atıyor olacaksınız.


Ama kontrol asla başarı ya da başarısızlık değildir, kontrol, kontrol edebilmektir.

9 Mart 2010 Salı

Kim olduğum...

"Evet evet bu sözcüğü seviyorum, başarısız. İnsanın kaderi bu hep böyledir başarısızlıktan başarısızlığa basit bir taslaktan öteye gidemezsin. Hayat asla sahnelenemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarindan ibaret."
Le fabuleux destin d'Amélie Poulain


Ben başarısız bir adamım...

Günlük dertlerinizin içinde kaybolduğu iletişim süreçlerinde hep alıcıya ve vericiye boynu yorgun halde bakan kişiyim. Gölgeleriniz size yetişemezken, onların karanlığında boğulanım birçok zaman. Bir metal yığınına "umut" diyen, umutsuz bir vakaya "hayalim" diyen, uzakta olan herşeye "özlem" adını takan sizin için ise "tüketim tarihi 24 saat" olarak etiketlenmiş olanım ben.

Tüketin, alın, dağıtın, parçalayın, bölün, birleştirin sözler verin, sonra alın, gözler verin sonra gidin. Özümde duyduğum gülümsemelerin ardına kelimelerinizi yığın. Sizler diri durun bu hayatta ama sizin yerinize ben yıkılmalıyım. Sevinin, gezin, eğlenin, çoşun, kiminle yatıp kalktığınızın, kime seni seviyorum dediğiniz düşünmeyin sonra gelin "geçmiş ne güzeldi" ile başlayan konuşmalarınızı bana yapın. Cimriydiniz sevgileri göstermekte, ustaydınız geç kalınmış her anın ardına nefretler dizmekte, bir pula sattınız hayatıda tasarruf edesiniz geldi atılması emredilmiş her altı sıfırda.

İpe dizilipte saklanmış altı sıfır mutlaka vardır bende...

Buyurun... Gelin... İsteyin....

Hepiniz çok kazanıyorsunuz ya hayattan, ama yine de isyan bayrakları var ya hepinizin tepesinde, bana muhtaçsınız hepiniz en küçüğünüze kadar hemde... Çünkü ben olmasam sizler birer hiçsiniz.

Ben olmasam eğer kime bakıp işte kaybeden bir adam diyeceksiniz ?

24 Şubat 2010 Çarşamba

Darbe'tül Tarz

Yıllardır, olacak olmayacak, olursa nasıl olacak sivil midir? Yoksa askeri midir ? Darbe nedir ? Devrim nedir ? Atatürk hangisini yapmış? gibisinden kimi zaman saçma kimi zaman ise cahilce sorularla karşılaştık.

Bir yandan darbe yapmak için insanları korkutma ve darbeyi hazırlama koşulları hazırlandığı iddia edildi. Bir yandan da bu yapılırken insanlar "darbe korkusu"yla sindirildi. Bunun örneklerini senelerdir diyebileceğim bir süredir yaşıyoruz.

Dünün yoğun gündeminin etkisiyle haber kanallarında darbe yeniden canlandı. Bir tartışma sırasında telefon ile bağlantı kuran Taraf gazetesinin bir yazarı "ordunun toplanmasını zararlı buluyorum, öyle ki yarın bir darbe olabilir." diyerek, tartışma programlarında kapattığım "hızlı sinirlenme şalter"imi kaldırmak zorunda bıraktı. Ve karar verdim, yıllar önce "komunizm gelecekse onu da biz getiririz" diyen bir vatan hainine öykünerek darbe yapılacaksa onu da ben yaparım dedim ve yaptım.


Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu bu dönemde hadi hayırlı olsun diyorum.

- Tayyip Erdoğan ve bilimum benzerleri kalkmıştır rahat olun.
- Halkı aptal yerine koyacak adamları seçmekte yasaklanmıştı halk akıllı olsun.
- İş bulamayanları mezun eden üniversiteler kapatılmıştır.
- Açılım açılacaksa onu da ben açarım yorulmayın.
- Yalnız insanların önünden çift olarak geçmek yasak.
- Yağma yapmayın lazım bişey varsa bana söyleyin buluruz.
- Bakanlar kurulu, rektör, milletvekili falan yok şimdilik bir tek ben varım.
- Komunistlere sarı kırmızı ve siyah renk yasak yeni şeyler deneyin biraz.
- Zamanla sevdiğim arkadaşları yönetime getireceğim haberiniz olsun.
- Okulları kapatmıyorum boşa heveslenmeyin.
- Darbeyi bir önderin adına yaparak onu karalamıyorum bizzat canım istedi diye yaptım.
- Anayasayı değiştirmiyorum, direk kaldırıyorum, giderken yerine yenisini yazarım.
- Her türlü izdivaç programı yasaklanmıştır, abazanlık kalkmıştır.
- Tüm kanallarda daha önce çektiğim filmler, görüntüler yayınlanacak onları izleyin.

Son olarak aziz vatanın sevgili halkı, korkmayın devletin, onu seçen halkı aptal yerine koyduğu sivil darbelerden yahut kan ve gözyaşı eşliğinde barış getirdik diyen darbelerden değiliz. Gayet eğlenceli bir darbe olacak eğlenmeye ve tadını çıkarmaya bakın. Bu anlamda diyebilirim ki bu darbe başka
düşünenler değil düşünmeyenler parmaklıklar ardında.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Adaletin sızlayan ekseninde "Dumlupınar Denizaltısı"

- Vatan sağolsun!
" TCG Dumlupınar"


Amerika'nın müttefiklerine yardım amaçlı olarak yolladığı iki denizaltıdan birinin ismidir "Dumlupınar". İkinci Dünya savaşı sırasında yara almış tamir edildikten sonra da Türkiye'ye hediye edilmiştir. Çanakkale boğazında yapılacak bir Nato tatbikatı için İnönü denizaltısıyla birlikte görevlendirilir, İnonü denizaltısı hızla ilerleyip boğazı geçmiş Dumlupınar ise sabit hızını sürdürmüştür. Ancak boğazın en keskin dönemecinde Naboland isimli İsveç gemisi, Türk denizaltısını göremez ve zamanında müdahil olarak geri dönemez. Büyük bir çarpışma sonucu denizaltı yara alır ve hızla batmaya başlar o sırada üstte bulunan iki denizci kendisini uzun bir yüzme sonucunda kurtarır ve bir tekne sayesinde kurtulurlar. İki denizci ise Naboland'ın geri dönmek için çabaladığı sırada gemiye ait pervanelere kapılarak ölürler. Artık gemide 22'si manevra dairesinde, 60'ı bitişik dairelerde olmak üzere 82 kişi kalır.


Denizaltı batar batmaz, "battı şamandırası" yüzeye çıkar 4 Nisan günü tüm gazeteler olaydan bahsetmeye başlar geminin şamandırasına bağlı olan telefon vasıtasıyla ilk görüşme yapılır.

-Alo aşağıdan, alo dumlu ben üsteğmen Suat Tezcan, beni duyan var mı orda?
-Komutanım ben Selami Astsubay, duyuyorum sizi
-Selami kaç kişisiniz, nerdesiniz?
-Manevra dairesindeyiz komutanım, 22 kişiyiz benimle beraber
-Diğer dairelerle bir irtibatınız var mı?
-Yarım saate kadar kıç batarya dairesiyle konuşurduk ama şimdi onlarında sesi çıkmıyor komutanım
-Tamam Selami sakin ol, hemen arkadaşlarına emrimi ilet, konuşmasınlar, şarkı söylemesinler, sigara içmesinler.
-Başüstüne komutanım, komutanım manometremiz 267 kadem gösteriyor doğru mu?
-(Üsteğmen Suat yutkunur ve der ki) Tamam selami sizi kurtarıcaz
-Selami astsubay bu ilginç soruyu tekrarlar, komutanım manometre 267 kadem gösteriyor, doğru mu?

Denizciler durumun ne kadar kötü olduğunu işte burada anlayabilirler. Yaklaşık 90 metre aşağısını ifade eden bu birim, dönemin teknolojisine ve Çanakkale'nin tarihin başından beri nice gemiler yutan akıntısının "imkansız" olduğunu söylemesidir. Bir süre sonra yüzeyde bedeni patlamış kan içinde bir askerin cansız bedeni bulunur. Bölmelerden birisini açarak kendini bırakmış kurtulacağını ümit etmiştir. Ancak yüksek basınca dayanamayarak ciğerleri parçalanmıştır. Kurtarma çalışmaları ümitsizlikle devam eder, giden dalgıçlar daha bir kaç metrede nefessiz kalıyor, vurgun yiyor ya da kırampa uğruyorlardır. Akıntının artması gemilerin kurtarma bölgesinde sabit duramıyor olması sebebiyle son bir konuşma yapılmak istenir. Konuşmanın şu bölümü TRT'den tüm ulusa yayınlanır.

-Alo Selami ben Üsteğmen Suat
-Emredin komutanım
-Selami, arkadaşlarına söyle, konuşabilirler, şarkı söyleyebilirler, sigara içebilirler.

Selami Astsubay bu emrin ne demek olduğunu çok net anlamıştı, 22 denizciyle beraber tek bir yürekten Dumlupınar'dan duyuldu,

-Vatan saolsun.

Bu Dumlupınar ile olan son görüşmeydi çünkü sabit tutma çalışmaları sırasında kopan bir halat eşliğinde Dumlupınar ile olan tek bağlantıyı yani "battı şamandırası"nı da koparmıştır. Artık ne yerini belirlemek ne de denizaltıda kalanları kurtarmak mümkün olur. 81 denizci bugün hala Çelik Mezarlarında bu sözün anlamında yatmakta, batığın 50. yılında Savaş Karakaş önderliğinde gemi bulunur kamerayla çekilir ancak şehitlere saygısızlık etmemek amacıyla içeri girilmez. Son görevi yerine getirmek amacıyla üzerine "vatan size minnettardır" yazılı bir plaket ve ölenlerin yakınlarının onlara bıraktığı küçük bir sandık içinde mektuplar bırakılır.



Türkiye bugün "Vatan sağolsun" sözünün manasını tartışmaya açarken internette ciddi anlamda dağınık olan bu tarihi belgeyi toparlamak için çabaladım. Birçok yanlış eksik şişirilmiş notlardan arındırarak sunduğum tarihi bir olaydır. Konu hakkında bugüne yönelik siyasi bir eleştiriye yönelmek istesede yazım benliğim, bunu yapmayacağım çünkü bu tarihi olayın okuyucuların özünde düşünülerek yorumlanması gerektiğine olan bir inancım var. Umarım vatanın toprağında, havasında ve denizinde görev yapmış bu insanlara duyulması gereken saygı bir şekilde hatırlara gelir.


20 Şubat 2010 Cumartesi

Dahi, ulusal kahraman ve vatan haini : Satranç Sanatçısı Bobby Fischer

Bir satranç üstadı...
Bir ulusal kahraman...
Bir Vatan haini...
Yalnızlık ve kaçışlar içinde bir ölüm...

Kim ne derse desin Bobby Fischer'ın bizim dünyamıza ait olmayan hayatı, 64 siyah ve beyaz kare içinde yaşandı ve bitti. 9 Mart 1943'te California'da yahudi bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi bir dahiden bekleneni yaptı ve okulla arası gerçekten berbattı bunda en büyük etkenlerden yegane olanı ise Bobby 6 yaşındayken ablasına alınan satranç takımı. O günlerde geleceğini bu kadar etkileyeceğini düşünmeden sahip olduğu bu takım onun tek yapmak istediği şeydi.

Ondan bahsedenler "Bobby ile iletişim gerçekten zordu heyecanla konuşabileceğiniz tek konu satrançtı ve konuşmanın durakladığı yerlerde Bobby'nin elindeki ufak kağıt üzerinde satranç hamleleri planladığını görürsünüz." der. 14 yaşında ulusal turnuvaları kazanan en genç satranç oyuncusu olarak tarihe geçer. Soğuk savaşın en çetin günlerinde satranç bu çarpışmanın en sıcak yüzüdür ancak sovyetler kendi sisteminin bir kanıtı olarak sunduğu satrançta her sene dünya şampiyonluğunu elinde tutmaktadır.

Amerika, bu genç adama güvenir ve onu İzlanda'da ki yarışmaya yollamaya karar verir, ancak Bobby paranoyalar, dahiliğin verdiği asosyallik ve erken yaşta başlayan agresif sinir sistemi hastalıkları sebebiyle maçlar büyük sansasyon yaratacak raddeye gelir. Bobby defalarca dünya turnuvasını yarıda bırakır ve tepkileri üstüne çeker. Ta ki Boris Spassky'nin karşısına geçeceği güne kadar.

Tüm üstadları 6-0 gibi inanılmaz skorlar eşliğinde yenen Fischer, ülkesinden Spassky ile maça çıkması için ödülün milyon dolarlarla ifade edilmesini ister, bu teklif aylar sonra kabul edilir. Artık maç Amerikanizm Komunizm savaşına dönmüştür. Ancak Fischer'ın istekleri bitmez bu asrın maçına çıkmadan önce kameraların kapatılmasını ister seslerinden rahatsız olduğunu söyler, ülkenin en iyi ses uzmanları makinelerle yaptığı ölçümlerde hiçbir ses duyamamış olsa da Fischer ısrarcıdır ve kameralar dışarı çıkarılır. Şimdi de masadan rahatsız olmuştur ve değiştirilmesi için yine isyan eder, ışıkların düzeninden, rusların Spassky'e yerleştirdiğini iddia ettiği telsiz düzeneklerinden dahi şikayet eder. Tomografiler yeni ışık düzeni gibi binlerce düzeltilen elden geçirilen ayrıntının ardından Spassky ile masaya oturur ve "asrın maçı" olarak akıllarda kalacak olan 4-2 skorluk maçı tamamlar. ABD'nin ilk ve son dünya şampiyonu olmuştur.

Tarih 1975 olduğunda ünlü usta Karpov ile unvan maçı yapması beklenen Fischer, Uluslararası Satranç Federasyonu FIDE’ye maçın oynanabilmesi için bazı koşulların yerine getirilmesini istemiş, aksi halde maça çıkmayacağını söylemiştir.

Fischer'ı reddeden FIDE, unvan maçı yapılmadığı halde Karpov’u yeni Dünya Şampiyonu ilan etmiştir. Bu olaydan sonra Fischer kayıplara karışmış, yaklaşık 20 yıl ortalarda görünmemiştir. Bu durum ona esrarengiz bir hava vermiş, satranç tarihinin en gizemli şampiyonu olarak görülmüştür. Yıllar sonra ise Amerika'nın Yugoslavya'ya uyguladığı ambargoya karşı gelerek bir turnuvaya katılmış üstelik bunu gizlice yapmak yerine alenen yapmış hükümetin kendisine gönderdiği resmi yazıya tükürerek cevap vermiş ve Boris Spassky ile Karadağ'ın açığında bulunan bir adada satranç karşılaşması yapmış, Spassky'yi 20 yıl sonra, 10-5 yenerek tam 3.35 milyon dolar para ödülü kazanmıştır. Bununla birlikte Fischer'ın kaçaklık hikayesi başlar, dünyanın birçok yerinde görülmesi hatta adına "Searching for Bobby Fischer" gibi programlar dahi yapıldı ve ancak yaşamının son yıllarında Japonya'dan kaçmak isterken yakalandı 9 yıl gözaltında tutuldu İzlanda'nın vatandaşlık vermesi ardından ise Reykjavik'e yerleşti. Son hatırlanan sözcükleri ise 11 Eylül'de Amerika'ya yapılan saldırı sonrasında söylediği sözler oldu "Ne kadar güzel haber bu. Ben bu saldırıyı alkışlıyorum. Amerika ve İsrail yıllardır Filistinlileri öldürüyorlar, soyuyorlar; ama bunlar kimsenin umurunda değil. Şimdi iş tersine tepiyor... Amerika yeryüzünden silinmeli."Bu tepki çeken anti-amerikan ve anti-semitik sözlerden bir süre sonra (18 Ocak 2008) sebebi tam olarak açıklanmayan bir durumdan dolayı öldü ve külleri olaylı bir törenin ardından gömüldü.

Fischer erken yaşlanma, asperger sendromu ve böbrek yetmezliği gibi bir çok hastalığın pençesindeydi ölüme yaklaşırken ama en önemli hastalığı adeta bir müzik üstadı gibi şiirsel yaklaşımlarla oynadığı satrançtı.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Kırmızı Düş Bulutları

Başlangıç mı hmm... soğuk ve yağmurlu bir akşamdı....
-Snoopy -

Böyledir benim hikayem.... Yemek için tarihi geçmiş, içilmek için ise hala vakti olan üzüm kokar mürekkebin nadir damladığı mısralarında.

Benim hikayem başlaması bir söz, bitmesi ise yine üzümlerin medeniyet alanında ki çizgisine bakar. Garip başlar yani... Ele aldığım her duyguya isim yazdıranın o olduğunu fark etmeden geçer hikayem. Sonuna attığım imzada "elimi tutsa ne olurdu" dediğim anın titrekliğini görürüm, ama imzam hiç irdelenmedi, yoklama alan hocaların kararan dolaplarında. Gizlimi saklımı öyle tüketmişim ki içimde gördüklerime inanmaya zaman bırakmamış düş bulutlarım. Hayalim...

Düş bulutlarım, ne bir eksik ne bir fazla.... Diler misin lodos sıcak hava getirsin üstlerine de artsınlar, daha ötesini düşünemem ki gözlerinin ardında kalan gerçeğimde. Bakamadım yine gözlerine bilirim de cevap veremem.Özür dilerim... Onların ardında kalan sorulara cevap veremem diye korkarım da bakamam.
Bir bahar sıcaklığı vardır sende fark ettin mi ? Soğuk rüzgarların eşliğinde bulutlarımı yağmur edip gözyaşı yapmazsın sen. Güvenirim...

Güvenirim ben bir çınar ağacının söz verdiği yerde seneye de duracağına, senesi bitmiş bir düşün yetiştiğine can bulduğuna da o denli güvenirim ardımda bıraktığım geceye inat. Sorgu edilmesin hakkımda istemem, gözlerim evvelden beridir bakar-kör,kulaklarım sağır ıssızlığın eşliğinde, dokunamam yolu sevdadan geçmemiş bu toprakların tenine ve ancak duyumsarım uzaktan bir erikten zamansız yalnız kalışlarımı.

Yalnız kalışlarım ardından gücü bulurumda hissettirmem, aslında yine herşeyimin içinde sen olduğunu, denerim söyleyemem sana yine imzamın titreyen o kırık yerinde adına bir abide bulunduğunu....

4 Şubat 2010 Perşembe

O günlerde...

"So long ago, Another life
I could feel your heart beat
It's not a dream, remember us
I can see it in your eyes"
Amanda Abizaid - The 4400 Soundtrack

Geçmişi özlüyorum, benim olanı yani. Yitip gidecek kadar aklımın olmadığı içinde gülen halimi barındıracak bir yerin mutlaka bulunduğu geçmişi.

Geçmişi istiyorum kırgınlıkların daha saçma sebeplere bağlı olduğu vakitleri, ilişkilerin çarpıklaşmadan netçe anlaışlabildiği saf kavgalar içinde aklımızın fikrimizin kendimizi kurtarmak olmadığı günleri. Doğru ve yanlış vardı... Doğru ve yanlışın olduğu günleri geri istiyorum. Belki farketmediniz ama artık üstünüzde ki lanet bu şekilde işlemiyor. Kişinin kendisini kurtarmasına ödül veriyorsunuz, onun doğru olanı yapıp yapmadığına değil, can yakıp yakmadığına değil kendisini kurtarıp kurtaramadığına.

Büyüyorum, her gün daha fazla... Ve dünya cidden çocukluğumun salonun ortasında daireler çizerek dinlediğim şarkılarında gizli olan sözcüğü fısıldıyor,sanki gerçekler asırlarla birlikte hiç ama hiç değişmezmiş gibi "biz büyüdük ve kirlendi dünya". Yeni bir hayata başlamak için öncelikle hayatıma son verebilmeyi başarmalıyım hayatın benim yaşamadığım alanına sabotaja kalkışmadan önce kendi payıma düşeni yapmalı hayata karşılık hayat vaadetmeliyim. Nasıl ?

Geçmişi özlüyorum saf beynimin içinde nasıl?, niçin?, neden? gibi felsefenin dahi incelemekten sıkılıp akademisyenlerin önüne atıp kaçtığı bu soruları değil "şimdi ne yapacağım?" gibi daha yaşama yakın sorular sorduğum zamanları özlüyorum. Acısını,neşesini ve çok ciddi oynadığıma inandığım saçma tiyatrallerin beni büyüleyen geçmişime dönmek istiyorum. Kendi çizdiğim yolun çok dışına çıkmadığım hayatı istiyorum.

Bunun yazarı kim, sözler kime ait, ben kimim diye sormadan Tuna olmayı başarabilmek istiyorum. Geçmişte bundan yakınırdım, şimdi kendimi buralarda daha az görüyorum.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Rüyaların Götüremedikleri

"Vakit varken tomurcukları topla, zaman halen akıp gidiyor, ve bugün doğan bu çiçek yarın ölüyor olabilir." -Death Poets Society

Gece birbir omzumdan geçirirken korkularını, benim derdim sadece sıfatlar, zarflar gerçekleşmiş yahut gerçekleşememiş fiiller. Aklımda onlarcası varken durup düşünmek yerine onları yazmanın, ürkütücü tıkırtılardan ve umursamaz "faredir fare"lerden daha önemli olduğunu düşünüyorum. Tüm bunları düşünebiliyorum.

Gece henüz derine inmenin ve milyonlarca yıldır sürdürdüğü uzun uzadıya bu sürecin faturasını elbette bana kesmeyecek ancak hayatın benden kopardığı onlarcasını hatırlatarak can acıtmasıda kim vurduya giden benden arda kalan bir acı an olacak. Her 24 saatte bir kere...

Her 24 saatte bir kere zaman, Heisenberg'in belirsizliğine daha çok hak verdi, neler olabileceğinin ardında bana nasıl başa çıkmam gerektiğini düşündürttü. Ve düşünmelerimin ardında çoğu çıkmaz sokağın aslında belediyelerin o kadarda umrunda olmadığını gösterdi. Ardına bakmadan yürürsün, bir çalı istersin çöl ortasında, görebilirsin... Sonrasında bir ağaç görmek isteyeceksin, belki de ardından bir otoyol belirsin dileyeceksin düştüğün bu serap nöbetlerinden seni topluma sürükleyecek bir otostopa yelken açacaksın, yelken açmak kelimesini lügatında tanımayan çöl topraklarında. Bir daha çöl dileyeceksin yalnızlık tekrar efendin olduğunda da bir çalı görmek...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Samimiyetsiz

"- ...bunu da iç şimdi tatlım.
- Bunlar herkese lazım değil mi?
- Herkese lazım tatlım..."

"Rest in Peace Lady"

Elleriniz vurdum duymaz bir ritimle yine ellerinize bağlı olanların esirliğini eline almışken, yalnızca ihtiyacınız olduğunda duyarsınız ilahi müziğimi, yalnızlığın o herkese nasip olmayan biraz buğulu ve nisan akşamında araba camına olan vurgununun tadını ancak o zaman duyumsarsınız. Ancak sizin için köşe başında satılan geceden emekli elma şekerlerinden farkı olmaz bu tatta ya da kokuda. Paranızla onu alabileceğinizi sanırsınız zahir...

Peki hiç hesaba kattınız mı, bir elma şekeri alabilecek sanırken kendinizi güzel bir dayağa şahit olmanızı. Bir anda kabusa dönüşür mü acaba dilekleriniz ve samimiyetsiz kıpırdanan elleriniz. Lidyalıların başına tac ettikleri paradan çıkan manevi lider Mevlana tutupta bir güzel sopadan geçirse sizi, ardından elmayı yetiştiren adam, elmanın içinden çıkan kurt, akşamdan işe koyulan kadın bir güzel kötek partisi yapsa bedeninize. Bence hoş olurdu...

Çok kolay olurdu, yalnızlıklarını görmek böyle bir durumda, bir çayırda olupta en kısa boylu ot olduğunuzu anlamanız ne güzel olurdu. Beni görmezken anlardınız karanlık ruhumun sizden yıllar önce aydınlandığını.

25 Aralık 2009 Cuma

Kızlardan bir canavar yaratmak...

- Bir dostun hayatını kurtarabilirim umuduyla... -

Öyle birşey farkettim ki sosyolog adayı kimliğimle kendimin de içinde bulunduğu gruptan korktum, kaçındım ve endişe ettim. Ve alelacele bir genelleme yaptım kendimce. Durumu kısaca özetlemek gerekirse "bu pozitif ayrımcılık mevzuu aymazlığa vardı varacak haberiniz olsun"dur.

Yeni bir ilişkiye başlayan çiçeği burnunda çiftlerimiz şirindirler efendim, eğer ki severek başlayan kısmi çıkarlara dayanmayan bir ilişkileri de varsa yeni doğan bir bebek gibi masum ve samimidir duygular. Henüz daha politikleşmeye erişmemiş hislerine biz "çevre grubu" olarak el atar ve kızı çekeriz bir kenara ve başlarız telkine,

- Sakın ola kendini çok kaptırma sonra çok üzülürsün,
- Aman diyim ilişkin ve kariyerin seçimi yapma önce kariyerin,
- Giyimine kuşamına daha en başından karıştırtma yoksa sonra çok sorun yaşarsın,
- "Beni beğenen böyle beğensin yoksa hayatımdan çıksın gitsin" düsturunu edin yoksa çok çekersin...
vb. vb...şeklinde onlarca diyaloğa tabi tutarız, hanım kızda adeta güreşe çıkan bir tarafın aldığı pozisyonu edinir "istanbul sen mi büyüksün ben mi" gibi diyaloglara girer meydana onu yemeğe hazırlanan bir canavarla pehlivan diyalogları yapacakmış gibi çıkar sahneye, yani sevgilisinin karşısına...

Bu saatten sonra artık işler bir politika içinde yürümektedir, "ben yaptım oldu", "haber etmediysem ne olmuş ölmedim ya karşındayım" diyaloglarından bir başlar ki "sırf muhalefet olmak için konuşmak" adı verilen terim karşımıza çıkar.

Ancak olay bunlarla da kalmıyor maalesef, pozitif ayrımcılığın gücünü yeni yeni tatmaya başlamış ve artık o "hanımkız" olma durumundan çıkan bir nevi "baykalizm"e soyunmuş olan hanım kişi karşı tarafa bildiğin baskı ve korku politikası uygulamaya başlar...

- Saçını kes uzun saç sevmem,sakalını kesme ben sakalsız sevmem, öyle gülme, böyle kıpırdama,ona bakma,şununla konuşma, yanımda çocuk gibi durma, espri yapma,çok içme araba kullancan,az içme erkeksin sen, onu yemek kokarsın, bunu neden yemedin, vır vır vır,dır dır dır...

Ve hayat erkek kişi tarafında zor günler yaşatmaya başlamıştır, çevresi kendisine dayatılan "pozitif ayrımcılığın yılmaz bekçileri" tarafından kuşatılan er kişi derdini kimlere anlatsa deva bulamaz hale gelir, herkes "abi sıkma kızı sende", "nolcak sakalını kesmesen daha rahat","kapa sende facebook'u napçan" diyaloglarına maruz kalır. Düşünür, Türkiye'nin abazan nüfus istatistiklerinden haberdar olmasa da ya da henüz istatistik kurumu bu tip bir araştırma yapmamış olsa da bildiği tek şey bu abazan güruhun çok olduğudur, kalabalık olduğudur.

Er kişi ayrılığı göze alamaz, yelkenlerinden vazgeçer, siner, pısar...

Oysa ona diyorum ki sen sinme aslanım,sen kükre, sen es ve gürle, korkma arkanda ben ve büyük bir "henüz ezilmemiş erkekler güruhu" var...



Not : Sevgili 17-25 yaş arası genç kız grubuna selam eder bu yazının külliyen yalan olduğunu söylemek isterim yoksa ben pozitif ayrımcılığın kulu ve elçisiyim. I Love pozitif ayrımcılık... ;)

15 Aralık 2009 Salı

Beyler bu vatana nasıl kıydınız ?

Yıl 2004,

Lisede 2. yılım, kitaplar benim için şiirler öyle söylediği için değil gerçekten bir "dost".O günlerde Tüyap'ta bir kitap fuarı olduğu öğrenilir öğrenilmez hem İstanbul gezmesi arkadaşlarla bir başkadır, hem de kitaplar alırız bir dolu diyerek yollara düşmüşüz. Sabahın köründe gelen otobüsümüz yavaş yavaş dolmaya başlarken ben arkadaşlarımı -o zamanın asosyalliği işte- ilk defa serbest kıyafet içinde görme fırsatı elde ediyorum. Arkadaşlarımdan birisinin türban taktığını bilmiyordum, selamlaştık muhabbetimizi yaptık yerlerimize oturduk... Hikayem başladı, kitaplar alındı İstanbul gezildi bir güzel yorularak evlere dönüldü. Bir dolu kitap ve güzel muhabbetlerden geriye birşey kalmamıştı aklımda...

Lise günleri güzel ama biraz hızlı geçti, hepimiz sınav sonuçlarımızı alıp dersanelerde tercih furyasını yaşamaya başladık. Her yanımız tasa içinde çabamız ise bir yere yerleşebilmek için en iyi tercihi yapmakta. Sonra tekrar o arkadaşımı gördüm, başında yine türbanı vardı. Onunla konuşmak istemedim, merhaba dememek için biraz uzağından geçtim beni farketmedi, içten içe kıstım gözlerimi sanırım nefret etmek gibi birşeydi bu... Ama kendime dahi itiraf edemem bunu utanırım çünkü. Ne olmuştu ki en rahat muhabbet ettiğim arkadaşıma, dersi kaynatırken "Tuna seni tek oturtacağım bundan sonra!!" diyen hocaya rağmen konuştuğum arkadaşıma ?

Sonradan utanarak farkettim ki değişim onda değil bende olmuştu, belki onun içinde birşeyler değişti ve eskisi gibi bakmadı bir daha bana... Bilemem...

Farkettim ki araya Kasım ve Temmuz seçimleri girmişti, Cumhurbaşkanlığı oylamaları girmişti, hamasi üsluplu tavırlar girmişti, güçlü ve bölmeye programlı bir hükümet ve onun basiretsiz muhalefetleri girmişti. Araya ayrılık gayrılık adına ideolojiler, birikimler, diyaloglar girmişti...

Arkadaşımla bir daha çok sık görüşemedim, ben o gün onu görmemek için çaba sarfettim belki ama o da beni aramak için bir çaba göstermemişti sonrasında. Popüler uygulamamız Facebook'un da dahi bulunmuyordum. Unuttum unutuldum, kamplaştık...

Bugün kanallar kan ve şiddet ile dolu, son iki haftadır "medya çok abartıyor aynı görüntü defalarca ekranda döndürülüyor" dedim belki ama bugün ufak bir durum fikrimi değiştirdi. Muş'ta olay çıkarmaya çalışan bir grubun arabasını ve iş yerini yaktığını gören dükkan sahibi ruhsatıda bulunan kalaşnikofuyla göstericilerden ikisini öldürmüş bir kısmını da yaralamıştı. "Biz" ve "onlar" haline geldiğimizi farkettim. Öyle çok bölünmüştük ki sanırım iki tarafın hangi kampa ait olduklarını çözemedim. Muhtemelen "Kürt milliyetçisi" ve "Mağdur vatandaş" gruplarıydı bunlar. "Türban-perver", "laik" çatışması da olabilirdi bu, "darbeci","demokrat" kampını bilmeyen var mı ?, bildiğim kadarıyla "domuz gribi aşısı olanlar" ve "olmayanlar" henüz meydanlara çıkıp çatışmaya başlamadılar... Acaba onlar mıydı ?

Hayır... Bu insanlar seneler önce yalnızca vatandaştılar, suları kesilir gelmezdi, elektriği bir türlü bağlanmazdı, enflasyondan yakınırdı, hırsızlığa uğrardı hakkını arar seneler sonra bulurdu ama hiç birbirlerini öldürmeyi bu kadar istemediler. 99'da deprem olduğunda birlikte ağlamayı seçtiler, daha öncesinde Kosova'da katledilenleri görüp ağıtlarını göz yaşlarıyla birlikte söylemeyi bildiler. Her gözyaşında bir asra bedel birlikteliği yine gözleri içinde gördüler... Ama dedim ya birbirlerinden bu kadar nefret etmediler. Asla...

10 yaşında ki Cumhuriyet'i hatırlasak peki, elektrik, su yok hatta enflasyonun anlamını dahi bilen yok çünkü ortada para yok. İşsizlik desen o da yok çünkü çalışmak için o savaş yıkıntısı memlekette sağlam insan yok denecek durumda. Ama bastonuyla, çarığıyla tüm fakirliğiyle "yedi düvel" dedikleri zenginlere haddini bildirmiş kendisine dünyada yer edinmiş, onurunu gururunu çiğnetmemiş ayrılığını gayrılığını truva harabelerinden de derine hapsetmiş bir millet var. Savaşlarını birlikte kazanmış birlikte ölmüş bir milletin içinden ne ayrılığı beklenir ki ?

Bugün Atatürk'e dil uzatmak için yanlış gün "sabun köpüğü aydınlarım" ülke de kendini gruplara bölmemiş bir kişi dahi kalmamışken bir fakir milleti dünyaya karşı yalın ayak dimdik durmaya ikna eden bir önderin yaptıklarına konuşmak için bugün çok yanlış bir gün. Fakirlik, işsizlik, kıyım katliam eşliğinde "açılımdan açılıma" koştuğunuz şu günlerde halkına en saf biçimde güvenmiş bu öndere "Dersim'de katliam yapmış bir katildir Atatürk" demek iğrençliktir. Son 1-2 sene içinde kaybedilen insanlarımızı istatistik olarak görmek ise sizin ayıbınızdır, "katiller" sizlersiniz, demokrasi yolunda şehit oldular dediğiniz canlara ise yaptığınız zulümdür ailelerinin yüreğine kordur.

Türkiye artık asla sadece Türkiye değildir. Türkiye 70 milyon küsür vatan evladının tümünün milyon gruba bölündüğü birbirine düşman insanların katliam meydanlarıdır. Eserinizle övünün...

"
İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğin yediniz
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Onu didik didik didiklediler,
Saçlarından tutup sürüklediler,
Götürüp kâfire: "Buyur..." dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Eli kolu zincirlere vurulmuş,
Vatan çırıl çıplak yere serilmiş.
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Gün gelir çark düzüne çevrilir,
Günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Nazım Hikmet (1959)

"

6 Aralık 2009 Pazar

Depremi Bekleyen Makarna

Dışımda benden daha büyük bir dünya ve nispeten daha uzun süre dünya üzerinde var olacağını düşündüğüm kendi evrenim, fizikte biyolojide bana bunun gerekliliğini öğretirken evrenimin sahibi yaramaz bir çocuğun kaderine de düşebilir belki bir çakmak sonrası.

Kalabalıktayım, burası gerçekten kalabalık. Ya benim gibi bir çokları yada birçok ben. Hangisi olduğunu kavrayacak durumda değilim zaten istemsizce umursamıyorum da. Bir afeti bekliyorum ben kullanıma sunulmak için, kaderim ya kurtarış ya kurtuluş olacak. İki yolda benden "beni" istiyor hangi yoldan gideceğime karar vermek ise bana düşmüyor. Bana düşmüyor çünkü kıpırdamıyorum, kıpırdayabilmek için ihtiyacım olan hiçbir gücüme "güvenmiyorum". Kimse beni içine aldıkları bir oyun düşlemiyor, zaten düşlere korku olarak girmekten de hoşlanmıyorum.

Bir hayat için doğdum, bir yoketme oyununda iyi olanı oynar hale geldim. Bir itfaiyeciden korkar mısınız ? Korkmazsınız ama onu evinizin önünde görevini yaparken görmekte istemezsiniz. Oysa bu yolu seçmemek ne kadar olası ki ? Evimizin önünde duranı, yahut önünde durduğumuz evi seçmek bizimle ilgili birşey değil. O halde kızamazsınız bekleyişime...

Depremi bekliyorum, selde olur, fırtına öncesi sessizlikten sesimle çıkmayı bekliyorum. Kendimden ödün verirken ağlayanları görmek istemezdim ama buradan da çıkmak istiyorum.

Beni bu dünyaya hapsedenlerden kendime karşılık özgürlüğümü istiyorum.

3 Aralık 2009 Perşembe

Saksı

Bir kaybedişin ardını dahi yazıya dökebilmek, ekrana yansıtabilmek yahut imge olup her hangi bir biçimde ruhları doldurabilmek dahi mümkündür. "Yazmak istemiyorum","yazamıyorum","olmadı" dedikleriniz dahi evrende saçma sapan yerler işgal ederler.

Zihnimi alıp götüren uçurumların ardından ben seslenmemeyi tercih ettim uzun sayılabilecek zamanlarda. Bir betimleme kaybettim sussuz kumsallarda, maddiyat yığdılar hayallerime, yerinden kıpırdatamadım. Bırakıp kaçmam da ipin ucuna denk geliyor ellerim artık. Bıraksam bana yazık, bıraksam gidene yazık, bıraksam size kar.

Çiçeğin yetişmesini beklemek, sonra da saksısına sığmayan bitkiyi saksısında hapsetmeye zorlamak. Gözlemlerim der ki bu acı verici bir olgudur.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Hoşgeldin Yelkovan

“…filmimi başa sardığımda, güzelliğini gözlerime görüntüsünün ilk yansıdığı anda kaybettiğini gördüm, üzüldüm. Tren gara girdiğinde senin adına kendimi bu hüzne hazırladığım kalmış aklımda, seni gördüğümde unuttuğum şey fark ettim ansızın gözlerimi bana sunan tek neşe sensin.”


Notalarımı cebime attım, o sırada bozukluklarla karışmış olmalı, sonra bir yerlere bırakmışım unutmuşum onları... Benim hikâyem budur… Yaşamımın kısa bakışta görüneni; hep güzellikleri önemsizlerle bir yere bırakıp unutmak, kimi zaman kaçmak, gitmek, koşup yorulmaların ardından kalan son nefesimle de “bitti” diyebilmek, demek.

Yine bir yolculuk öncesiydi sanırım, güzelliğin asla bir daha öyle olmayacağını düşünerek zamandan alabildiğine güzellikler çalıp bıraktım onu. Yollar birleşir ya bir noktada yine dönerler aynı yere farklı zamanlara. Bugün sessiz sedasız yerine geldiğini, sana ait olana kurulduğunu ve hayatımda kaldığın yerden devam ettiğini gördüm. Durgunluğum yerini temkinli bir mutluluğa terk ederken, zamanın da tekrar işlevini kaybedip sadece saatime ait birkaç çubuğu döndürmek dışında işe yaramadığını tekrar gördüm.

Yelkovanı severim ben, sempatik isminin yanında ne akrep kadar ağır aksak ve geçmişime düşmandır, ne de saniye kadar hızlı ama işlevsiz. Yelkovan, fark edebilmenin yanında asla sizi yalnızlıklar içinde bırakacak kadar da acımasız ilerleyenlerden değildir. Biraz bana benzer hatta olaylar olur gelişir gider... Ben bakan yüzlere söylerim “suçum yok, bastığınız yerde, sadece yürüyorum.” Bugün bir saatte iki yelkovan oldum tekrar, zaman içinde mutluluğu gördüm bir kez daha ve her dönüşün ardından mutsuzluğumu yendim...

Şimdi ayaklarım zamana basmadan mutluluğuma devam ediyorum kaldığım yerden. Her şey seninle yerli yerinde…

“Biliyorum gölgede senin uyuduğunu
Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin
Hazların âleminde yumulmuş kirpiklerin
Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu.”
A.H.T

Gitmiştin de korkmuştum ya.

Hoş geldin.

25 Ekim 2009 Pazar

Anahtar deliğinde anahtar gölgesi...

Şiirim geldi bırakın beni,
Bir kibrit farz edin ve yakın beni,
Bir ceketmiş gibi askıya takın beni,
Bir çiviymiş gibi duvara çakın beni,
Şiirim geldi bırakın beni.

Müjdat Gezen



Yoruldum...

Yara bantı olup sarılmaktan, gözyaşı olup dökülmekten, vuslatlarda kaybolmaktan yoruldum. Başlayan güne ait olamamaktan, özlediğimi görememekten, gördüğümde dokunamamaktan sıkıldım. Her gidenin ardından merdivenler inmekten, her gelenin öncesinde yol gözlemekten, bitenlerin ardında bıraktıkları göz olmaktan bıktım.

Bir şiir olarak başladım, devrildi cümlelerim kalemim noktaları zor koyar oldu yer yer daha çok virgül gibi oldum, ünlem olamadan bitti cümlelerim. Romana dönüştüm zamanla onun güzelliğine kapılıp kalın kaplara girdim zar zor, kendimi bu ağırlıklar arasında ağır hissettim, uzun hikayelerin sonunu düşledim bitmemesi için uğraştım. Bitti... Bir acı kahvenin ardından gelen yakıcılıkla bitti, ağlayamamak kadar ağır, kalkıp giden bir otobüsü yolcu etmek kadar zordu bitişler. Ama dayanmak en büyük meziyet, bunu başardım.

Başardım aslında gülmeyi, her olan bitenin ardında, dost sohbetinin en acıklı yerinde dikkat çeken gülüşlerimdi. Kimse bilmedi zannımca asıl güldüğüm bedenimde yaraları bulunan anılardı. Gece bir bir düşerken ben kimseye belli etmeden göz kırptım yarınlara ve masaüstünde bir kalemdim sadece yazmak istedikleri olan ama ele alınmayan.

Denemek istedim, görmek istedim, bağlanmak istedim. Ama arzular gibiydi istemek en güzeli kaçıp giden yuvarlanıp düşmeyendi. Arzular gitti önce, fikirler devrildi yerlere ve güven, bir buluttan kırpılmış ta yıldız olup gökyüzüne varmış şimdi. Ah minel aşk, gözlerim devrilmişte gözlerini göremez olmuş şimdi...