31 Ocak 2009 Cumartesi

Davos Fatihine Kedi'den Öğütler...

Yıl 1923, dışarıda kışa nazaran ısınmış bir hava; içeride ise hararetin doruk noktalarında bir tartışma. İsviçre'nin Lozan kentinde Lord Curzon ve İsmet İnönü inatla başlarını birbirine yaklaştırmış ve İsmet İnönü'nün uslanmaz inadına dayanamaz ve bir çırpıda şu kelimeleri söyler:
“Ne istedikse hep reddettiniz, reddettiklerinizin listesini cebime koyuyorum. Bizde para çok. Yoksul ve yıkık Anadolu’ yu tamir ederken, ihtiyaç duyduğunuz para için Londra’ ya geldiğinizde; şimdi cebimizde koyduklarımızı, birer-birer sizin önünüze koyacağız. ”

Diplomasi...

Biraz eskilerin tanımına benzettim bu sözcüğü son olaylar çerçevesinde "kıldan ince kılıçtan keskin".Ödememenin ve karşılığını almamanın kesinlikle mümkün olmadığı bir borç bu diplomasi.

Bahsedeceğim olay elbette bir kısım basında şiirlerle karşılanan "Davos'un Fethi"(!). Başbakan kendince kendisini engellemeye çalışan eli görüyor ve "krizden fırsat yaratıyor" aynı zamanda da"oy avcılığında" bir anda ön sıralara yerleşiyor. Ezilenler, yıkılanlar, fakiri fukarası toplanıyor da güller çiçekler eşliğinde karşılıyorlar bu "Elitler zirvesinden dönen sözde fatihi". Bir gazete Davos'un düzenlenmesi için yapılan harcamalardan bahsetmişti zirveden günler önce, siyah-beyaz finans sayfalarından birinde yer alan bu liste başbakanın milyonlarca ton kömürden vazgeçtiğini gösteriyor. Garip, fetih biraz pahalıya gelmiş hele toplanan zenginler zirvesinden dönen adamı karşılayan fakir halkı düşününce anlaşılıyor ki bu şekilde daha ucuza getirildi bir çok seçim yatırımı.

Daha önceki yazılarımda yorumcular olsun kendi arkadaşlarım olsun bana biraz kızdılar. Paranoyak davrandığımı, komplo teorilerine çıktığımı söylediler. Komplo teorisini zor sanırlar da aslında en basiti odur bence. Belgeye ihtiyaç duymadan atıp tutmak, basit temellendirmelere getirmek değil mi bu teorisyenlerin işi. Bu hükümet bana kalırsa buna ihtiyaç bırakmadı. Sadece haberleri iyi ve çok fazla kaynaktan takip edin yeterli. Açıkçası ne kaynak bulmakte ne söylediklerimi kanıtlamakta zorlanmadığım bir yazın süreci yaratıyor gündem bana. Yine "Davos Fatihi"mizden bahsedeceğim istemeden ama başbakan "gül döktüm yollarına" karşılamasından sonra koşa koşa bir açılışta kırmızı kurdelayı kesmeye gitmesi ne gariptir. Herhalde o olmasaydı başkası gidecekti ne diyebilirim ki. Süleyman Demirel geliyor aklıma ansızın. Kimse bana seçim yatırımı çabasıyla özel yapılmış bir harekettir dedirtemez.

Diplomasi, sessizlik içinde bilgi gerektirir fetih edebiyatı değil, hamasi bir uslup değil bilgisi, görgüsü aklında sırası geldiğinde "kodum mu oturturum" edebiyatı değil, akıllı cevap veren bireyleri bekler. "Uzlaşmacı tavır bekler" diye bir kelime ise kesinlikle edemem çıkarlarını kazanan kişi ister diplomasi, planlanmış hesapları bir satranç edasında işlenmesini bekler "çıkar giderim"i değil elinde kozlarla girip kazançlarla çıkanı bekler. Davos'ta kozlar saniyeler içinde harcanmış ve kısa sürelik bir gelir elde edilmiştir dünya basınında. Yazıma başlarken "Davos"a bir karşılaştırma değil diplomasiye bir örnek verdim ama sonunu getirmedim.

Lord Curzon, bu sözleri söylediğinde dönemin en parlak devletinin lideri Lloyd George'ta oradaydı tüm bu sözler sarfedildikten sonra, kaybeden Yunan atına oynayıp Anadolu'da elenenlerden birkaçı konumuna düştüler. Bu süreçte İzmir İktisat Kongresi'nde hem Osmanlı'dan kalan borçların ödenmesi hem de kalkınma hamlelerinin karşılanması adına maddi kaynak sıkıntısı yaşanmış olsa da ne Mustafa Kemal Atatürk ne de İsmet İnönü, hiç unutmadı Lozan'ın o atmosferinde kendisine söylenenleri Lloyd George, Lord Curzon ömürlerini beklemekle boşa harcamışlardı.

Hoş...

1950'lerde gelen "Beyaz Devrim"(!) unutmakta bir sakınca görmedi ve dış borçlanmada kusur görmedi. Onlarda dedelerinin cebinden kendi ceplerine gelen mirası çıkarmakta ve sıkışık zamanların Sevr'ini kabul ettirmekte hiçbir sakınca görmedi.

Diplomasi adeta bir satranç oyunun açılışında yapılacak bir hamlenin "hamle" olabilmesi için oyunun sonuna dek neden yapıldığını unutmamak gerekli.

Fransız bir felsefeci "Gustav Lé Bon" şöyle demiş vakti zamanında : "Uluslar görünürdeki varlıklarını yitirmekle yıkılmazlar.Bu felakete uğrayanları yıkan asıl illet; belleklerini yitirmiş olmalarıdır."

29 Ocak 2009 Perşembe

Sorumluluğumu tamir ettim... Artık çalışıyor...


Bitti...

Yok yok melankolik bir yazı değil bu, yahut ima,sima anlatacakta değilim biraz imge,simge var desem de yalan olmaz ama. Bir dönem daha bitti manasında bitti. Biter bitmez koştum odama koşarken düşürdüklerime aldırmadım, arkama bile bakmadım anlayacağınız. Odam eski aşklar, hatıralar, anılar yığını olmuş baktım ki zihnimden saçılanlar kağıtlarda, kağıtlar ise dev kutularda yer bulmuş.

Attım hepsini bavula...

Mola verilir ya yollarda, durdum yolların her sevdiğim yerinde. Sarışın, alımlı tospaam,woswos'um ya da orjinal adıyla 56 model Beetle hiç yalnız bırakmadı beni. Yanlış zamanlarda yanlış ellerden alıp yanlış ellere verişimi hiç hatırlatmadı, belki de o da unutmuştu benim oldu Ankara - Tekirdağ arası her beyaz kesik çizgide. Karnımız acıktı bavullar anılar, aşklar, hatıralar dolmuş arka koltuğuma sığdıracak arkadaşlara yer kalmamış kim bilir belki bir gün olur diye attım bavulları da yer açtım geleceğimin yol arkadaşlarına.

Tekirdağ...

Yollar biter bitmez aralanan bu güzel şehirde güzel bir gezinti geceden arta kalan gündüze değer katmak istedim. Arabam yollarda her duruşunda arındı ağır yüklerinden, duygularından ,hatıralarından yorgundu o; ben yürüdüm.

Burnumda yalnızca denizdi kokusunu duyumsadığım, öylesine güzel öylesine derin övgüleri yapamam basbayağı yosun, anason bir kısım da falan-filan kokuyordu. Ama belki de algılarımız değişmişti yıllar yılı geçen günün yağmurunda ıslanmış tuzlarla aşınmış bu taşlarda yürümek mutluluktu. Uzun süreden sonra mutluluk ise ayrı bir mutluluktu. Bu şehirde güleceğim dostlar da vardı gün olup sarılıp ağlayacaklarım da, muhabbetlerin en güzelini yapacağım insanlar ise bir iki dakikalık mesafemde şimdi. Anladım ki ihtiyacım yok benim melankolilerin tümüne. Uzun zamandır aç olduğum geldi aklıma onca yük atmıştık yolda yorgundum. Hemen "Tuna Cumhuriyeti'nin" milli yemeği geldi aklıma koşup bir "sorumluluk simiti" aldım. Öyle ya yaptıklarımı başkalarının üstüne atamayacaktım artık, kendi hatalarımın hesabını her melankolik yazımda çıkarmayacaktım başkalarından, ağlayacaksam bilecektim ki kendi hesabıma doluyor gözyaşlarım duygu kasasına artık. Ve bencillik değil artık başlayan tamı tamına "sorumluluk" görüp görmediğim herkese tavsiye ettiğim sindirimi zor, gururu,onuru yüksek bir kavram.

Zaman hızlı geçerken ufak güneş pırıltıları arasından hava kararmadan bir minik yağmur başladı. Korkmadı kaçınmadı kimse yağmurdan. Sildi, süpürdü temizledi son kalıntıları yağmur. Şemsiye altındakiler, pervaza sığınanlar ise sorumsuz ,korkak ve yaşamdan zevk almasını bilmeyen kendi kendilerine kaldıkları her anı kendilerine eziyet eden üzüldüğüm insanlardı.

Şimdi o üzüldüklerim,
şarkılar söyleyecek, eşe dosta söylenecek ya da sadece söyletecek,
kimisi yazacak, defterlerin köşesine ,sıraların üstüne ,beyaz kağıtların en pürüssüz yerine
ve şüphesiz yine kopya kalplerinin tadında sorumluluğunu almış birisine benzeyecek tatları her yaptıklarının.

Ağlayan, sızlayan, inleyen, ölen, tatmadık acısı kalmayan, boğulan, göçen, yiten sizlersiniz...

Ben mutluyum... Söylesenize ne zaman suç oldu mutluluk ?

20 Ocak 2009 Salı

Jules Verne'in Nehirleri

"Neden öldürmüyorsun ?"
                            Vanilla Ninja

Senden kaçmak giderek güçleşirken, her dakika her saniye yaklaşırken kara deliğe. Yok oluş, kaybolmak, karamsarlık mutluluk verirken düştü Enigma'm bir denize. Biz değil, ben yenik sayıldım her savaşın sonunda kaybedeb taraf belirsiz bile değilken.

İnsanlar düşman olduğunu söyledikçe, senden öte dost bulunacak bir dokuzuncu köyün hayalini kurmadım, bana yalan söylememiştin...

Giderek senin emrine girdiğimi söyleyenler umurumda değildi, dilediğim an serbestimi elimde tuttuğum ortadaydı, özgürlüğümü almanın can yakıcı olacağına kulaklarımı tıkamış olmalıyım...

Sana zarar verecek ben miyim diye soramam "ben" kavramım yok yanında, ama ihtiyacın yoktu.. Hayallerimle güzel bir oyun oynamaya.

Gözlerin ne kadar hızlı değişirmiş. Jules Verne hikayelerinde ki nehirlere benzetirdim gözlerini, hep durgun ve akıllı içinden geçenler ise aklın sınırlarını zorlayan ama zararsız, nehirlerin bu kadar hızlı korkutucu ve tehlikeli yükselişini görmemiştim... 

Biliyor musun ? 
...elbet biliyorsun da yine de söylesem daha önce can yakmamışların ne kadar tehlikeli olabileceğini. Sözlerinin en ufak vurgusundan kalbe kurşunlar saplayabileceklerini. 

Gözlerini benden kaçırmana gerek yok artık,
Sözlerin en ufak güvenlik önlemine gerek duymadığım anda vurdu zaten.
Ölmek için yeterince özgürüm sadece seni bekliyorum son vuruş için.
Tüm rüyaları unuttum, tüm hayaller parça parça yerlerde
Değersiz gördüğün şu kelimelerimle kendimi yok etmeden
Merak ettim de neden öldürmedin beni hala ?

8 Ocak 2009 Perşembe

Bilim kuşe kağıtlara gömülürken....

21 Mayıs 2008

Unutulması en kolay tarihlerden birisi. Unutmayacaklar ise zaten bilime gönül vermenin delilik sayıldığı ülkemde sağ kalabilen,akıllı kalabilen ve dik durabilen bir kaç bilim insanı.
21 Mayıs'ta Tübitak yasası yürürlükten geçtiğinde gazetelerde Türban konuları yeni yeni açılmakta mitinglerden şehitlerden bahsedilmekteydi, yani gündemde bir tek savaş yoktu hala aynı şeyleri pişirip tartıştığımız zamanlardı yine ve ben o günün hatırasına saklamıştım bir gazetenin düzgün kesilememiş küpürünü. Sonu başlangıcı olacak diye iddialı konuştuğum haberdi kendileri bakalım öyle olmuş mu ?
Yasanın dedikleri oldu mu ? Evet hem de fazlasıyla. İki ay sonra Tübitak'a ait burs kaynakları devlet (!) denetiminde kontrol edilir olmuştu, ört bas etmenin yolu olarakta burslarda yüksek oran da artışla gözlendi. (Benzeri bir çabayı polise,askere göz kırpmak isteyen şirinlik abidesi Erbakan'da yapmamış mıydı ? ). Tam hop noluyo diyen bir kesim oluşacaktı ki yaprak dökümü değil, yaprak koparımı dönemi başladı ve Tübitak bünyesinde ki mazlum edebiyatı değil de bilim yapan onlarca insan ve yine onlarca yıllık emek kapının önüne koyuldu. Tanımadıkları bir özel şirket gibi olmuştu Tübitak onlar için artık... Bir firma.... Şirket belki de...


Atılmalar ve zoraki istifalar dergi bünyesinde yaşanmaya başlayınca, Tübitak'ın dışarıya açılan penceresinde halkın tedirginliği başladı daha bilim çocuk zamanından beri içli dışlı olduğumuz yazarlar, mektup yollayıpta cevap alabildiğimiz belki de tek insanlar birer birer künye'den düşer olmuşlardı. Dergi giderek bir çevirmenlik abidesine dönüştü önce, her yazının altında populer science ismi gözükmeye başladı farkedemedik belki de sonra baktık ki derginin en özgün kısmı sizden gelenler bölümü haline dönüşmüş. Ve bir gün "Her ayın 15'inde basılır." denilen ve üzerine 3 gün yolda geçirse 19u kesin elimde diye hesap yaptığınız dergi korkunç bir sahtelikle açıklama yapar, Bilim ve Teknik, Bilim Çocuk dergileri artık abonelik almayacaktır sebebi ise yollarda dergilerin başına gelenlermiş, 1999'dan beri abonesi olduğum dergi bir kez olsun harap ve bitap düşmüş gelmedi elime yahut gel
memezlik yapmadı. Rötar yaptı 1 ay sürdü belki de ama tatile gittiğimde apartmanın girişinde buldum dergilerimi 3 aydır orda dursalarda sağlam ve kendinden emindiler, poşetinden çıktıklarında "dik" durabiliyorlardı "düzgün" bir yüzey üzerinde. Asıl büyük hayal kırıklığına daha varmış bilemedim, dergimin geldiğine dair anons yankılandı ve ben koşarak indim yurt merdivenlerinden karşımda bir broşür vardı. İnternet alemi dedim sinema dergisi falan heralde belki de ucuz pizza veren bir yer açılışında katalog bastırmıştı.

Fakat o baktığım şey "Bilim ve Teknik" dergimdi ve bir IKEA kataloğundan da vasat durumdaydı. Kuşe kağıda basılı kapak ve ilk on sayfada artan Tayyipsel ve Gül'sel gülücük oranlarıyla dergi artık tanıtım broşürüydü. İstesem doğan burda rizzoli denen garip isimli kuruluş bana "hey girl" gibi bir dergiye dahi 50 yıllık abonelik verir yazık ki fakir kalmış dergimiz artık kapıya broşür teslimi yapmak istemiyor.

Zaten iyice fakirleşmiş künye de ne anlattığını toparlayamamış bir
yazıyla başlamış ve kısacadan bitmişti. Artık kurumdan koparılmak istenen bir dergiyle karşılaştığımı farkettim, yazık olmuştu açıkçası ve ülkemin çürümüşlüğünün artık yüzeye çıktığı bir zaman da "düz" bir yüzeyde yoktu zaten politika ve siyasallaşmanın "reklamı" haline gelip "yumuşamış" dergim için. Sanırım bana öğretilen son deney de bu oldu Bilim Teknik'in son sayısında... Artık dik durmuyor Bilim ve Teknik Dergisi (!)...

1 Ocak 2009 Perşembe

Hayal...

"O bir hayal unut gitsin, o bize en uzak gezegenin çok yakınından geçen bir peri"
"Titanic"

Eski tadı vermez ya yeni şeyler asla işte "hayal" eskiye duyulan özlemi bugün yaşayabilme umududur. Plastik hiçbir araba, sovyet malı teneke arabam kadar kıymetli olmadı. Kurma kolu aramıştık şehrin dört bir yanında bulduğum da hayalim olduğunu fark ettim kurma kolunun. Ama her hayal gibi onu da fazla kurmamak lazımdı, kaybetmemek için.

"Hayal" siz en kuytularda uyurken gökyüzünde ki yıldızların sayısını tahmin etmek kadar zor şimdi.
Gözlerimi dikip baktığım her yerde "hayal"in gözlerine denk gelmek te bir o kadar zorlu.
Basit hayatlarımız var.Ancak yürümenin güç olduğu anlarda kıymetini anlıyor ya insan özgürlüğün, "hayal" özgürlüğe kavuşmak kadar güzel, kavuşunca unutmak kadar da vefasız. Bir çok durumlar arasında geçip giderken zaman, onu hatırlayıp gülümseyebilmek aynı anda da asla diyip hiç gereği yokken üzülebilmek.

Bir yıldız kadar büyüksün heybetlisin, ilköğretimin getirdiği bilgiler öğretmiş sana içinde protonların nötronların gezindiğini en muazzam yapısın belki de ama uzakta görünen gezegene ulaşamayacak kadar güçsüzsün.

Olmayacağı bilindiğinde mundar dediğin, umuda kapıldığında umutsuzlukları sepetlediğin, her umutsuzluğunda yine başa döneceğin,döneceğim... Hayal'im.

Çok kurarsan bozulacak, az kurduğunda umutsuzluk kapıyı biraz erken bir saatte çalacak. Ama çalıştığı her an yüzünde hayal'in yarattığı gerçek gülümsemeler alacak.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Gözlerin,gözlerim karanlık...

"Gözlerin başka baktığı yerlerde sana rastladım gözlerinde ben vardım."


Her gün bindiğim otobüs... Uzaktan yine yavaşça yaklaşıyordu. Yolcularla dolu olduğunu isteseme de binemeyeceğimi bilmiyordum. Otobüs yaklaşmadan gözlerim gözlerini aradı yüzünde, ellerini hissettim daha önce bana ait olan ellerimde. Perdeler kapanmadan ışıklar yandığında hata yaptığımı düşünmüştüm. Oysa ellerimde hissedemezdim ellerini, ve hisleri unutamazdım gözlerin gözlerime değdiğinde.

Kaç dakika sürerdi ki buluşmalar kaç gönül yakalanırdı ansızın söylenmemiş aşklara. Ve imzasız bir sözleşmenin üstünde mutlu olur muydu aşk. Zaman hızlı yakaladıysa da çabuk bırakmak istemedi. Çabuk terketmek istemedi ama hep kısaydı sıkış tıkıştı uzun gibi görünenlerin içinde başkalarının parmağı el ve onlardan zorla koparılmış zamanlar vardı. Asırlar limitinden aşk yapan günüme inat önce günlere yenildik... 

Güzel, gittiğinde ardında hiç kırıklar bırakmadı kalbime batmıştı gidişi ama anılar vardı ve kötü anılar giderken benim kırdıklarımdan ellerime batanlardı. Kendi tetiğimi çeken yine bendim. 
Affetti yada sadece öyle davrandı. Sevmedi ya da hala severmiş gibi davrandı. Bilmedi, hatırlamadı,görmedi belki ama hiç kalp kırmadı. Geri döndüğünde gözlerde bir kaç dert tünemişti. Eskisinden canlı bakıyordu ama zihni kalabalıktı. Farketti ki bindiğim otobüsler beni yine aynı durakta indirmiş ben hala bıraktığı yerdeyim. 

Elimi tutar mı diye bekledim...
Gözlerime tekrar bakar mı dedim...
Ya aşka bakar mı gözler tekrar...
Hayat farklı zamanda yaşansa bize neler getirirdi ? 
Binlercesi aklımda dolanırken gözlerimi kapattı elleri. Hafif bir koku vardı, tanıdım. Bir otobüse binmeden beni güzel bir yere götürdü gözlerim kapalı. Olanları hatırlamıyorum ama dakikalardı bizi sınırlayan önümüzde ben sana çok aşık olmuştum sen sadece gülümseyerek gözlerime bakıyor yerli yersiz parmaklarını hissettiriyordun ve bitti.  Bir şiir yolladın senin gönlünden başkasının diliyle yazılmış. Biz farklı coğrafyalarda okuduk onu. Kendimizden bir şey bulduk, hüzünlendik, sevdik,anılarımız canlandı ve bir daha göz göze gelene kadar çıktı aklımızdan. Hayatın içinde bulduk kendimizi...

Ben hala o durakta... Karşıdan gelen otobüse bakıyorum...

19 Aralık 2008 Cuma

Buraların en yüksek yeri...

Yeniden konuşalım, daha önce konuşmadık ama yeniden konuşmak gibi geliyor seninle konuşmak. Belki gözlerinin içine bakamam ama karmaşamı paylaşabilirim seninle. Hayatın duraklarından vardığım yerde bulduklarımı paylaşabilirim ve sonra da seni nasıl tanıdığımı anlatırım. Ama gözlerine bakamam...
Gel buranın en yüksek,en soğuk yerine çıkalım. Sarı ışıklar... Beyaz ışıklar yer yer gölgeler ama yine sarı ışıklar... Ve sen konuşsan, nereden çıktığı belli olmayan bir konu hakkında bir çok şey söylesen bana. Ben aralarından acaba bana mı ithafen söyledi diye güzel sözler ayıklasam sözlerinden. olmayacak işleri oldursak ta bıraksam şu karanlığımı üzerimden artık. Kış geldi,soğuklar geldi karanlıklar üstüme çıkıyor belki ama ben hiç üşümüyorum seninle. Çünkü sende üşüyorsun, herkesin aynı durumda olduğu yerde kelimelerin o durumu ifade etmesine gerek yok. Hissedeceğiz belki ama asla gerçekten üşümüş olmayacağız.

Konuşmaya devam et, nereden geldiğini bilmediğimiz bir konuda konuşalım. Kimin seni buraya getirdiğini konuşalım. Ve sen bana, beni nasıl bulduğunu anlat.

Sustu...

Neden,nasıl, ne yaptım ben derken aniden ağzımdan fırlayıverdi sözcükler, ben değildim sanki bunu söyleyen...
"Kurtar beni bütün renklerden..."

Gitti... Yalnız olmaktan mutsuz değildim üzülmedim gittiği için,bir kayıp değildi sanki ama dünyalar kaybetmiş kadar da kötüydü yüreğim. Bir his vardı içimde peydahlanan. Üşüyordum...

Koşarak indim tepelerden aşağı, gözlerimde ya da zihnimde hiçbirşey yoktu sarı ışıklar büyüdü gözlerimde içeri girdim ve kapattım kapıyı üstüme.

18 Aralık 2008 Perşembe

Suçluların telaşı içindesiniz...

"... 1960 öncesi...

Ana muhalefet partisi CHP’nin lideri İsmet İnönü, meclis kürsüsünde iktidarın keyfi, hukuk dışı icraatını sert bir dille eleştiriyor.
Demokrat parti milletvekilleri, Atatürk’ün silah arkadaşı, ondan sonraki cumhurbaşkanı bu yaşlı, kurt politikacıyı konuşturmamak için bağırıp çağırıyorlar.
Hakaretler yağdırıyorlar, aynı anda da sıra kapaklarına vuruyorlar.
Paşa bu şamataya aldırmadan konuşmasını sürdürüyor.
Sonra birden sus
uyor ve DP grubunu izlemeye başlıyor.
Paşa’nın sustuğunu neden sonra fark eden DP milletvekilleri şaşırıyor, onlar da susuyor.
O zaman paşa tane tane tarihe geçen şu sözlerini söylüyor:
"Sizi tarih kürsüsünden seyrediyorum. Suçluların telaşı içindesiniz."


Yıl 2008, Türk televizyonları ilk örneğinin üzerinden çok uzun süre geçmeden bir başka TV'de "yüzleşme(!)" seanslarından birisini sunuyor. Susan toplumun kahramanlığını üstlenmiş büyük bir çevrede cengaver kabul edilen bu ana muhalefet partisinin önemli bir gücü, diğer yanda iktidarın en uzun dönemli ve en tartışması bol büyükşehir belediye başkanı. İkiside güçlü olduğunu ikisi de haklıların haklısı olduğunu idda eden birbirlerine pabuçlarını ters giydirecek verilere sahip olduklarnı iddia eden iki insan. Bir yanda TV dünyasının güçlü ve bir o kadar da "halk dostu" madalyasını defalarca hakettiğini düşünen düşündüren bir sunucu.



İşte Türkiye siyasal sistemi bu kadar...



Peki ya diğerleri, kalabalıklar... Çok büyük kalabalıklar ama. Hani televizyon başındakiler, televizyonlarını yeni açmış izleyiciler ya da ekranı kan revan içinde küfüre boğmuş seyirciler. Ya onlar bu tartışmanın neresinde ?

Onlar bu demokrasimsi evcilik oyununun neresinde yer alıyorlar ? Belediye başkanının manipüle edilmiş beyninin "bırak şimdi Ankara halkını" diyen zihniyetinden dışlanmışken kendi halkını adamdan saymazken, partizan mantığıyla seçime bayraklarla koşan bu halk bu işin neresinde ?


Bu halk 1968'den beri yerinden pek kıpırdamadı aslında gidin bakın hala orada. Televziyon başında sevdiği sanallıkları alkışlamakta sevmediklerini mekaniğe dijitale elektroniğe inat tükürüğe boğmakta. Aynı "radyoların içinde küçük insanlar var sanırdık" diyen bir zamanların küçük anneleri babaları gibi. O sanallığı öylesine gerçek zannettik. Ve politik olduğumuzu da kendimize ancak böyle gösterdik başkasına arkadaşımıza, eşimize dostumuza kanıtlayamıyorduk ama birgün elbet onlarda TV'ye çıkar ve onları görebilirdik belki. Yahut facebook,msn gibi dostlarımıza "melih çok komikkkkkk" yazabilirler değil mi ?.... Değil mi ?

Bu TV başı yapıları sevmediğimi ancak Türkiye'de de başka türlü olmuyor gibisinden açıklama yaptığım bir yazımın olduğunu belirtir ancak yine de belki bir başlangıçtır bu diyerek umudumu korurum.

Yıllar geçti teknolojide bizde ve tabi Çelik'te değişti. Ama İsmet İnönü'nün verdiği tarih dersi zihinlerden silinsede geçerliliğini bir gram dahi kaybetmedi. Dün, siyasetin agresif adamlarından birine dahi sahne oldu televizyonlar. Hiç beklemediğimiz yok artık dediğimiz görüntüleri saf bir heyecanla izledim. Ve yine zihinmden sadece bu tek cümle geçti "suçluların telaşı içindesiniz". Yapılan hataların, batılların , yalana inanmışlıkların sonu hep gelir denirdi de zamanı yavaş işleyen Türkiye Cumhuriyeti'nde "Saatleri ayarlama enstitüsü" dahi görevini eksik yapar oldu. 15 sene görevde kalabilmiş yolsuzluklarını süslü püslü anaokulu çocuklarını özendirecek panolarda saklamış. Bir Ankara'dan şehirsel dönüşüm atağıyla söz ettirmiş bu beceriksiz dönüşüm ustasının suçları ortaya çıktıkça saklandıkları renklerin içinden, telaş baş gösterdi aniden. Zihinler karıştı, karışan kafalar aklı çığrından çıkardı ve devreye bağrışlar gürültüler saygısızlıklar içinde Türkiye'nin başkentinin başı olan adamın TV başındaki aymazlığı ve bağıran zihniyeti ortaya çıktı. Gözler büyüdü, sesler yükseldi tartışma büyüdü ve bir adam bilinçli halkın gözünde kendine ait küllerini dahi savurup yok etti. Dengir Fırat'ın dahi kendini kaybedişlerini görmüştük belki ama bu raddede bir yokoluşa geçiş ancak suçun verdiği can yakıcılıktı. Gerisini hemen hemen takip eden bilinçli kesim biliyor, bilinçsiz olan olmaya zorunlu bırakılan kesim ise ya çıkarının peşinde el etek öpme gezmelerinde ya da en karamsar bakış açısıyla halen olaylardan bir haber ekmeğinin peşinde.

Kemal Kılıçdaroğlu'da kabul edecektir ki kendisine çok fazla görev düşmemiştir bu tartışmada %80~ oranında konuşan Melih Gökçek'in geriye kalan %20~lik kısımda ise konuşmalara müdahale etmesi tartışmanın etkin ve en çok boğazı paralanan kişiliğini gösteriyor. Sonuca halk karar verecek dense de yine medyanın manipülatif yapısına kanan, okuduğu gazeteyi "hepsi aynı nasılsa" diye seçen kahvehane toplantılarının en güvenilir adamının devlet babaya en yakın olan kesimi olduğunu kabul eden zihniyet ve zihniyetler kararı yine kendileri veremeyecekler. Geçmiş gün olur da "Aziz Nesin" konuşacak olursa yine diyecektir "bu ülkenin yarısı eşektir" diye yine yine haklı çıkmayı da başaracaktır.

Türk halkı derin uykusundan uyanacak mı ? Televizyon başında ki kalabalık bu kadar da değil deyip 5 yılda bir olan "kendi kendini yönetme" geleneğini bir gece de yıkabilecek mi ? Bu kadarı yeter diyebilecek mi ?


50'lerde başa gelmek için "yeter söz milletindir" sloganını kullanan demokrat partinin bu slogana ironik yarattığı zihniyetin bu kelimesi günümüz halkına ne zaman vakıf olacaktır. Bir 58 yıl daha beklemek mi gerekmektedir ? Umutlar azalıyor ve ancak Cumhuriyet'in zamanı da azalıyor. Bir kaç kahraman kurtarmak için çabalıyor kah batırılıyor kah bir kırık gözlük bir keskin kalem bırakarak bir gericiye can veriyor... Halk ne zaman gözünü açacak ?

Halk uyanana kadar ayaktasınız, tarih kürsüsü bu ülkenin geleceğine de son verecek bilirim hissederim ama sizlerde yargılanacaksınız ve canınız yanacak sizi kurtarmak için yanınızda olmasını bekledikleriniz ise ancak kendi dertlerinin peşlerinde olacak.

6 Aralık 2008 Cumartesi

Eskiden buralar hep ince esprilermiş...Şimdi şimdi bu "şeylere" güler olduk...















"Biz de artık iyi şeyler yapabiliyoruz."

Kesinlikle bu tip klişe cümlelerle başlayamam yazıya. Çünkü hem klişelerden rahatsızım hem de "biz" mantığında kendimizi ötekileştirmekten hoşlanmıyorum. Uzun uzadıya mütalasını yapmanın da hadisesi yok kabul edelim göze kulağa duygulara hitap eden şey gerçekti ve ben bu gün bu iyi filmi izledim...

AROG

Sözün ilk başlaması gereken yer sanırım Cem Yılmaz'ın bu sefer gerçekten riskli bir iş yapmış olmasıydı. Espiri seviyesi ve ince nükteler dikkate alındığında filmin istediği bir anlamda kültürel birikim ve ince espiri anlayışı. Bu bakımdan hedef kitlesi çok çok dar keza siz bu filmi Starbucks'tan çıkıp koltuğa oturmuş bir anlayışla izlerseniz, "bööğk ne kadar kötü olmuş TikiCan" diye bir tepki verirsiniz ki, sanırım kimsenin gülmediği yerlerde 2-3 kişilik gülmekten yerlere yatan güruhu elbet görmüşsünüzdür. Evet, işte onlar o geniş kalabalıklara oranla iyi-kötü birşeyler bilen insanlar.

Film öncesi elbette her filmde gerek gişe olsun gerekte seyirci ilgisi olsun sürekli bir "Recep İvedik" karşılaştırması yapıldı hatta şahidiz ki "Mustafa" filmi dahi bu karşılaştırmaya kurban gitmiştir. AROG bu bakımdan birde güldürü öğeleri üzerinden tartışıldı ve Cem Yılmaz, "İstesem handycam ile de çekerdim ama ben özen göstermek istedim" dedi. İddalı ve benim canımı sıkan bir laftı. Açıkçası ne sanıyor ki kendini gibi önyargılı cümleler kurdum. Daha filmin girişinden itibaren de farkedildi aslında kalite, HD,VCD,VHS karşılaştırması değil bu ama iyi kötü film izlemiş bir adam görüntüyle etkileme işini bilir; bu anlamda gerçekten iyi bir iş yapmış olduğunu benim gözlerim onaylıyor. Ayrıca her ne kadar Jurassic Park'a defalarca gönderme yapılmış olsa dahi Dinozorlar ya da öteki canlılar pixel karmaşası içinde gerçekten çok uzak bilgisayarı nereye koymuşlar acaba denilen yapıda değildi bu anlamda can sıkabilmesi olası detaylara takılıp konuyu kaçırmadık. "Türk komedisi bel altına çalışıyor" zihniyetinin son örneği oldu sanırım bu film buradan da sonradan çekilmiş hababam sınıfı filmlerine, pek tabii ki sanki ilki tutmuş gibi devamı çekilen "Maskeli Beşler" serilerine ve elbette kabalığın güldürdüğü "Recep İvedik"'e kadar hepsine de gayette bitirici olmuş bir filmdir benim gönlümce. Küfürden kopalım elitist bir hayata yelken açalım diyen bir insan değilim sayısı önemli değil ama seviyesizleştirici ve "başka türlü popüler olmuyor" denilen türünü sevmiyorum. Filmde bunun kanıtı sadece tek bir söz kullanılmış olmasıydı gayette hoş bir yerdi.

Birçok komedi filminde yaşadığım korkuyu da yaşadım aslında, "evet espirileri sıra sıra dizdiler son dakikalarda yaklaştı seyircide genelde güldü pat bir sonuca bağlanacak işler" deyip senaryo eleştirisine girdim. Suçlu değilim çünkü bize bu göstrilip bu öğretildi. Ancak hangi izleyenin içinden "ya benimsin ya toprağın" sözünün bir milyon yıl önce olduğu tespit edilen bir mağarada bulunmuş olmasını istemedi. Medeniyette bizim de payımız var diyebilmenin gururunu 2-3 dakika da olsa bir film bize yaşatmadı mı?. Bence duygulanan ama komedi filminde ağlanır mı diyerek "heheh süper film yaa" diyen de var...Olmalı....

Olmasaydı da böyle olsaydı daha mı iyi olurdu ne dediğim bir yanı olmadı açıkçası herşey gayet yerli yerindeydi bana göre ve Türk Sinemasında bir mihenk taşı olabilecek ince espiri devriminin muhtemel öncüsüne de eleştiri yapmayı öznel çalışan aklım istemedi.Bu dalda film yapan bir Yılmaz Erdoğan bilirdim bir de Cem Yılmaz var kötü eleştiri deki beceriksizliğim biraz bundan sanırım. Ancak sanırım film bittikten sonra da güldürücüliği devam ediyordu keza en az filmde ki espiri sahnelerinde olduğu gibi bir kahkaha atmama sebebiyet veren olay bir seyircinin kızgın bir şekilde "1 milyon yıl önce dinozor yoktu ki bikere" demiş olması ve yanındakinin de "bende oraya takıldım evet evet" demesiydi. Zaman makinesi, GORA'lılar, uzaylılar tür tür canlılar bunlar hep var zaten...Evet...

4 Aralık 2008 Perşembe

Durakta....

Oyuncakçılarda aramaktan yorulunca bildiğim yöntemlerle bilmediğim zamanlara gidebilmek için yürüdüm otobüs durağına. Hafif kalabalıklar arasından sıyrılınca oturma fırsatı buldum belki bir gün gelecek olan otobüse özlemle. Çok iyi hatırlıyorum hemde gayet net. Kırmızı bir kulaklık beyaz bir kablo dışarıya doğru gelen hafif bir ses. Hiçbirşey olmadı, hatta zaman bile olduğu gibi durdu. Yavaşça başını çevirdi baktı, tam gözlerimin içine hiç şahidi olmadığım bir bakıştı bu tahminimce ona özeldi. Uzun süre ne kadar bilmiyorum gerçekten uzun süre gözleri gözlerimi, gözlerim gözlerini seyretti, sonra usulca toplumun "ol" dediği odaklara çektik kendimizi. Müzik sesi durdu, şarkının değişmediğini biliyordum, beni dinliyordu benden ses çıkmasada. Ya da uzaktan gelen tren sesinden hoşnuttu ve kapattı... Aklımdan o kadar düşünce geçerken benim sesim benim bedenimden benden habersiz yankılandı...

- Biraz konuşalım mı ?
- Evet, lütfen dedi kırmızılı kız siyah fularından tamamen kaldırdığı başından onaylayarak. Belli ki yol esir etmişti onu da yahut mutluluk sonrası acılarındaydı. Düşünmeden evet dedi. İsmini merak etmediğimi söyledim ona, bunu düzgün bir şekilde ifade ettiğime yemin edebilirim. O da hayır istediğimiz bu değil zaten sadece konuşalım diyerek cevap verdi. Gözlerim, gözlerinde rahat gezinemiyordu artık...
-Yol yapıştı üzerime her hüzün her mutsuzluğun ardından. Artık yaşamın saat ya da dakika olarak akması gelmiyor gözüme, bak dedim siyah asfalt üzerine beyaz çizgiler... İşte benim dakikalarım saniyelerim onlar. Görmesem de geçiyor görmesem de ilerliyor vakit.

Hiçbirşey demedi, yahut kendi zihinimin algısında duyamadım sesini. Çok sonra duyulur hale geldi.
-Herkes gibi değil biraz buruk çoğu kırgınsın sebebini biliyorum sakın anlatma, hayat bu yollardan ibaret, gözlerim bilincinde ki sen çok farklı senlerin esirisin.

Susma sırası bana gelmişti belki de. Uzun süre sustum cevap vermek versem de gözlerine cevap vermek isterdim. Yapmaktan korkuyordum, bakışlarım onun gözlerini yaralar diye korktum. Bir otobüs durağı iki insan.

-Ne kadar da soğuyor havalar kış gelince. Ne kadar kötü gönlümüz evvelden buzlar içinde biz hiç üşümüyoruz...
-Ne kadar korkunç yalnızlık, ne kadar acı verici mutlu edici.

Gözlerinin içine baktım, sustu o da baktı. Kim ne kadar birbirimize yaklaştırdı bilmem, kokusu geliyordu burnuma sadece, ufak meyvelerden birisiydi adını hatırlamadığım ama hafif bahar vardı. Biraz canı sıkkın bir bahar kokusu... Bize ait olmayan hatta sonuna kadar bizden uzak olan bir otobüs gürültüler saçarak yanaştı bir sonraki durağa. Ve sustuk... O müziğine geri döndü, ben düşüncelerime. Bir vardı bir yok oldu....

3 Aralık 2008 Çarşamba

Yürümek Zordur...

Saçlarım…


Karmaşık, dumanlı, ruhum gibi…

Ankara’nın tozundan dumanında…


Zihnim…


Bölük zevklerin odağında…

Yıkılmış, düşmüş bantlarla yapıştırılmış…


Avuçlarım…


Allara bulanmış her mutluluğu yakaladığında

İpuçları kesmiş parmaklarını…


Dizlerim…


Çocukluğumdan beri sinirli bana

Hep yaralı, hep kaçarken üzerine düşülen…


Düşmüşüm, yıkılmış yere açar açmaz gözlerimi kalkmışım ayağa denge kavramına ithafen yazdığım her satır yerlere fırlatmış beni. Övgüler boşa savunmalar ise çaresizdi parmaklıklar ardında hükümlerin altında. Fikirlerim kâğıtlarda esir olmuş metin avcılarına cadılar yakılmış alevlerinde, kimse anlayamamış düşlerde kâğıtlarda senin olduğunu. Yağmurlara saklanmış gözyaşlarım, minnete minnet duyar olmuş düşmüşüm bir soğuk sığ kuyunun içine… Çıkarmışlar sonralarda beni henüz yaşamım tamama ermeden… Her yanımda kırıklar, yıkıntılar, ezilmiş çarpılmış kemiklerim, başım dönüyor tutamıyorum ayakta kendimi, gözlerimi açıyorum… Islanmak değil bu sırılsıklamım… Üstüm başım aşk içinde…

2 Aralık 2008 Salı

Dialektik kovalamaca



İşler iyice değişti...

Var olan dünyam biraz farklı biraz komik şimdilerde...

Yüreğinden bir türlü çıkaramadığın gerçek gülüşü senden beklemiyorum bile... Ama seni özlüyorum....
Açıkçası renklerinden de sıkıldım, ama alışılagelmişinin bir yanlışla değişimi hoşuma gitti hatta çok güzel oldu... Çevrenden hoşlanmıyorum, konuşmaların ise sıkıcı.... Ama muhabbetlere bayılıyorum, hepside çok iyi insanlar... Silik bir karakter olduğun geliyor aklıma, farkındayım ki güçlüymüşsün biraz uzaktan bakınca, sonra bakıyorum karınca bile kimi yerde daha güçlü... Herkese senden bahsediyorum belki, sen sen olmuyorsun senden kaçıyorum bir iki laf etmek istemediğimden.
Sen beni farkedinceye kadar ölmüş olmayı diliyorum, ama yarın bana sırılsıklam aşık olman bence çok güzel olurdu.
Oyunlardan hoşlanmıyorum ama hayatın oyunlarla dolu olan yanında zorluk seviyesinin yüksekte olması ayrı bir zevk.

Sen olmamaktan bahsediyorsun, varlığına aşıksın ben varlığımı yiyorum, ölmekten korkuyorum...

Bu dünya çok güzel ve bir o kadar da sinir bozucu... Nil güzel bir o kadar kızgın...

22 Kasım 2008 Cumartesi

Evrende dört...üç...iki...ben...

“Belli ki evren sana ellerini varlığını unutturmuş... Oysa sen karanlığa uzanıp onu tek bir hareketinle yok edecektin...”

“ Le Moi”

Koskoca binalar kocaman bir dünya kocaman bir evren. Ben bunlar arasında ne kadar minyatür ünlü düşünürün dediği karıncaların hareketleri derecesine küçüğüm. Kişiler arası politikalarım aşklarım öğrenip öğrettiklerim birlikteliklerim yalnızlıklarım sesim soluğum evrene dair mini dünyada yaşadığım kırgınlıklar sevinçler onlar da ne kadar küçük aslında. Oysa ne kadar büyüktüm ben kendi dünyamda... Bunu fark etmemeliydim.


"bilmezler yalnız yaşamayanlar,
nasıl korku verir sessizlik insana;
insan nasıl konuşur kendisiyle;
nasıl koşar aynalara,
bir cana hasret,
bilmezler."

Orhan Veli


21 Kasım 2008 Cuma

Bilerek ya da bilmeden yağmurlara...

Yürüdü...

Ve Durdu...

Uçsuz bucaksız sonsuzluğa karşı mavi gökyüzüne baktı gözlerinin mavisinden. Sararmış yorgun geçmişini buldu uçları kirik saçlarında.Onlar uzadıkça ömrü tarihini yazardı, saçlarına. Uzadıkça onlar, ömrü kısalırdı, daralırdı zamanlar ve yetişmezdi zaman güzel aşklar yaşama zamanlarına.

Aradığını bulamayacağını bilerek ya da salt öyle düşünerek ona ait olmayan aşklarda, ona ait olmayan tenlerde, ona ait olmayan ses tonlarında tüketti saçlarını...

Olmadı...

Gülümseyen yüzüyle hapsetti kendi çaresini yine kendi içine. Ağladığını fark edemezdi, yağmur altında kalmış yanaklarından, yaşlar süzülürken. Bir kedi uzaklarda bir arabanın üstüne zıpladığında anlayamamıştı ya arabadan aniden yükselen sesin anlamını, onu da anlamamıştı birçoğu ve o da anlamamıştı birçoğunu…

Yaşlar yağmur, hüzünler umut, kötülükler traji-komikti ve o bir buğulu camdan gülümsüyordu dışarıdaki fırtınayı izlerken içindekine aldırmayarak. Gizli saklılarda aşktan korkan aşka aşık fısıldadı onun duymaması için çabalayarak “Sevmiyorsan yaşamıyorsun ki, sevmiyorsan duymuyorsun ki, ağlaman bile ağlamak değil duyguların sadece aklında değil ki...”Saçmalanan duyulara, duygularını kapattı.

Gözlerini kapattı bir damla dahi yaş düşmedi yaslar ardından...

Başını kaldırdı göz kapaklarına hızlı bir yağmur çarptı, aniden kapanan gözler bir daha inatla açıldı...

Biraz hissetti teninde güveni. Sonra tekrar yürüdü...

16 Kasım 2008 Pazar

Sözde politik Sosyal Genç


Yazılarımın çoğularında ideolojinin ve bunların şekillendirdiği topluluklardan söz etmişsem de gayet büyük bir kalabalığı atladığımı farkettim daha doğrusu arkadaşım tarafından farkettirildim.

Öncesinde köhnelik ve yobazlık kelimelerinin her geçtiği yerde '1000 yıllık geçmişi var bu yapının' derdim ancak bu tahminlerin ötesinde yaşı Türk tarihiyle birlikte sunulacak bir olgudan söz edeceğim. Yönetim geleneklerimize yönelik eleştirilerde de daha öncesinde belirttiğim gibi merkezci ve partizan bir inancımız var yönetim konusunda. Bu açıdan da Machavelli'nin 'yönetme erdemi'ne değindiği çağlardan kopamadığımızı görebiliyoruz. Seçimlerin televizyon başında bir Eurovision heyecanı benzerinde takip edilmediğini söyleyebilir misiniz ? Ya da nüfus sayımlarındaki gibi bir heyecan mı kaplıyor içinizi seçime giderken. Bir de bunu deneyelim hiç denemedik diyenlerden misiniz ? Apolitizme hoşgeldiniz.

Türk insanı tanışmak ister, tanıştığında karşında boş bir adam yok imajı vermek ister. Peki okumaktan hoşlanmayan yahut bildiği şeyler sağdan soldan duyduklarıyla sınırlı olan insan ne yapar ki ? İşte bu da bizim ikinci tanımımız 'sözde politik'. Türkiye'nin yaşamında belli olguları çok sık yaşar olduk ama bunun en keskin ve Türkiye gerçeğine uyumlu hale gelmiş şekli sağ-sol çatışmasıdır. Sağ ve sol birbirlerinden hemen hemen kesin çizgilerle ayrılabilmişlerdir bunda her ne kadar holigan gibi parti tutmak deyimini kullanmak için can atıyor olsam da sol kesimin ayrılıklarının bilgisel sınırlarda olduğunu kendi içinde bile paramparça oluşundan anlamak mümkün. Yöneticilerin ya da devlerin yaşamına ilişkin çok şeyden bahsettim çok şeyde biliniyor diye düşünüyorum. Dönemimizin sosyal olayı ise AKP. Her ne kadar 'Türk siyasi yaşamında ideoloji' serimi tamamlayamamış olsam da belirtmeliyim ki AKP birçok yönden Türkiye'de talihsiz binlerce kayıp verdirmiştir. Ancak bir yönden de bizim gençliğimizi aktivist yapmıştır hem de nasıl. Siyasi kimiğin tek belirgin olduğu ortam ise ebenizi daha bulabileceğiniz facebookta en fazla “idda ediyorum ki” başlıklarıyla yaşam ve kimlik bulabiliyor. Bir siyasi oluşuma “Join Group” ile katılabilir kolaylıkla X adlı zattan nefret eden bir çok insanla tanışabilirsiniz. Meclisimizin yaptığı kalitesiz siyasetlere nazaran üzülerek söylenmeli ki facebookta yazarak iyi bir aktivist olabilir. Demir Kıratın dizginlerini eline alan birisi sayılabilirsiniz.

Dışarıda ise bizi bekleyen şeyler çok daha karmaşık ve komik. Birisi çıkıp sağ ve sol Amerika'nın oyunudur kanmayalım diyecektir. Onlara şunu hatırlatın 'sağ - sol elele tam bağımsız Türkiye 8. Filo defol' pankartlarına ateş açan sağ gruplar. Türkler hala doğaüstü olaylardan hoşlanan ve hafif gizem ve uç noktayı seven bir yapıya sahip. Sanırım bu konuda Freud açıklaması id'i yoğun toplumuma çözüm olacaktır. Radikal dinci bir grubun sakin bir ildeki olağan çay muhabbetleri sırasında şu tip bir muhabbet geçti.

- Geçen bu gominizlerin toplantılarına katıldım sırf onları deneyim istedim. İçlerinden uzun saçlı sakallı biri çıktı aranızda dedi bakire olan var mı dedi. Hemen bir iki kız ayağa kalktı. Saçlı sakallı baya kızdı siz bizim davamıza hakaret mi ediosunuz çabuk halledin bu meseleyi dedi.

Türk siyasi yaşamında rastlanan bu olaylar komik olmasının yanı sıra hayal gücümüzün de genişliğinin güzel bir göstergesi. Amerika'da seçimlere gitmemek politika dışı kalmak değil seçimlerde temsil edilmediğini düşünerek protesto etmektir. Türkiye'de ise buna yönelik bir taraf var. Bugün sağa sola baktığınızda 2 kişiden biri AKP'ye oy vermiş olmalı 'Allah Allah bizim kontesi kim öptü' tarzı diyaloglar oluşuyorsa zihninizde dün AKP'ye oy verip bunların hepsi dış mihraklar bunlar, mahfetti ülkeyi, Atatürk olsa şimdi başımızda gibi klişelerle yaşamına devam eden canım Türk apolitiğidir.

Televizyon karşısında küfür etmekten bu seviyeye gelen yapımız artık kendi politik kimliğimizin önünde engel koymaya çalışan sağcıyım solcuyum dersen düşmansın sen denilen. Bilinçten okumaktan hatta çoğu zaman karşıdakini dahi dinlemekten aciz olan kısmın savunusudur. Denir ki bilinç önce insanın başını karşındakine karşı eğmesi dur bakalım ne diyecek demesine bağlıdır. Bu durumda da aciz olan sizler gibi sosyal olma çabasında ki bilinçsiz gençliktir. Süleyman Demirel'in tahtına oturmaya adaysınız kabul ancak onun halk karşısında ki ikna edici konumundan dahi uzaksınız. Sanırım bunun da ismi yüzeysellik. Keza herşeyi iyi bilen bir insan olmayacağı gibi biliyoruz ki herşeyi bilmeyen insanlar da değilsiniz.
Taha Akyol sayesinde bir kısmı aydınlanmış bir yapı var 'Ama hangi Atatürk' kitabında. Bir bakıyoruz en berbat eleştirilerin sahibi her sözünü desibeli iki karış yukarıya adım atmış sesiyle 'ne mutlu Türküm diyene' olarak bitiriyor sözlerini. İyide Kemalizm öyle herkesin olabileceği kadar salak bir ideoloji değil ki.

Yurdum 'sözde politik' gençliği bi susun ya.

Günümüz Türk Siyasi Yapısında İdeoloji -3-



Youtube'un kapatılıdğı günlerden birinde öğrenmiştim, sanırım o sıralar aday sayısı henüz ikiye inmemişti. Takip eden günlerde de sürekli bir şekilde tüm yabancı sitelerde bunun tartışması yapılıyordu. Aradan geçen zaman bir çok değişim geçirdi bunları Türk basını da hızlı ve biraz geç izlemeye başladı. Ancak olanları hepimiz biliyoruz. Barack Obama, Amerika başkanlık koltuğuna oturdu.






Snoopy izlediğim dönemler politik kimlik kazandığım en azından politikayı tanıdığım dönemlere rastlar. Oradaki inceden Amerikan tarihi oluşturma çabalarını sezebiliyordum. Yine George Washington, Abraham Lincoln veya John F. Kennedy gibi liderlerin isimlerinin önemini ve ABD tarihindeki saygı duyulacak tarihlerini biliyorum. Amerika'nın şimdilerde yıkıldığı söylenen,daha doğrusu öyle olması ümit edilen yapısını inşa eden temel liderler bunlar. Peki Barack Obama o büyük kayadan oyma büstlerde yerini ne kadar alabilecek ?






'I have a Dream' denilmesinin üzerinden çok uzun yıllar geçmedi, yine bir Martin Luther çıkmış ve Avrupa'da isminin heyecanı geçmemişken Amerika'da bu sözü söylemişti. Birisi Avrupa'yı dogmadan bağnazlıktan kurtarmıştı diğeri ise Amerikan halkının iç çekişmesinde fikirsel öncülük yaratmıştı. Barack Obama başkanlığıyla birlikte bir rüya gerçek oldu. Farkındayım Amerika'da halk bir anda birbirlerine çiçek veren bir toplum yapısına gelmediler elbette. Bunu da bana hatırlatan yine bir arkadaşım oldu. Obama başkan oldu peki şimdi bir zenciye kızını verecek misin ?. Evet sanırım Amerika'da işler böyle yürümüyor kızlar yine istedikleriyle evleniyor ve aileler liberal yapının gelenekleriyle çokta fazla ses çıkarmıyorlar. Zamanla oluşacakları bilmiyorum ama tahminlerde bulunabilirim.




Türkiye ABD'de bir siyah başbakanı çok fazla yadırgamadı. Hatta Türkiye aleyhi konuşmuş olsa dahi yine de kısmen anlaşılır bir yakınlık hissetti. Bugün bir çok siyaset bilimci söylemlerin içinde bariz "sosyalist" ibareler olduğunu söylüyor ve ABD'nin ekonomik krizin ardından kapitalizmi tam anlamıyla tamamlayarak sosyalizme geçmiş tek ve başarılı devlet olacağını söylüyorlar. Bu uçuk siyaset bilimcileri kutluyorum ve ne kadar bilim adamı da olsalar sosyal açıdan olaylara bakamadıklarını düşünüyorum. Neredeyse kurulduğu günden beri liberal ve kapitalist politikalarda büyümüş bir nesli. Şimdi hiç alışık olmadığı bir düzene bağlamak ve böyle böyle olunca bu olur demek sanırım yapılabilecek en büyük yanlış olur. Alternatif tarihi severim bu alanda Türkiye'de her ne kadar çok az sayıda eser verilmiş olsa da Turgut Özakman'ın "1999 Atatürk Yeniden Samsunda" kitabı bence aralarında en iyisi. Tayyibin sosyalizmi getirebileceği kadar uçuk düşünceler üzerinden gitmesem de Sovyet Sosyalist Amerika teması renkli bir yazın dizisi yaratacaktır. Olaya Türkiye yönünden baktığımızda ideolojinin kökenlerinin okyanus ötesi Amerika kıtasında yapan bir sağ görüş çizgisinin orak ve çekiç ile kurt figürünü nasıl birleştirecekleri merak konusu. "Başbuğ Lenin" gibi sözleri duymak içinse sanırım hazır değilim.


Kurgu bir yana Türkiye Obama'ya çok şaşırmadı kabul edelim. Amerika ise daha adaylığa yükseldiği an şaşkınlıklarını ciddi bir şekilde belli ettiler. Peki Amerika ve Türkiye bu kadar abi-kardeş baba-evlat, amerika-küçük amerika düzenindeyken nedir bu farklılık.... Dış mihraklar mı ? Daha fazla gülmek yok...




19. yüzyıl değil ama 20. yüzyıl ciddi anlamda etnik savaşların dönemi olmuştur. Bunlardan biriside Amerikan iç savaşı. Toplum gayette belli olabilen fiziksel hatlar vasıtasıyla tami bir kampa bölünmüş. İnsanlar silahlı eylemleri normal karşılar hale gelmiş. Okullara alınmayan siyahlar, Avrupa gibi kirli tarihimiz yok diyen sözde bir Amerikan rüyası. Şimdi günümüzde etnik ayrışmaları ve demokrasiyi kendi kafasıyla yorumlayan Amerika, İrlanda gibi bazı ülkeleri rahat Akdeniz milletlerinin başına musallat olan fikirleri ve ayrışmaya yönelik tavırları desteklemeye başladı. Kendi kritik örneğinden yola çıkarak sanıyor ki İtalya ya da Türkiye'de de en az Amerikan iç savaşı gibi bir etnik ayrım mevcut. Sokaklar kan gölü her gün çatışma silahlı eylemler vs...vs... Sen yapmışsın Coni'ye Uyar mı Ali'ye Veli'ye, tanımı her ne kadar ciddi içerikten uzakta olsa manayı tam karşılıyor. Türkiye'de dönemin gazetelerini incelediğimde hiçbir şaşkınlık belirtisi görmedim etnik köken farkı olan bir başbakan ya da Cumhurbaşkanı seçildiğinde. Bunun adı hoşgörü değil Türkiye'de bir hoşgörü kültürü olduğuna çok fazla inanmıyorum, bunun ismi sadece rahatlık ve umursamazlık. Ekrana yansıyanları gördünüz insanlar oy atarken nasıl heyecanlılar. Türkiye'de geçerken uğradım tarzı bir gelenk seçime gitmek. Beş senede bir ülkeyi biraz olsun bize bırakıyorlar...Sözde...




İşte yine bu rahatlık ve rahvet ortamında gündem Türkiye'si bir süre Obama'nın başkanlığına sevinen köylülerle ilgilendi. CHP'de giderek daha ikinci plana atılan Kemal Kılıçdaroğlu yeni belgeler ve iddialarla ortaya çıkıyor olsada dürüst politikacıdan canı sıkılan halk ve partisinin üst kadrosundan gelen baskı bu adamı da yıldıracak yıldırmak üzere. "Mustafa" filmine dair konuşmayı bile istemiyorum keza sırf anlatılan yalan sahnelerle yeni bir film dahi yapılır, yoksa iki tane mi yapılır?. Ergenekon soruşturmasının asıl önemli zamanları gelmedi, bir nevi Menderes davasına benzer bir hal aldı. Kasıtlı olup olmadığını bilmesem de sessiz sedasız Hüseyin Üzmez'i salan yargımızın bu insanları da sessiz sedasız içeri atacağına eminim. Günümüz yargısı "insan"ları içeri sokan, "Üzmez"leri topluma katan bir yapıya kavuştu artık gözümüz aydın.




Eleştirel yazmak istemiyorum belki de bir çok yerinde defalarca oynama yapacağım yazımda çünkü bu serinin biraz tarafsız bakan bir yapıda olmasını istiyorum. Ancak kendi içinde dahi eleştiri gören bir hükümet bir halk ve bir oyun içinde yaşarken sanırım bunları söylemek sorun olmaz. Tek emelim çok aşırı değerli başbakanımdan yazıma bir yorum almak...Evet evet...Sevsinler beni...

13 Kasım 2008 Perşembe

Tuna'ya Önemli Not

Kendine gel !
Sen, kendine , kendine gel...

Haddini Bil!
Sen, haddini ,haddini bil...

Ayrıca : Sınırlarını da bilsin seviyesini öğrensin...

Rahatsızlık verdim bir süre affola....

Siz beni o mu sandınız... Bu büyük bir problem...


Gülümseyen ben değilim... Önce bunu bilelim.

Yalnızlığını ardına almış birinden fazlası da değilim. Gözlerim de kurumuş tüm duygular fazla protein oranlarından utanıp gizlenmişler göz kapaklarımın ardına. Aşk bana gelip gider olmuş. “O gizem” gözlerini açıp bana bakmamış hiç. Bir umut adıyla uyanmışım sonra her gecen dakika daha da yalnızlaşıp utanmışım kendimden. Saklanıyorum bende duygularım gibi karanlıklar arasından gecenin içinden hayatin bile adımlarca uzağından yazıyorum yazılarımı. Zaman benim çok gerimde kalmış. Terk etmem, gitmem, uzaklaşmam gerek ama 'O' olmasa acısı ızdırap, mutluluğu dünya kadar.

Ama öylesine yalnızım ki o da yok kimse yok. Kendim ve kendimden başka…


11 Kasım 2008 20:52 Tarihli Yazım...

Edebiyat'a Dair...



`Baki bu gök kubbede hoş...'



Gecenin bir körü yine camda onca temizliğe rağmen tozlar, tozlardan parlayan sari güzel ışığın uykulu gözlerime çarpıp seni düşündürdüğü bir gece...



Bunun ismini koyamam utanırım, sevdiklerime bir daha bakamam ki itiraflarımın ardından. İtirafımı kendime dahi yapamam. Bundandır bilirim kalbimin nedensiz atışı, zihnimin göz açıp kapayıncaya kadar darmadağın oluşu kayıplardan mutlu çıkışım mutluluklardan korkuyla bakışım. Sonu nereye varacak ki diyesim yok bugün bu sefer olmayacak zaten.



Hayatin seferlerine her binişimde ineceğimi bilirken bu sefer yollarda giderken ölmeyi diliyorum. Yol yapıştı üstüme… Bitmek bilmez, siyahlar arası çizgilerde serüvenim...



Evet, bunu biliyorum.



Açtım gözlerimi eskisinden iyi görüyorum lütfen bir kez olsun sadece tek sefer olsa gözlerim insin gökyüzünden yıllar yılı kovalayabileyim ömrü peşinde. Bulduğumda ya toprak altı geç kalmışlığımı yasayayım ya da... Ya da... Olmayacak işler peşindesin Tuna...



Biliyorum... Yine olmayacak isler peşindeyim... İyi geceler dünya...






11 Kasım 2008 03:42 Tarihli yazıdır..





Not: Bu yazı da bana ders olsun. Yazının da fotoğrafın da anlamı bende saklı lütfen...



10 Kasım 2008 Pazartesi

Yitenlerin bıraktığı eksiklikler...İlk değil ki...


Bu eksiklikler ilk değil ki....


Gerçi ilk zamanlar artık pek aklımda değil büyüyor olmalıyım. Günümüzde "insan Atatürk" tartışmaları yeni başlamış olsa da Atatürk benim yetiştiğim çevrede ikinci babamdı. Öylesine yakın öylesine birlikteydik yani.

Belki de bu yüzden yadırgamamıştım Komser Şekspir'de "Çok yalnızım be Ata'm" diye Atatürk'ün büstüne yakaran Kadir İnanır'ı.


Ama dedim ya bu eksiklikler ilk değil. Her 10 kasımda sessizlik ve uğultularla anılan Kemallerin sayısı giderek arttı. Benliğime vuran ilk görüntü ise sanırım Uğur Mumcu. Patlamalar bir keskin kalem bir kırık gözlük. Selda Bağcan'ın ardından yaptığı şarkı hala kulaklarımda. Ya Ahmet Taner Kışlalı ? Ya benim daha aklıma gelmeyeneler? Bugün aslında birçoğunu andığımız bir gün . Hani denir ya "...Atatürk ve silah arkadaşları adına..." diye. İşte cevap bu.

Bu savaşaın meydanlarda yapılmayanında bu silah arkadaşları vardı onun ardında. Hepsini bitirdi küstürdü yok etti benim ülkem.


Şimdi düşünülenler gerçek değil, yapma teoriler ütopyadan öte değil, tartışmalar gerekçesiz ve doğrulara yakın değil. Ama yitenler gerçek, yitenlerin ardında bıraktıkları gerçek, yitenlerin yazdıkları gerçek,yazdıklarında anlatılan ülkem korkunç biçimde gerçek, hayatları ve hayatlarının sonu tümüyle gerçek. Gerçek...Gerçek... Can yakıyor değil mi ?... Yakmalı...




Yalın bir şekilde özledim seni Ata'm. Gel diye yakarmam kızarsın bilirim. Yolunda olduğumdan eminim, başaracağımdan.... bilmiyorum ama denemekten fazlası bekliyor beni... Ama özledim...