14 Mayıs 2009 Perşembe
229 Mumluk Ağıt
Gitsem yanından uzaklaşsam duyguların en yücesini yaşarken ben bir damlasından sana katamadan gitsem. Söyleyemediklerim içimde büyüse. Gürültüler... Lanet olasıca bastıramadığım yüksek sesli gürültüler. Kafamda bir ömür dolaşacak desem. Düzgün düşünemediğim anlarımda dahi senin için güzel günler düşlesem.
Kaybettiğim senin ardından göz yaşları döksem, varlığımdan fazlasını adamaya niyetlendiğim sen için ağız dolusu sözler söylesem acıma bastırdığım yara bandının altından. Gözlerim kırık dökük, ağzım kilitli, kokular eskisinden daha kötü geliyorsa burnuma.. Söyle nasıl vaz geçerim ki senden ? Olmayacak bir yolda yürümenin nesi güzel... Hangi adaletten söz etmeli bilinmez ama ben ilahi adalete inanmak zorundayım, kan tadı bu, gözyaşı tadı, benden,içimden kopan birşeylerin tadı, seni kaybedişlerin tadı bu kadar ağır olmalıydı evet daha fazlası hatta. Ben, beni kaybettim...
Arayacaklar, soracaklar, ne oldu nasıl bitti diye ve sahip oldukları açılmamış telefonların ardında ki merakları. Yapmasaydım keşke, değer vermeseydim bu denli hatta sevmezdim de belki ama yemin ederim hakettin sevgimin her zerresini. Sorma, sorgulama malzeme etme beni alaylarına, bilirim yapmazsın zaten... Benim ki etten kemikten bir dünyanın vahşetinden korkum. Sığınmak istediğim limana olan ağıtım. Canımın yanışı umurum da değil. Dedim ya sen senden büyüksün artık, dedim ya sen birsin ve teksin artık. Bir tanrıymışçasına güvendim sana... Kaybetmedim... Seni kaybettim sadece... Keşke gemilerle gidilebilecek en uzak ülkeye yerleşip yine gemilerle dönseydin.. Ben büyüseydim döndüğünde ve gerçek olsaydı hayal bıraktıkların ardından. Gerçek olsaydı ağladığım, değer verdiğim, özlediğim... Özlediğim...
6 Mayıs 2009 Çarşamba
Gülleri Solduran Gülebilmezmiş
"Umudum gençliktedir." diyen atasının mirasını devralmış bu ülkenin çocuklarının korkunç bir sonla hayatlarının ellerinden alınışının yıldönümüdür bugün. Solan güllerin, kan çiçeklerinin, asılmış fidanların sessiz sakin anıldığı, fısıltıların onu asanların gürültülerine karıştığı 37 senelik bir almış başını giden düzenin günüdür bugün. Romantizmin yok edildiği, sevginin katledildiği nefret tohumlarının ekildiği günün 37.yıl dönümüdür bugün. Ne kadar övünseniz azdır.
Asıldılar...
Sömürülmemize karşıydılar,
Bağımsızlık istiyorlardı,
Özgür gelecek vardı akıllarında,
Bu ülkenin insanıydılar
Dilekleri yine bu ülke içindi
Gençtiler, umutluydular, inanmışlardı
Güneşi zapt edecektik hani ya işte sonra astık biz onları, hemde sadece bir kere değil 37 sene geçmiş ben doğduğumda 17'ydi sadece biz büyümeden kirlenmişti dünya, kana bulanmıştı gelecek, dilek dilenmez olmuştu 6 mayıslarda mutluluk, inanç, umut gömmüştük onlarla birlikte. Bir 40 sene olacak yine dinmeyecek göz yaşları, her dakika her saniye artacak derler ya cellatların acısı bizim canımız yanmadan onların vicdanları dile gelir mi ki ?
En iyi dileklerim asılmışken tüm bu genç, cesur, korkusuz insanları saygıyla anıyorum. Anınıza dair birşey yaptım diyemiyorsam da...

"Ve cellat uyandı yatağında bir gece,
Tanrım dedi bu ne zor bilmece.
Öldükçe çoğalıyor adamlar,
Ben tükenmekteyim öldürdükçe."
Ataol Behramoğlu
3 Mayıs 2009 Pazar
Bu nasıl Sol ?
Çözümün adı, hayallerin adı, gelecek güzel günlerin adı, birliktelik, barış ve sonsuz eşitlik içinde adalet ve sevgi.
Bir zamanlar bu ütopyanın gerçeğe dönüşmesi amacıyla yola çıktı bir çokları, Türkiye'de de benzeri durum Fransa 68'den sonra giderek yükseldi ve birde baktık ki o zamanlar benim yaşımda olanların idam edilmesine giden bir sürece kadar yenilikçi, Kemalist ve gelecekten umutlu gençlerin asılmasıyla bitti. Ardından gelen uzun bir süre içinde sol kendi kabuğundan çıkmak ve yeniden birşeyler üzerine konuşmak için bekledi ve nihayet yüzünü görmeye başladığımızda bu özlemle bekleyen benim de dahil olduğum ve şimdilerde "ulusalcı" olarak nitelenem grup hayal kırıklığına uğradı. Günümüz sol profilini nasıl tanımlayacağız diye bakınırken bir kaç referans noktasına ihtiyacımız var. Okuyucularımın da daha iyi anlaması için "sol'a sol içinden eleştiri" yapmak adına Birgün,Sol,TürkSolu ve mevcut üniversitelerde sol gruplar adına faaliyet gösteren öğrencileri ele aldım.
Sol basınını ayırt etmek çok güç değil, düşük tirajı yüksek fiyatı olan hemen hemen tüm yayınlar sol içerikli, bunlardan öne çıkan ilk kaynak ise Birgün, mecliste temsil edildiği üzere ÖDP destekli bir yayın ve yönetim kadrosu yerine sosyalist bir düzen içinde yönetimi benimsemiş. İlk başlarda bu şekilde öne çıkmış olsa da baktığımızda ortada şeklen bir sosyalizm olduğunu görülüyor. Haberlerin genel içeriği "sol sanatla ilgileniyor" dercesine sanatsal içerikli ufak başlıklar ancak bu haberlerin ya devamı yok yada çok sığ işlenmiş her haber gibi içeriğine yer yer korsan bildiriler gizlenmiş. Yeni Şafak, Zaman gibi "aşırı yandaş" olarak yaftaladığım medyanın da yaptığı gibi "Ergenekon Terör Örgütü" ya da "ETÖ" ibaresini kullanmaktan çekinmiyor. Oysa ki henüz mahkemenin dahi kabul etmediği bu ibareyi yayınlayarak muzdarip oldukları düşünce suçlularını yargısız infaza sokma tanımını uyguluyorlar. Bu bakımdan yaklaşımlar bir sokak kavgasının ardından "bizde dayak yedik sizde yiyin ohh" tanımı ya da daha ciddi bir şekilde "bizden üç kişi gitti onlardan da üç kişi gidecek" diyen Demirel'in sözüne benzetilebilir. Ama her anlamda varlığı bilinmeyen bir örgütü var gibi gösterip bunu sunarken mutlu olan adaletsiz tutukluluk sürecini görmezlikten gelen kötü birşey bu ve sanırım yeni dirilmiş Sol'un en kötü yanı bu intikam duygusunu barındırması. Medyaya ilişkin bir diğer farklı örnek ise Türk Solu, içeriğini uzun süre takip ettiğinizde görüyoruz ki kimi zaman MHP, BBP örneklerinden daha kafatası milliyetçiliği yapmaktalar. Çoğu zaman eleştirileri ve ortaya koydukları açık ve net ancak sonuç adına çuvallamaktalar. Kemalizm'i anladığını sanan tayfayla aynı sonu paylaşmaktalar, bu geniş ideolojiyi bu kadar dar kapsamlı görerek ideolojininde dibe çekilmesine yol açmaktalar. Bu anlamda Türk Solu, Sol gibi gazeteleri birçok yandaş medyadan ayırmak ve yorum farkı yaptırmak zor. Yapılabilenler ise ancak gündem dışı konular ve birkaç ayırt edilebilen yazar.
Asıl bakacağımız yer olan öğrenciler konusu ise biraz daha karmaşık üniversiteye adımınızı atar atmaz karşınıza çıkan "kollektif", "cephe", "parti", "örgüt" ibaresinin başına gelen kelimelerle kurulmuş gruplar önünüze çıkıveriyor. Günün ilk saatleriyle birlikte afiş asma çabasına girişenler var, adeta sarı-kırmız-siyah rengin değişik kombinasyonlarını her gün yeniden deneyen bu öğrenci ve grupları afişleri yayana alt alta, akrostiş yapacak şekilde hatta tüm bir binanın duvarını kaplayacak şekilde yapıştırdıklarında devrimin daha hızlı geleceğini düşünmekteler. Hala eski Komüntern renklerini, simgelerini kullanan yaratıcılıktan uzak devrim çabasını sorgulamak dahi tepkiyle karşılaşılabilir olduğundan başlarda hepsini tek tek inceleyen bir düşünceniz varsa da bir seviyeden sonra vazgeçiyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki öte taraftan birisi elinde tomar tomar 20 sayfalık gazete-dergi arası oluşumları size satmaya çalışıyor. Afişler ne kadar bedavaysa bu büyük puntolu, büyük resimli dergilerde tersine o kadar pahalı. İçeriğinde günlük gazetelerde kolaylıkla bulabileceğiniz yazarların kopyalandığını ve tüm diğer medya organları gibi sadece herşeye karşıt ancak çözüme karşı ortak olmaktan kaçınan ve ütopik istemlerde bulunan bir yapı var. AKP eleştirilerine rastlıyor olsanız dahi yazının sonlarına doğru AKP-Perver bir söylem yürütülmeye başlanmış keza onlarda Cumhuriyetçi karşıtlarını destekledikleri çin düşmanımın düşmanı zihniyeti işletilmiş bu sefer intikam adına. Korsan bildiri aradığınızda ise sadece derslerde yada herhangi bir kongrede bulunmanız çözümden ne kadar uzakta olacağınızı gösterecektir. Tek kitap zihniyetinden kurtulamayarak sorulan sorulara cevap verebilecek raddeye erişememiş sesi yüksek bildiriler var gerekli gereksiz konuşmacının yada hocanın sözünün kesildiği yerde. Genel anlamda entellektüellere dönük bu çabanın içinde bol bol marx, durkheim, comte duyuyor olsanız da günümüze dair herhangi birşey bulmak imkansız.
Peki toparlarsak ne çıkacak...
Uzun bir süredir TEGV'de Eği
tim Gönüllüsüyüm, etkinliklerde çeşitli yerlerden gelen arkası yazılı kağıtları kullanıyoruz. Kağıdın her kullanılabilecek kısmını boyanın ise son raddesine kadar tüm bölümünü değerlendiriyoruz. Bunu yapan birisi olarak afişlerin, matbaanın, renklerin bu kadar hor kullanılmasını hoş karşılamak elde değil, devrime sponsor olan var mıdır bilinmez ancak sanırım derginin yüksek fiyatlı satışının ardından da bana söylenen "devrimci ve maddi durumu yetersiz arkadaşlara burs veriyoruz" lafının arkasının olduğuna inanmıyorum. Toshiba laptopların arkaplanında sol ellerini havaya kaldırmış devrimci gençlerin fotoğrafını taşımak, Samsung cep telefonunda "devrim yürüyüşü"nün mp3'ünü melodi yapmak, ayağa kalkıp devrim ateşini bağırarak ve saygısızca dile getirip kendisine sorulan soruları hakaret algılamak, milliyetçilik yapma deyip kafatasçılığa soyunmak, facebookta yurtsever cepheye girip yoğurtsever cephe grubunu kapatalım diyebilmek, internette aktivist olup gereksiz sessizliğini sürekli devam ettirmek günümüz solunun "iki yüzlülük" örneklerinden sadece bir kaçı. Türkiye bir daha asla 68 ruhunu anlamayı başaramayacak. Şu an gördüğümüz bin parçaya bölünmüş sabun köpüğü solunun yapabileceği ancak postmodern devrim. Darbe'de "postal" varsa onların da renk renk "converse"leri var.
20 Nisan 2009 Pazartesi
Kısmı Tanrı Olmanın Bütüne Zararları

Gerçeğin sizden ne kadar gözlendiğini farkedemezsiniz. Görünen ucun ne kadarının size ait olduğunu ve bildiğiniz bilginin sizi körelttiğini mi kapılar mı açtığını bazen bilemeyebilirsiniz.
Elinizin altında akıl ve fikir varken, içinde gizli bir fantastik karakter taşıyan herkese tavsiyem görünmez olduğunu düşünmesi, yahut realist bir insansanız dost-düşman herkesin hareketlerini izlediğiniz seslerini dinlediğiniz bir ekran düşünün. Hangi davranışın arkasında ne tür zihinsel hareketlerin olduğunu kısmen görebildiğiniz bu durumlar ne kadar tanrı konumu verirdi bize değil mi ?
Peki herşeyin iyi yanı mı var ?
"Mutfakta yaşlı hanımın topuklu ayakkabılarının tıkırtısı duyulur duyulmaz hizmetçisi aşçısı susar ve işlerine dönerlerdi. Hizmetçi hemen kadının hizmetine koşar "buyrun hanımım şöyle oturun yardım edeyim" derdi. Aşçı akşam yapacağı yemeğin tuzunu ne kadar koyacağını söyler gözlerini hanımın gözlerine dikerdi.
Bir gün yaşlı kadın ayakkabısını ağrıyan ayaklarından çıkararak merdivenleri inmeye başladı. Mutfağın her zamanki gibi sessiz olmadığını duydu istemeden kulak misafiri olduğu konuşmaları duyması ve bunun farkedilmemesi hoşuna gitmekteyken ilerleyen dakikalarda "yaşlı bunak", "ne zaman ölür ki", "parası batsın iğreniyorum ondan" sözlerini duyması midesine ağır bir şey düşmüş hissi verdi. Canının yandığını sevdiği, ona değer veriyor sandığı insanlar tarafından söylenen sözlerin etkisinde olduğunu anladı. Aradan bir süre geçti yaşlı kadın ağrıyan ayaklarına topuklu ayakkabılarını girdi ve tercih ettiği acıyı değiştirdi..."
Dostum dediğiniz kişinin sizin adınızı andığında yüzündeki nefreti görseniz, bir muhabbetin içinde konu edilirken alay konusu olduğunuzu duysanız ve bir de dönüp baktığınızda koca hayatınızın önemli bir kısmında bu insanlardan başka birilerinin olmadığını, başka seçeneğinizin olmadığını görseniz ?
Topuklu ayakkabıları giymenin vakti gelmiştir....
12 Nisan 2009 Pazar
Papatya Baharı

Ama her bahar gitmek isterim
Gittiğim olmadı hiç.
Ama olsun...
İstemek de güzel."
5 Nisan 2009 Pazar
Ne kadar kan akarsa aksın...

Kana doymayanlar söz aldı yine... Vahşet dinmesin diyenler konuştu, söyledikleri sözler bayrak olup bastırıldı meydanlara dağıtıldı. Katillerin posterleri yaşamın renklerine inat kan renkleriyle basıldı. Ve konuştu katillerin avukatı, halkının seçtiği lider, demokrasinin temsilcisi, barışların efendisi, DTP Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş, "Ne kadar kan akarsa aksın, Kürt halkının mücadelesi her zaman devam edecektir"...
Nisan'a sevgi sözcükleri...
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
"Orhan Veli Kanık"

Bir mart ayını daha kazasız belasız atlattık... Ama ne kadar zor zanaatmış Mart ayında kedi olmak efendim. Bir yandan baharın gelişiyle birlikte açılıp kapanan gönül kapınıza kilit uydurmanın telaşı var diğer bir yanda işler güçler sizi bekler. Kongreler atlattık, sınavlar sonlandırdık, seçimlere gittik ampüller patlattık, ölenler, bizim olan kalan sağlar... Ve nisan...
Bir sevdiğim olursa eğer bu beni alıp götüren aylarda Nisan olsun ismi. Neşeli kıpır kıpır bir insan yani. Gözlerinde renklerin her tonu olacak yeşili mavisi bol olmalı. Baharın güneşine karşı saldırgan olmayacak yeşilin yoğunluğunu gördüğünde uzanıp ısınmasını bilecek. Güneş gören her yanında hissedecek baharın sıcaklığını. Nisan, utangaç... Nisan, şirin ve gülümseyen... Nisan, konuşacak konuşacak... Ve olupta Eylül'e vardığında yerime gelen kişiliğimi toparladığım da o da değişecek değiştirecek kendini. Eylül, akılcı ve ciddi... Eylül, güzel sözlerin insanı... Eylül, beni şaşırtan, korkutan,değiştiren. Eylül bana gerçek aşkın varlığına kanıt sunacak...
Nisan ve Eylül'e olan aşkımın ardından bu dönem yalnız gezecek ahaliye selam ederim. Ben de sizlerdenim gönülden insanlar. Eğer ki olur da başarabilirseniz bu güzel havalarda bir kalple bütünleşmemeyi siz bir duygu mühendisi oldunuz demektir, kutluyorum. Atlattığınız binbir türlü zorluk, nefretleriniz, kızgınlıklarınız ve kırgınlıklarını aklınızla birleştirin lütfen, geleceğe bakarken önce 1 sonra 2 sonra da 4 ay sonrasını düşünün kritiklerin farkına varın ömrü hayatınızı bir ömür karartmayın.
Mutlu baharlar güzel insanlar...
4 Nisan 2009 Cumartesi
Türkiye Siyasetinde 1984 Eleştirisi
Orwell 1984
80’li yıllar, en
genel söylemle teknolojinin günlük hayatta kullanımının keşfedilmesinin, bunun ise dönemin favori sözcüğü “süpersonik” bir şekilde yapılmış olduğu seneler. Bilim – kurgudan fantastik çizgi filmlere hatta oyuncaklara kadar varan bir “teknoloji sonucu ortaya çıkan inanılmaz gelecek hayali”nin en az giyimdeki abartı kadar üst düzeyde yaşandığı bir dönem seksenler. Amerika ve Rusya devlerinin soğuk savaşın geliştirdiği teknolojiyi sokağa sunması, bir yandan yenidünya düzeni önerileri sunulurken diğer yandan kapitalizmin ağır depolitizasyon süreci, umutlar, gelecek ön görüleri ve elbette endişeler, korkular ve gelecek kaygıları.1984, geleceğe dair bir kaygının gerçekçi bir dille yazıldığı ve kendinden önceki ütopyaların sıkıştırılmış ve soyutlanmış dünyalarının tamamen aksine yaşadığımız bir dünya coğrafyasının içinde geçen bir George Orwell eseri. Eğitim, sanat, medya gibi birçok başlık altında kendisinden bahsedeceğim eser genel anlamda şunu anlatıyor.
1984 Dünyanın üç büyük güce ayrıldığı ve sürekli sürdüğü iddia edilen bir savaşın etkisiyle milyonların öldüğü ve öldürülmesinin amaçlandığı, tek tip insanların yetiştirildiği, devletin en büyük güç olduğu ve teknolojinin tamamıyla bireyleri kontrol etmek amacıyla kullanıldığı kimsenin tam anlamıyla özgür olamadığı geçmişin kontrolüyle geleceğin elde edildiği yönetimin “big brother” isimli herkes yerine düşünen, karar verebilen bir hayali lider varlığı
bulunmaktadır. Roman, bütün bu durumu, bulunduğu çevreye karşı uyanışlar yaşayan Winston’ın gözünden anlatmaktadır.Benim ise amacım Türkiye siyasetinde yükselmekte olan öncelikle yönetim olmak üzere, yönetim,medya,hukuk,ekonomi alanında karşılaştırma yapmak sonucunda da Türkiye siyaseti üzerine genel bir analiz yaratabilmek.
YÖNETİM
Roman en genel anlamda bir “sosyalizm eleştirisi” olarak görülmüşse de bir çok incelemenin ortak sonucu kitabın sosyalizm ve kapitalizmin ikisine birden dokunduran efendisiz bir eser oluşudur.
Kitapta daha önce de sözünü ettiğimiz, Big Brother, tüm bir ülkeyi tek başına yöneten korku efendisi diyebileceğimiz bir güçtür. Asla bir muhalefeti yoktur, ve yerine alternatif olarak sunulacak bir yönetim biçimi yoktur. Çünkü bir alternatif varsa onu en birinci karar verme organizması olan “Big Brother” yaratacaktır. Türkiye örneğine de bir zamanlar Kenan Evren’in sözünü ettiği “Komunizm gelecekse onu da biz getiririz.” Sözüyle başlayabiliriz.
Türkiye coğrafyasının yüzlerce yıl tek elden yönetilmesi ve kararların hep bu tip şekilde tek elden verilen bir yönetimin etkisinde “politik uyuşukluk” kavramını yaşamıştır. Cumhuriyet döneminde dahi demokrasi çeşitli darbelerle bölünmüş ve bu dönemler kişilere “baskı oldukça barış olacaktır” gibi sunulmuştur. Demokrasinin birçok özgürlük vaadine karşın içinde mutlaka “Çoğunluğun Tiranlığı”nı yaşatma ihtimali vardır. Türkiye’de muhalefetin sözlerine gözlerini kapayan yönetimler bu tehlikenin bu coğrafyada sürekli egemen kalmasına sebep olmuştur. Bu deneyimi ilk yaşadığımız tarih olan 50li yıllar ve Demokrat Parti dönemi olmuştur, öncesin de demokrasinin Türkiye’ye gelişi olarak muhalefet hızla susturulmuş ve görevlerine ket vurulmuş, gazeteler kapatılmış kapatılmayanların ise dağıtımları engellenmiştir. Halk bu yönetimin en iyisi olduğuna inandırılmak adına basın ve dönemin revaçta kurumu olan radyo sürekli etki altında tutulmuştur. Ardından gelen darbenin demokrasiye mola demiş olsa dahi halk tarafından sevinçle karşılanmış olması da bundan dolayıdır. 1984’te başlangıçta iyi bir yönetimi yaşayan Oceanic halkı giderek baskının esiri olmuşlar, muhalefetleri bir devrimle tamamen ortadan kalkmıştır. Medya organları tamamen yönetimin eline geçmişti ve yönetimde birinci unsur olarak kullanılmaktaydı. Günümüzde okumamız gereken ve okumamız gerekenlerin seçildiği bir yönetimde 1984’e dair bir çok örnekte görmekteyiz. Dünyada yıllar öncesinde başlamış olan organize kontrol Türkiye’de son yıllarda yükselmiştir. Artık gittiğimiz hemen hemen her mekan bizim güvenliğimizi öne sürerek kameralarla bizi izlemekte. Kredi ve Yurtlar Kurumunun pilot bölgelerinde parmak izi örnekleri alınarak yurt girişleri bu şekilde yapılmakta. Bireyler kendi istekleriyle, kendi dilekleriyle etiketlenmekte ve bunun sadece güvenliği için kullanılacağından emin olmak zorunda. 80li yılların “fişlenme”si günümüzün Türkiye’sinde güvenlik olarak algılanmakta. Her telefon görüşmemiz bir kere değil defalarca kayıt ediliyor ve isteyen merciiler buna kolaylıkla ulaşabiliyor. 1984’te tüm hayatın kayıtlarının yapıldığı bunun ise kimisi belirli kimisi gizli yapıldığı cihazlar mevcut. An itibariyle nereden kayıt edildiğimizi hangi söylediklerimizi kimin duyduğu belirsiz. Bu anlamda asla sahip olamayacağımız bir özel hayata doğru giden bir Dünya ve dolayısıyla Türkiye örneği mevcut. Tüm bunlara egemen olduğunu açıkça söyleyen ve bunu da bizim iyiliğimiz için yaptığını söyleyen, 1984 eserinde de bugün de devlet. Ancak devletin bu bilgilerle yapacaklarına dair sorgulama yapma hakkı ve buna cevap alabilme yeterliliği de yine devletin kontrolünde. Bu durumda bekçilere kim bekçilik edecek? Bunun cevabını hukuk başlığı altında sorgulamak istesem de devlet etkisinde bir hukuk düzeninin de “adaleti” ne kadar sağlayabileceği muammadır.
Devletin yönetim konusunda diğer bir kandırmacası ise bireylerin yönetimde aktif oldukları yalanıdır. 1984’te insanlar “onurlu devrimi” kendileri yaratmışlardır ve herkes yapabileceği en iyi işi yapmakta ve gün be gün devletin gelişiminde rol oynamaktadırlar. Ancak oynadıkları rol çatlak seslerin jurnallenmesinden fazlası olamamıştır. Bu ortam Türkiye’de halkın yönetimi açıkça denetleyememesi sorunundan başlamaktadır. Tahta yerleştirdiğiniz bir vekili oradan kaldırmanız için beklemeniz gereken azami süre 5 yıldır. Dokunulmazlıklar, aşılmazlar, lehlerine çalışan hukuk düzeni sayesinde denetlenemez bir süper güç haline gelen devlet seçilenleri sayesinde teorik olarak Türkiye 5 senede bir gün demokrasiyle tanışmaktadır. Seçim arifesinde olduğumuz bu günlerde göreceğimiz gibi o beş senede bir günlerinde dahi inanılmaz bir etkileme güç gösterisi o satın almalar ve oy satın almaya zorlamalarla bu bir günlük özlemimiz olan demokrasi dahi baltalanmaktadır. Aşılamaz engeller, sansür, hukuk, fişlemeler, yerinize karar veren devlet ve sizi mutlu ettiğine her zaman size saygı duyduğuna inandıran bir yapı George Orwell ve Türkiye’nin dünyasının ortak noktalarıdır.
EĞİTİM
Bir ideolojinin ve bir görüşün destek alıp yerleşmesini sağlayan o görüşün gençler tarafından benimsetilmesi ve öğretilebilir olmasıysa eğer 1984 bunu inanılmaz bir işleyen düzen haline getirmiş ve sahneye koyup oynatabilmiştir. Elbette Türkiye tiyatrosu açısından da durum farklı değil. Alternatifi olmayan bir eğitim altında yine bir başka korku edebiyatı ürünü olan “another brick on the wall” yani duvardaki bir başka tuğla olmaktan başka seçeneğimiz yok. Sizin için yıllar öncesinden belirlenmiş doğruları, kim bilir hangi düşüncenin körü körüne esiri olmuş bir grubun dilediklerini çıkartıp dilediklerini ekledikleri kitabın esiri yapmışlardır. Avrupa’da bir zamanlar zaferden zafere koştuğumuz sayfalar standart bir lise 2 tarih kitabında 33 sayfa sürerken, sanat, bilim ve teknoloji konusunda geri kalışlarımız sadece 2,5 sayfa yer almakta, tarihteki kayıplarımız ise tek başlık altında ve hızlı geçişlerle yapılmış. 1984’te eğitime dair kitaplarda ve gazetelerde günün koşullarına en uygun olan belirlenip geçmişi anlatan tarihlerin, tarihi olayların sürekli değiştirildiği ve yönetimin başarılarını ortaya çıkaran olaylar lehine geçmişi değiştirmek eserin en üzerinden durulan bölümüdür. Türkiye’de ise hemen hemen her eğitim başlangıcında kitaplar iktidarın ideolojisine uygun bir şekilde kırpılıyor ve kelime oyunlarıyla değiştiriliyor. Ancak en organize işlem dil konusunda yapılmakta. 1984’te kelimelerin anlamının azaltılmasının halkın daha kolay yönetilebileceğini iddia eden bir çaba yürütülmekteydi. Giderek inceltilen bir dil sözlüğü onur duyulan bir obje haline getiriliyordu. Kitapta “Yeni Konuş” olarak adlandırılan bu dilde örneğin “mükemmel” demeye gerek yoktur, çünkü “iyi”, “hoş” ve “güzel” gibi bir çok kelime de bu anlamları bir yolunu bulup karşılamakta. O halde tüm diğer kelimeler atılır ve tüm bu sözlükler yerine iyi kullanılır. Eğer çok mükemmel demek isterseniz ise bu kadar uzatmanıza gerek yoktur. Çiftİyi demeniz yeterlidir. Zıt kelimelere ise ihtiyaç yoktur çünkü iyi’nin tersi olan kötü gereksizdir, onun yerinde değilİyi sözcüğünü kullanmak mümkündür. Bu dile dair daha birçok kelime örneği var Türkçe’de ise devasa sözlükler yaratılıyor olsada günlük konuşma dili 20 yıl öncesinin sadece %67 düzeyine düşmüştür. Üstelik buradaki birçok kelime ise teknolojinin gelişimiyle dilimize geçmiş olan kelimeler. Giderek birbirimizi sadece anahatlarıyla anlar hale gelen toplum geleceğe aktaracağı dili, kuracağı hayalleri ve anlatacaklarını sınırlamak ve kavramlara çizilen çerçevelerini giderek küçültmek zorunda kalmaktadır. Gelecekte bir devrim dileğinde devrim adına kullanacak bir kelime bulmak pek mümkün olmayabilir, 1984’te sözlüklerde devrim sözcüğü yoktu ve yok edilmiş tarih sonucu insanlar giderek var olup olmayan bir sözcük hakkında onun belirttiği değerler hakkında düşünemez hale gelmişlerdir.Eğitim konusunda bir diğer etken ise eserde “tele-ekran” ve kısmen de düşünce polisidir. Bu kuvvetler eğitimin korku ve nefret sürecinde yaşatıldığı bir yapıyı simgeliyor. Türkiye karşılaştırmasına dönecek olursak notun giderek eğitimde daha önemli bir simge haline gelişi tarih olarak el emeğinin, yaratıcılığın, bunlara değer verildiği dönemin Köy Enstitüleriyle kaldırılıp yerine giderek yükselen bir not korkusunun getirilmesi ve insanların proje tipi ödevler değil kopyala-yapıştır tipi öğrenciyi eğitimden uzaklaştıran bir yapı yerleştirilmektedir.
MEDYA
Eserde medya yönetimin en etkin organı olarak kullanılmakta, hayatın her anında her yerinde yer alan tele ekranlar sayesinde halk medya tarafından yönetilmekte. Devlet ise medyanın tekelini elinde bulunduran muhalefetsiz bir kurum. Bugün sadece Türkiye değil tüm dünyada bilerek isteyerek ama belki de fark etmeden yönetildiğimiz bir tele ekranımız var aslında. İsmi en güncel yönetim şekillerini dakika dakika üzerimizde test ettikleri televizyon... Her gün onlarla yatıp güne onlarla başlıyoruz, eserin aksine onların bizi izlemelerine gerek yok çünkü beyin yönetiminin binlerce etkin yöntemini kullanarak bize istediklerini yaptıracak güce zaten sahipler. Herbert Schiller’in bu konuda gazete ve televizyonu suçladığı 5 konu hem eserde hem de günümüz Türkiye’sinde kolaylıkla karşımıza çıkan şu maddeler:
Bireysel ve kişisel Tercih Miti : “Sizler bizim için özelsiniz”, “tercihleriniz bizim için önemli” bu sözcükleri duyduğumuz o kadar çok yer var ki. Bir markete girersiniz aklınızda zevkinize uygun olan tişörtü bulmak vardır. Hemen size özel olduğunuz hatırlatılır ve kataloglara göz atmaya başlarsınız. Siz kendi isteğinizi değil sizin için daha önceden seçilmiş olan seçenekler arasından tercih yapar olmuşsunuzdur. TV size istediğinizi izleme fırsatı verecektir belki ama izlemenizi istediklerini çoktan çerçeve olarak çizmiştir.
Yansızlık Miti: Tarafsız haber, yansız medya, eşit uzaklıkta bir cumhurbaşkanı… En büyük propagandaları kabul edebilir kılan tarafsız olduğuna çıkarsızca o görüşün savunulduğuna inandırmak. Sanıyoruz ki kanallarımız tarafsız, muhabir olayın olduğu sırada tesadüfen orada ve olayların tüm kısmı bize montaj çalışmaları yapılmadan sunuluyor…
Değişmeyen İnsan Tabiatı Miti : Büyük biraderlerimizin en sevdiği tüm gelişmemizi engelleyecek olan çaba bu olmalı. Bir cinayet haber ve ardındanbir köşe yazarında “insanoğlu yıllardır gelişiyor büyüyor ama alsa içindeki şiddeti yenemiyor insanın tabiatı onu şiddete cinselliğe yöneltiyor gelişmesi ve daha iyi uygarlıkları yaratması tabiatından dolayı imkansız.” Deniliyor kişilerin önündeki değişim gelişim ve gelecek yaratma umudu yok ediliyor.Sosyal Çatışmanın Mevcut Olmadığı Miti: Kadın ve erkek çatışmasının giderek artması sokağa dökülen kalabalıklar ve devletin geleceğinin tehdide düştüğü bir durum. Medyamız hemen görev başında kadın ve erkekleri birlikte görüntülüyor. Kadınların modern bir yaşam sürdüğü birkaç yer gösteriyorlar ve olan biten bir şey yok neden ayaklanıyorsunuz ki diyor. Bu durumu sizce de yıllarca yaşamadık mı?
Medya Pluralizmi Miti : Belki de Türkiye için en genel yaşanan olgu. Yüzlerce farklı kanal ve yüzlerce farklı kesime hitap ettiğini öne süren kanallar. Ancak baktığınızda aslında toplamda 3-4 farklı medya kuruluşuna bağlı bir çok kanal. Aslında aynı bilgi farklı kanallardan farklı tarzlarda ancak aynı sonucu oluşturacak biçimde sunuluyor.
Hukuk
1984 adaletinde insanların birçoğunun düşündükleri ve sorguladıkları için cezalandırıldıklarını görüyoruz. İşkence altında günlerce kabul ettirilmek istenenlere zorlanıyorlar. Her işkence dakikasında kişinin zayıf noktaları kullanılıyor ve en sonunda fişlenmiş bir kişi olarak topluma salınıyor ve bir anda ortadan kaybolması yani öldürülmesi bekleniyor. Çünkü sistem asla kendi karşıtını kendi içinde barındırmıyor. Eminim eserden mi yoksa Türkiye tarihinden mi bahsettiğim akıllarda biraz karıştı. Ancak geçtiğimiz günler ve aylar özür dileyen ve “evet işkence yaptıklarımız oldu” diyen emniyet görevlilerinin itiraflarına şahit oldu. Göz altında kaybolmak deyimini ülkemize sokan 1980 dönemi ve davasız, yargısız infaz edilenlerin akıbetlerine şahit olmuş bir dönemdir. Günümüze gelindiğinde ise işlerin daha organize olduğunu görmekteyiz, hukuk dilediği dosyayı gizlice yürütürken bazı dosyalar için ise basının çığırtkanlığını kullanmaktan çekinmiyor, bu sayede yargıyı ilk önce yetkisi olmayanların eline veriyor ardından da toplumda ki güvensizlik ve eksik adalet duygusundan yararlanarak yönetimine güç katıyor. Bu bakımdan diyebiliriz ki yine hukuk açısından 1984 ve günümüz Türkiye’sinin birçok ortak noktası vardır.
Ekonomi
Ekonomi devlet yönetiminde etkin ve prim veren bir işlev ancak kısıtlı kaynaklar ve kötü yönetim ekonomiyi zora soktuğunda ve bu yönetimi tehlikeye attığında 1984 yönetiminin bir çözümü var. Yalan söylemek. Tele ekranlarda sürekli tekrarlanan yüksek üretim miktarları, düşük alım değerleri ve giderek zenginleştiği öne sürülen halk hakkında haberler yanında bütün olan biten fakirliğe bahane bulmak adına da olmayan bir savaş varmış gibi gösterilmekte ve halkın sürekli kıtlığa ve yokluğa alışması sağlanmakta.
Türkiye’de giderek düşen yaşam kalitesi her sene düşen enflasyon rakamları ile bir tezatlık oluşturmakta işsizlik arttıkça çalışma yüzdeleri artmakta ve giderek düzel ekonomiden söz edilmektedir. Bunun yapılması yine bizi yöneten en büyük organ olan medya tarafından yapılmakta. Daha önce Adnan Menderes ile başlayan provokatif haber üretme bugün hala hem hükümet tarafında hem de medya tarafından dünyayla eş zamanlı olarak yürütülmektedir. Sürmeyen çatışmalar varmış gibi gösterilip halkın sanal bir kıtlığa mahkûm edilmesini yaşıyoruz.Bütün bunların yanında hayata dair 1984’te aşk hayatının da yasak olduğunu ve düşünce polisi tarafından da takip edildiğini görüyoruz, bugün benzerini ülkemizde de gördüğümüz ahlak zabıtalarını ve giderek artan sayılarını bununla bağdaştırmak mümkün. Her türlü grup oluşumu, günün her dakikası iki ve iki kişiden farklı şekilde konuşması hem jurnalciler hem de devlet tarafından takip edilmekte.
Sonuç Olarak
Her ne kadar sunumum köklü araştırmalar içermese de benzeri birçok örneği hepimizin bildiği olaylardan derledim. George Orwell 1984 eserini yazdığında birçok konuda eleştiri taşıdığı düşünülmüş, kendi döneminde sosyalizm eleştirisi olarak etiketlenmişti ancak baktığımızda günümüzde daha çok kapitalist sistemlerle bağdaştırılan ve sürekli alıntı yapılan bir kitap olmuştur. İçinde yaşadığımız modern, teknolojik, bilgi toplumu, açık ya da gizli bir totaliter rejim yaratmaya daha uygundur, bunun için paranoyak teorilere de ihtiyacımız yok, dijital teknolojinin ve teknolojik gelişmenin bize sağladığı refahın, insanların sisteme ve sosyal yapıya rahat bir şekilde güven duymalarını sağlaması ve bu teknolojinin bireylere ait bilgisini basit bir şekilde tek elden kontrol edilebilmesini kolaylaştırması, içinde yaşadığımız toplumsal sistemi rahatça totaliter bir yapıya sokabilir. Yine bu bilgileri 1984’te ki kaba ve tek elden bir yönetim olmasına gerek yoktur. Medyanın, düşünce kontrolü üzerindeki etkisi oldukça barizdir; içinde bulunduğumuz internet ve bilgisayar ortamın içinde düşünürsek işler daha dallı budaklı bir yönetim paranoyasına dönüşecektir.Son olarak Orwell eserini karamsar bir bakış açısıyla ve çözümsüz olarak bitirse de insanlık tarihinin her türlü esarete baş kaldırdığını da yine tarih kanıtlamıştır, gün gelip esaretin devlet adı altında resmileştiğinde başını kaldırıp bakmaya çalışanların da olacağını umuyorum.
1 Nisan 2009 Çarşamba
Sandıktan çıkmayan ön görüler.
Türkiye yaklaşık on yıllık beklemeden sonra tekrar muhalefetin yükselişine şahit olmakta. Bu muhalefet tarafından hızlı ve düşüncesiz bir sevinçle paylaşıldı kendi görüşümü belirtecek olursam. Keza koalisyon hükümetlerinin kötü yönetimlerinin ve Türkiye coğrafyasına uygun olmayan yapıları sebebiyle ben parça parça bir meclisi kısa bir dönem için dahi olsa "yıpratıcı" görüyorum. Peki nasıl olmalı ? Türkiye "yıpranmamak" adına giderek diktalaşan bir yönetime mi teslim olacak? Önce bir sosyolog adayına yakışanı yani durum değerlendirmesi yapalım.
29 Mart öncesi sinirleriyle tavan yapmış bir lider Recep Tayyip Erdoğan var karşımızda. Tüm kayıtlar incelendiğinde en son hedefinin yerel seçimlerde %52 olduğunu görüyoruz. İzmir mitingi ardından gelen bir mektup (İzmir'li bir kadının AKP'ye mektubu) Erdoğan'ın akılcı düşünmesini zorunlu kıldı ve farkedildi mi bilmiyorum ama İzmir'den umut kesildi. Ancak "büyük düşün" denen iller listesinde bir çok il ve ilçe belediyelikleri varlığını ve Erdoğan'da bunlar üzerinde ki iddiasını sürdürmekteydi. Ortak akıl ile incelenen AKP'nin seçim sonuçları ise bizi yine herkesin kabullendiği bir sonuca götürüyor. Ortak dilin oluşturulamamış olması. İzmir'de "modernist", Anadolu'da "muhafazakar" ve güneydoğuda Kürt-sever bir politika yürüten ve kabaca iki yüzlülük olarak nitelendirilen bu oluşum da AKP medyanın haber yayma gücünü tüm bariz çabalarına rağmen engelleyemedi. Bütün bu sonuçlardan en büyük çıkan sonuç muhalafetin başarısı değil, AKP'nin kaybedişidir. Bu noktada karşımıza çıkan AKP'nin durumu toparlayacak bir taban ve tavan oluşumuna sahip olup olmadığıdır. Karşımızda en az 10 yılı siyaset içinde geçmiş yorgun ve yıpranmış siyasetçiler var, her ne kadar sonsuz bağlılık sunan taban olsa da liderin "otoriteryen" yönetim anlayışına ve tek adam particiliğine ne kadar katlanacağı muamma. Muhalefetin de bütün bu yıpranma döneminde Türkiye siyasetinin aksi bir yönünde kendini geliştirip akıllıca muhalefet yaptığına dönem itibariyle şahit oluyoruz. Bunun sonuçları da "fosfor" oranı yüksek kesim tarafından canlı bir şekilde anlaşılmış olmalı ki bir önceki dönemde kendisini AKP'ye emanet eden belediyeler apar topar emanetleri hıyanete uğramadan geri alma eğilimine geçtiler.Bunlardan bir örnekte benim yerim olan Tekirdağ.
30 Mart 2009 Pazartesi
İyi Uykular
Edemez kişiye hiçbir fani.
Bu kahbe hırsı, ne kıskanç kini, ne şarap
Ne de haşhaş edemez.
Kişinin kendine ettiğini tayfun, boran,
Dağ, taş edemez…
Kişinin kendine ettiğini,
Edemez kişiye hiçbir fani.
Tutmazsa gerçek dost elini,
Kendi kendisiyle baş edemez.
Kişinin kendine ettiğini,
Sarhoş edemez, ayyaş edemez,
Mezar soyan nebbaş edemez…"
Mevlana

Bu ülkenin kodamanlarının rüyalarına girdik, kabuslar yaşattık, karabasan olup üstlerine çöktük. Bas bas bağırdılar yaptıklarının hesaplarını vermemek için, ona buna dayanamayıp hınç aldılar halktan, sinir, stres, nefret, hırs... Sen uyudun ey halk, uyuduğun için suçlusun.
Suçlusun çünkü sessiz kalıp, yanlışı seçerken gülümsediğin için. Suçlusun çok ama çok hızlı unuttuğun içi, sana yapılanları bilinçsizce karşıladığın için ve gözüne, kulağına, ağzına bir iki kuruş kapayanların kölesi olduğun için sen kendi iradenin esareti altında kalmaktan hükümlüsün. Bir bilsen neleri değiştirecektik...Ama yine uyurdun sen Türkiye. Bu ülkenin belli bir kesiminin üstünden kış hiç kalkmıyor ki.
Demokrasi bayramın kutlu olsun Türkiye, aydınlığını karanlıklarda bulacağını düşünüp yanılmışsın ne yazık. Halklar, hakettikleri şekilde yönetilirler. Durmak yok iyi uykular Türkiye.
15 Mart 2009 Pazar
14 Mart 2009 Cumartesi
Made in China

BBC
Haber Başlığı : Kaçırılan Çinliler günler sonra kurtarıldı.
- Evet Corç son durum nedir Çinlilerin durumu nasıl ?
- Çinli dostlarımız gayet iyiler ama korkmuş durumdalar Cenifır. Kaçırılmalarının ardından kutulara kapatıldıklarını ve göz hapsinde tutulduklarını söylediler. Korsanların ise adada bir nevi krallık kuran ilkel bir topluluk olduğu tespit edildi.
- Pasifik’te daha neler var kim bilir değil mi Corç. Gelişmeleri almak için yine irtibata geçeceğiz teşekkürler Corç
Oysa ki olaylar anlatılanlardan biraz daha farklıydı.
Pasifik’te henüz dış dünyaya açılmamış ufak bir ada ülkesi olan Tun adasının yeni kralı Yuşahatu o gün mutsuzluk içinde sarayında dolanıyordu. Yıllardır medeniyetin bir noktasında takılıp
kalmış olduklarını düşündü bir an ve geçmiş atalarının yaptığından farklı olarak ülkesinde bir devri kapatmak ve

artık yavaştan Avrupalı devletler gibi bir ülke kurmak istiyordu. Prenslik yıllarında gezip gördüğü Avrupa’da insanlar mutlu ve neşeliydi. Ancak kendi ülkesi olan Tun’da insanlar monoton yaşamlarını terk etmeden yaşıyor, sürekli de günlük yaptıkları kısa ve monoton işlerinde şikayet edecek bir şey mutlaka buluyorlardı. Bunun sonucu içinde uzağa değil sadece camdan dışarı bakmak yeterliydi.
Eylemler eylemler ve yine eylemler. Tun’da hiç bitmeyen isyanlara bir yenisi daha eklenirken kapattı kral sokağa bakan penceresini. Bir çözüm bulmalı şu yönetim işlerine, şu halka bir çözüm diye dolanırken saray erkânı da onun yeteneksiz bir kral olduğunu kabullenmişti bile çoktan. Yuşahatu ani bir karar verdi ve hızla bavulunu topladı, kralın bu heyecanını aniden gören vezir koşarak geldi, kral onun ağzını açmasına fırsat vermeden Avrupa’ya gidiyorum dedi yöntem bulmaya nasıl yönetim olur öğrenmeye… Vezir tekrar konuşabilmek adına davrandı ancak kral, “sakın ağzını açma ve gemiyi hazırla sende geliyorsun” diyerek onu susturdu. Vezirin zamanında “rus pazarından aldım çok ucuza” dediği gemiye o akşam binildi ve hemen yola çıkıldı.
Günler süren yolculuk sonrası bir İngiliz limanında şaşkınlıklar içinde karaya çıktılar, ülkeye bir kral gelmişte olsa yıllardır adadan umuru olmayan İngiliz hükümetiyle hiç ilişki kurulmamıştı. Düzgün yolları ve mutlu halkı gördü ilk önce, yolda giden tekerlekli gemileri soran vezire ise “biz daha bu medeniyete gelmedik” diyerek açıklamasını geçiştirdi. Akşam olmasına rağmen uykularının gelmediğini fark ederek şaşırdılar. Kendi ülkelerinde “ulusal uyuma saati” 19:00 olmasına rağmen hem İngiliz halkında hem kendilerinde uykuya dair bir kıpırdanma olmamıştı. İlerleyen saatlere doğru havanın daha da kararmasıyla birlikte gemiden biraz daha uzaklaştılar, zaten çevresini tekerlekli gemiler içinden çıkan adamlar sarmış ve kutlama amacıyla olsa gerek kırmızı beyaz şeritli bant çekmişlerdi. Kral Yuşahatu ve veziri banliyönün iç noktalarına kadar adım adım yürüdüler.
Uzun yürüyüşün ardından bir şey bulamayınca, belki de dedi vezir insanları evlerinde tutacak ve onların eylem yapmasına engel olacak bir şey keşfetmişlerdir dedi. Kral hemen yüzünü en yakınında ki cama boylu boyunca yasladı, içerisi karanlıktı, gözler karanlığa alıştığı anda kral o an görmemesi gereken bir şeye şahit olduğunu fark ederek kendini geri attı. Ancak öteden beri ahlakından şüphe ettiği vezirini çekiştirerek ortamdan çekmek biraz zaman aldı. Gördüklerini aklından çıkarmamaya ve bunu vezire belli etmemeye çalışarak diğer bir evin camına dayadı. Oda nispeten aydınlıktı, üç kişilik bir aile hiç kıpırdamadan ve hiç uyumadan oturuyorlardı. Bakış açısını biraz daha genişletti ve onların dikkatini çeken bir şey olduğunu düşündü. Bir vazo, bir resim, halıya mı bakıyorlar yoksa derken ilginç bir şey keşfetti. Bir kutu vardı büyükçe içinde bugün sokakta gördüklerinin yanında ilginç türden şeylerde vardı birkaç insan gördüklerinde kral bu odada yasal olmayan bir iş döndüğünü düşündü, bir de sen bak diyerek vezirini öne sürdü. Vezir dakikalarca baktıktan sonra yine kralın onu çekmesiyle başını kaldırdı ve “bu insanlar iyi insanlar kralım dedi hem kutunun içindekileri hem de kutuyu izleyenleri gülerken gördüm, mutluluk veren bir oyun oynuyorlar sadece, birisi kutuya giriyor ve kutuya bakanları eğlendiriyor.” Kral emin olmak adına birkaç banliyö evinde daha pencere gözlemleri yaptı. Ve vezirine hak verdi “halkı mutlu eden, onun yönetilmesini sağlayan ve onu evinde oturmaya ikna eden bu içine insanlar girmiş kutulardı”
Hızla gemisine giden yolu bulup bu yeniliği yine olanca hızıyla ülkeye yaymak adına durmak yorulmak bilmeden koştu koştu ve koştu. Geminin çevresinde bekleyenlere aldırış etmeden şeridi yardı gemisine atladı ve hızla Tun adasına doğru yola çıktı. Geride kalan şaşkın gözlü adam umurunda bile değildi. Adaya geldiğinde sabahın erken saatleriydi henüz kimse uyanmamış, dolayısıyla aylardır adaya hakim olan isyan başlamamıştı. Kral hemen sarayda ne kadar gardiyan uşak hizmetçi varsa topladı ve kendisine tahtadan dev bir kutu yapılmasını istedi, kutunun ön tarafı açık olması gerekli diye de uyardı. Şaşkın saray erkânı kralın artık tam anlamıyla deli olduğunu düşünse de onun korkusuna hızla inşaat işlemlerine başladılar. Sabah 7 civarı kutu bitmiş ve adadaki en yüksek binanın yanına kralın emriyle yerleştirilmişti. Açık tarafı sokağa bakacak şekilde yerleştirildiğinde içine rahatlıkla 3 kişinin ayakta durabileceği kadar büyük bir kutu olduğu ortaya çıktı. Kral yine verdiği emirle tıklım tıkışta olsa 4 kişiyi bu kutunun içine tıktı. Sabah saat 8 olup ta insanlar yavaş yavaş agresifliklerini toplarlarken kralı meydanda görerek şaşırdılar. 8.30 civarı kral “artık adamızda yeni bir dönem başlıyor sevgili halkım, kralınız günlerdir gurbet ellerde sizin için aradı taradı ve size mutluluk verecek bir çözüm sunmak adına bu çok sayın Avrupalı dostlarımın “televiyjın” diye adlandırdıkları benimse “mutluluk kutusu” adını verdiğim kutuyu size sunmaktan gurur duyuyorum, tanrı Tun’u korusun” diyerek kutunun üstünü kapatan perdenin açılması emrini verdi. Halk içerdeki 4 kişinin tıklım tıkış halini görerek başta ilginç olarak karşıladılarsa da zamanla birbirlerini itip kakmaları kendilerine gülümseyenlere gülmeleri ve kralın onlara anlattığı birkaç televizyon programının Tun adası uyarlamalarını izledikçe bu yeni misafiri sevmeye başladılar.
Bir hafta içinde tüm Tun kentinde sokaklar boşalmış insanlar evlerine kutu yapmışlardı. Ancak giderek artan problemler de beraberinde gelmeye başladı, kutuların içerisine yeterli sayıda insan koymak giderek daha çok zorlaşıyordu. Zaten nüfusu kısıtlı olan adada sadece belirli saatlerde hizmet verebilen bir durum haline gelen kutuyu sürekli izlemek isteyen insanların memnuniyetsizliği iyice belirginleştiğinde halk tekrar sokağa akın etti. Kral heyecan içinde olanları öğrendi ve meydana gelerek “kralınız sizin için mutlaka bir çözüm bulacaktır size bir şey olmasın” dedi ve gemisiyle yine yollara düştü. Bu sefer ki incelemelerini daha sık bir şekilde yaptığında limana kendisiyle birlikte demirlemiş diğer gemileri fark etti. Kral anladı ki bu kutuların birçoğu hep Çin’den gelmekte, orada çok fazla kutu olduğunu düşünen kral aylar sonra ülkesine geri dönerek adamlarını görevlendirdiği gibi Çin’e yolladı.
Uzun bekleyişler sonucu maviliklerde gemileri gördüğünde kralın gözleri yaşardı. Gemiler dolusu Çinli kıyıya indirildiğinde halk onları alkışladı onlar ise korkmuş ve şaşkındılar. Tun adasının halkı bu yeni hammaddeleri hızlıca kutularına yerleştirdiler ve sokaklara tekrar sessizlik hakim oldu. Halk her ne kadar Çin programlarının genelde korkunç ve anlaşılmaz olduğu düşünüyor olsa da yine de mutluydu.
Ancak ertesi gün kral adaya hâkim olan gürültülerle uyandı. Başlarda “mutluluk kutusunu” kapatmadığını sandı ancak perdesi üstüne örtülüydü. Bir anda sarayın kapısına dayanan onlarca adam içeri daldılar ve hızla sarayın tüm insanlarını esir aldılar. Kral derdini anlatamadan tüm halkıyla birlikte bağıran çağıran askerlerin onları gemiye götürmesini izledi. Krallığına bir darbe yapıldığını düşünerek üzüldü, gözleri karardı yere düştü.
Gözlerini açtığında karşısında vezir ve saray erkânından birkaç kişi vardı. Demir parmaklıklar ardından kafasını uzattığında odalarının tümü halkıyla dolu olan bir hapiste olduğunu anladı. Vezir, “kralım Çin’den kaçak getirdiğimiz insanları izlemişler bizi de kötü insanlar sanmışlar tutuklayıp buraya koydular sizin kral olduğunuzu söyledim ama inanmadılar açıkçası güldüler de biraz ama kurtulacağız endişe etmeyin” dedi. Kral yaşadıklarını gözden geçirip bayılmadan önce vezirin konuşmasından son birkaç cümle daha duymuştu “…zaten demişlerdi Çin malı çabuk bozulur diye…”
8 Mart 2009 Pazar
Sadece yürümek...

Yetersiz politik kimlik içinde bir 8 Mart daha.
8 Martların önemini anlayabilen minik,minicik bir topluluk var ülkemde. Bunlar kitaplarından, tiyatrosuna kadar feminist ideolojilerini vermeye çabalamış heyhat haklarını savundukları kadınlar tarafından dahi minimum destekle karşılanmış insanlar
Çiğdem Anad,Halide Edip Adıvar,Süreyya Ağaoğlu, Sabiha Gökçen ve elbette Duygu Asena hepsinin hayatının son dönemleri yoğun eleştiriler baskılar ve savundukları doğrular adına hezimetle geçti. Bu ülkede kadınlar kendileri için sadece 8 Mart'ta yürüyor. Kadınlar kendileri için sadece 8 Mart'ta "YÜRÜYOR". Fazlası değil...
Fazlasını yapabilmeye olan inanç ben de Kemalizm'le yaşıt.
2 Mart 2009 Pazartesi
Sırlar, gizemler artık yok

Bir yıl öncesine dönüp baktım bu gece. Fotoğraflara baktım, fotoğraflarda ki gözlere baktım bir hastanın kayıtlarına baktım.
Tuna çok yol katetti karar verdim sonra. Harabeler içinde yaşadığının farkında değilmiş, kendisini çerin çöpün içinde bir kuytuya hapsetmiş ama olduğu her yerde birşeyleri yarım bırakmış. Tuna gerçekten çok yol katetti. Konuşmayı öğrendi, yalnız olduğu zamanlarda bile birlikte olduklarını farketti. Yol arkadaşlarını tanıdı gözlerini dünyaya daha büyük açtı. Kaybettiklerinin ardından çok üzüldü, üzüntülerin ardından çözüm adına çaba sarfetmeyi öğrendi.
Open up the night.
Led by just a feeling.
All around is light.
Everything is healing.
No more fate and no more mystery.
Even as time falls away
I live my days every moment and its memory,
Not only to survive to die alive.
Overwhelming love, heaven's just a feeling.
Singing in my blood keeping me from kneeling.
No more fate ans no more mystery.
Even as time falls away
I live my days every moment and its memory,
Not only to survive to die alive.
Die alive.
No more fate ans no more mystery.
Even as time falls away
Not only to survive to die alive.
Teşekkürler Tarja, bir sene önce seni dinledim hala seni dinliyorum. Çok şey değişmiş sayende anladım.
23 Şubat 2009 Pazartesi
Kedi'den Basın Açıklaması Tadında Yazı

Anlatamıyorum...
Ağlasam sesimi duyarmısınız
Mısralarımda,
Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma
Ellerinizle,
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var biliyorum,
Her şeyi söylemek mümkün
Epeyce yaklaşmışım duyuyorum
Anlatamıyorum"
Orhan Veli Kanık
21 Şubat 2009 Cumartesi
Seferler...
Taşlar, odunlar, kimi zaman var, kimi zaman yok olan desteklerim arasında ülkemi yaşamımı baştan kurarken birşey farkettim toprağımın tam ortasında günler, haftalar belki de bilemem bugün itibariyle bir yılımı aldı onu olduğu yerden çıkarmak. Şehrimin ışıkları geceleri güzel görünmeye başlayıp şehrim oluşmaya başladığında bu parçanın ne olduğuna daha yakından bakmak için biraz yaklaştım ona. Tozluydu ve çok aşınmıştı. Tamiri güç değildi belki denedim yine günlerce içinde varmış meğer tertemiz pırıl pırıl oldu. Öyle emindim ki onun kutsallar arasında olduğuna şehrimin en yüce köşesine en güzel yerine koydum onu. Pırıl pırıl kimi zaman rengarenk, göz alıcı güzelliği gün be gün artmaktayken bende ondan yavaş adımlarla uzaklaştım. Aşk, tapınmak, inanmak ve yaşamak ismi ne olursa olsun ben bu isimlerin tümünden kaçar hale geldim ama o şehrimin en güzel en alımlı yerindeki yerini asla kaybetmedi.
Bir gün yıkmaya geldiler mabetlerimi. Evlerimden kalp duvarlarına kadar herşeyi yakıp yıkmak için. Hem de benim dokunmaya kıyamadıklarıma bir meta ordusuyla geldiler ve hapsettiler. Ama en zalimcesiydi kutsalımı yere atışları, değersiz davranışları onu kullanışları ve sonra tekrar değersizmişçesine davranmaları. Dokunamazdım diyorum ya kıyamazdım...
Ah biricik ne savunmalarım yeterdi o orduya ne kalbim ne de cesaretim yeterdi konuştuğun dili öğrenmeye. Göz yaşlarım değersizdir diye onları bile yollayamadım ardından.
Arkadaşlar işte...Klişeden farklı bir hikaye; önce tek tek topluyorsun ağırlaştıkça yükün güzel olanları saklıyorsun ve bir kısmını atıyorsun sonra dönüp bakıyorsun kendine denizin yansımasında ve tüm taşları atıyorsun. Koşarak sahilden uzaklaştığın anlar gelsin en yorucu anında aklına. Yalnız doğdun ve sen bir bireysin, topluluğun alelade bir parçası değil; yalnız ölmek sorun yaratmayacaktır.
14 Şubat 2009 Cumartesi
Mahpusluk Günlerimden Anılar
lediğimden çok daha çabuk gelişti herşey ve o 31 Aralık gecesi istediğim şeyler ilk defa gerçek oldu. Piyangoda en büyük para bana çıkmış ve çok daha önceden kafama yerleşmiş olan Atlantik ötesi hayallerimi düşünmeye başlamıştım. Bir sosyolog olarak mezun olup Amerika'ya gittiğim o yazı beklemek benim için uzun ama mutlu ve heyecanlı bir bekleyiş olmuştu.Amerika bambaşka bir yer caddeler, sokaklar büyük büyük bin
alar ve inanır mısınız "yerde bir tane bile çöp yok". Hayat orada benim için rüya gibi geçmekteyken yaptığım başvurular kabul edilmiş ve bu uzun güzel tatilin sonunu Amerika'ya yerleşmek olarak uzatmıştım. Ancak ne kadar uzayacağı hakkında cidden bir fikrim yoktu. Herşey Cenifır ile tanışmamla birlikte başladı. Mükemmel bir kızdı ve bir anda geleceğe dair tüm planlarımızda bir arada yer aldığımızı gördük, bunu farkettiğimiz yıl Cenifır'la ufak bir düğünle evlendik. Cenifır, sağlığına çok önem veriyor ve sürekli akti
vitelere katılıyordu, birkaç kötü adamın onu rahatsız ettiğini öğrenince bende solaryuma hiç ihtiyacım olmamasına rağmen Cenifır'la birlikte gitmeye karar verdim. Gün hızlı geçmiş ben kendimi aynada nasıl göreceğimi merak etmekle dört saat süren solaryum süremi tamamlamıştım. Cenifır, bir yardım toplantısına katılmalıydı ben de ona "arabayı sen al Cenifır ben eve metroyla dönerim" dedim. Az sonra okyanus mavisi arabamız köşeyi dönmüş ben de metroya doğru ilerledim. Aniden ileride biçimsiz kafası yetmezmiş gib
i birde saçlarını tamamen kel yapmış bir adam gördüm, kendimi tutamadım ve hafiften güldüm. Adam yanıma geldi ve tehdit edercesine "niye gülüyorsun diye sordu". Miyop gözlerim farkedememiş olmalı ki adam gülerken beni farketmişti. Son günlerde Amerika'da da gelişen neo-nazist gruplardan birine ait olduğunu düşündüğüm bir simge vardı başında. Bir anda grup haline geldiler ve anlaşılmaz bir dilde bağırarak beni tartaklamaya başladılar. Sadece, anlamıyordum henüz onlara birşey dememişken bu hiddet niyeydi. Öğrendiğim bir kaç teknikle iki koca adamı metro girişindeki turnikelere doğru attım. Şiddet daha çok artmış kavga çok büyümüştü. Ancak biraz kontrolsüzce adamı ciddi bir şekilde yaraladığımı gördüm. Sadece filmlerde değil gerçekte de polis sadece olayı sonuna yetişti. Her yanım kan içinde nezarete tıkıldım, sorgular çok sert ve can yakıcıydı, sonradan öğrendim ki bu adamlar beni zenc
i sanmıştı, polislerde aynı görüşteydi kendimi anlatmakta çektiğim onca güçlüğe rağmen anlamadılar beni ve bilirsiniz Amerika'da zenci ya da yabancıysanız iki kere suçlusunuzdur. Eyalet savcısı hemen bir haftada davamı bitirdi o lanet olası juri ve bitmek bilmeyen ırkçı söylemleriyle yaşlı juri savcı gözümün önünden hiç çıkmadı ve beni Texas'taki zalim gardiyanların elindeki ABD tarihiyle
yaşıt eski cezaevine yolladı. Soğuk duvarlar bitmek bilmeyen kodesler arası laf atmalar ve abazan zencinin, nazinin, latinin elinden kaçmanın binbir zorluğu içinde günlerim geçiyordu. Bir yandan gardiyanların işkence
sevdası ve onca şeyin arasında uykuya dalmışken zalim gardiyanın kara copunu "tırrrrr" diye demirlere sürtmesi yaşamımın onlarca yılına kaydolmuş en acı sesler arasında yer etti. Yıllar geçti yaşlandım, Cenifır tüm mal varlığımla birlikte beni terk etti. Onca acı içinde biraz olsun uyumak istiyordum memleketten gelen "Şebnem Ferah" posterini odamın duvarına astım ve yan kodesteki zencilerin rapine aldırmadan uzunca bir ağıt yaktım.Eyalet hapishanesinde volta atanda
Zencisi, latini, nazisi banyoda karşıma çıkanda
Yürek taş kesildi, titreme geldi o anda
Ellerin kırılsın bölge savcısı
Param olaydı iyi avukat tutaydım
Jürideki asabi yaşlı kadına yoldaş olaydım
Kodesimin demirlerine tırrrrrrrrr diye sürtülen kara cop olaydım

Ellerin kırılsın bölge savcısı
Solaryum dönüşü naziler beni zenci sananda
Koşarak gelip ağzıma ağzıma vuranda
Olayı kameraya kaydetmesi gereken görgü tanığı uyuyanda
Ellerin kırılsın bölge savcısı
Şimdi texas mahpus damında namım söylenir
Bir gün nazilerin, bir gün zencilerin elinde yürek dağlanır
Sıla hasretinden gözler hep yaşlanır
Ellerin kırılsın bölge savcısı.
Farkettim ki gözlerimden süzülen yaşlarla birlikte uyuya kalmışım, rüyamda geçmişten anılar üniversite yıllarım vardı, yurdumda zenginlik hayalleri kurarak geçirdiğim vakitlerden birisi birden bir ses "tırrrrr" yine oydu rüyamı bozmaya gelen kafası bozuk gardiyan o lanet copla rüyam
ı bozacaktı yine. "Tırrrrrrzzzzzzzz", ses biraz farklı geldi kulağıma sonraları biranda başımı kaldırdım korkuyla, kodes gardiyan hepsi gitmişti, finallere çalıştığım bir zamanda uyuya kalmıştım sadece ve beni uyandıran olmuştu telefonumun masa üzerinde titreşimi... Korkmuştum ancak mutluydum, uzaklarda kalan Cenifır'ı düşündüm bir an sonra vazgeçtim, çalışmama kaldığım yerden devam edecektim ki ondan da vazgeçtim ve uyumanın en iyi tercih olduğunu düşünerek eskisinden güzel gelen yatağımda uykuya daldım...
8 Şubat 2009 Pazar
Pek hesaplı İnce iş
Yolculuğun hiç bitmediği geldi aklıma, şimdi tekrar yollara çıkıyorum diyecekken. Yine peşimi bırakmıyor telefon denen illet sanırım alışmalıyım, ömrümün geri kalan bölümünü onunla geçirecek gibiyim. Yurdun dört bir yanından mesaj geliyor, sevmediğim sevmekte zorlandığım; istemeyip istemeye zorlandığım işlere itiyorlar beni. Eskiden yalan söylerdim herkese kendim için. Şimdi başkalarına doğru söylerken kendime söylediğim yalanları duyamaz olduğumu fark ettim.
Bol bol yalan söylüyoruz silikleştirmek için, parlatmak için,biraz olsun koyuluk katmak belki de sadece sivri kenarları yumuşatmak adına. Bir fırça gibi renkten renge boyadığımız dünyamız artık rengârenk fakat üzülerek söylemeliyim yalan içinde. Biraz şirin gözükse de şimdilerde ağlayarak terk etmek zorunda bırakacak bizi gittiğimiz her yerden dünyadan bile belki.
Siyasetten, politikadan politik karmaşalardan kaçtığım bir zamana girdim, biraz dinlenmek lazım. Fantastik çözümler bulmaya çabalıyorum gözlerim yağmur için sabırsızlanan bulutlarda, bir tarafı kepçelerle oyulmuş tepelerde geziniyor ama emin değilim duygularım düşüncelerim fantazmalar yaratacak aklımı nerelerde unuttum. Bu topraklar güzel, bu topraklarda ağaçlar insanlar gökyüzü daha yakın bana. Burada büyüdüm nedeni bu olmalı derken fazlası geliyor aklıma. Her şey kötü olsa bile dostlar iyidir. Sıkıştığınız bir rüyada bile yardımınıza koşuyorlarsa bir de…
Yazacağım… Hele bir kararsın havalar gittiğim şehirlerde, yine umutsuzluğu bilgelik edinmiş insanlarla karşılaşayım, deneyip yılmayanların cevabı bulup soruyu unutmalarına şahit olayım ya da en azından soğuklar üşütsün beni yeniden içimde bir şeylerin ateşi kor olmuşken - ki bulmak gerekecek içimizi yakacak yeni şeyleri- işte o geceler daha çok yazacağım. Sanıyorum bir gün ansızın herkesten önce kaybedeceğim bir ömrüm var, arkamda yaşadığım ömür kadar karmaşa bırakacağım sakın üzülmeyin sizden önce olursa. Ama bir ihtimal daha var, tek tek kaybedeceğim sevdiklerimi kimisi kollarımda kimisi kilometreler ötede ve yalnız kalacağım telefondan bilgisayardan tam olarak kopmuş oturup “pis moruğun anıları” nı yazacağım yeniden gece yazan kedi kıskanacak mezarında yattığı yerde… Tetikte kendi parmağımız başkasının değil…

