(Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’da gazetecilik yapan yazarımız, büyük taarruz'dan bir türlü haber alamamanın sıkıntısını yaşamaktadır.)
"...
Fakat içimizdeki sorunun, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi: başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargahı ile beraber esir olmuş...
Keder insanı öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.
Türkleri Büyükada
Yat Kulübü’nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar, o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünkü kulüpte, Mustafa Kemal'in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlatılıyor ve Türkler’de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. Ada sokakları, çoluk çocuğun çığlıklarıyla geçilmez bir hale geldi.
Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabah ettik. İlk vapurun en görünmez köşelerine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.
Bütün Türkleri, yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokakların hepsi, şu veya bu muhipler cemiyeti üyeleri mi idi? bizimkiler utançlarından evde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışanlar ne idi?
Meğer bütün karargâhı ile başkomutan Mustafa Kemal değil, yunan başkomutanı Trikopis esir olmuş...
Size, kalbin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim, burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Yunan ordusunu yok etmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz.
Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.
Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sen ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.
Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu.(...)
Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu batının, vicdanlarımızı ve kafamızı doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 ağustos zaferine borçluyuz.
"Akşam"ın ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: "elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk!" kapıları açmanın imkânı mı var? Gazeteyi pencereden akıtıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu.
..."
Falih Rıfkı Atay, Çankaya
30 Ağustos 2010 Pazartesi
Yüze Sürülü Zafer
- Alıntıdır -
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Üç Gün Ara Ver...
Gözle görülebilir bir anda vazgeçtim varlığından, hediyeydi bana gelen öyle olmasını, öyle kalmasını diledim. Olmadı...
Her gün dileğimde sarkıt ve dikitlerle oluşacak bir mağara vardı, göz kamaştıran. Çelik bariyerlerle kurulan bir gökdelenin boyumu çoktan aştığını gördüm. Kişi sevdasını başkalarından kıskanır bazen, ben kendi sevdam içinde kendimi kıskanır hale dönüşen adam haline geldim.
Harflerimden küçüktüm, cümlelerim korkutuyordu, yazamamanın kalabalığında boğulur olmuştum bu bitmek bilmeyen sesler sedalar canıma dokunur bir hal aldı. Rüyalardan yorgun uyandım ve ölüm olsa ucunda yazmak gerek dedim. Önce kendi tarihimi sonra seninkini...
Her gün dileğimde sarkıt ve dikitlerle oluşacak bir mağara vardı, göz kamaştıran. Çelik bariyerlerle kurulan bir gökdelenin boyumu çoktan aştığını gördüm. Kişi sevdasını başkalarından kıskanır bazen, ben kendi sevdam içinde kendimi kıskanır hale dönüşen adam haline geldim.
Harflerimden küçüktüm, cümlelerim korkutuyordu, yazamamanın kalabalığında boğulur olmuştum bu bitmek bilmeyen sesler sedalar canıma dokunur bir hal aldı. Rüyalardan yorgun uyandım ve ölüm olsa ucunda yazmak gerek dedim. Önce kendi tarihimi sonra seninkini...
9 Ağustos 2010 Pazartesi
Yüksekten Düştüğüm Rüyalar

Farklılıklar düşlemiştik rüyalarımızda, hayallerimiz olacaktı küçük bir evin mahzeninde sakladığımız ve çıkaracaktık onları yalnızca misafirler geldiğinde. Bir pırıltıya ihtiyacı olacaktı tüm dileklerimizin. Gelecek, geldiğinde el koyacaktı pırıltılarımıza "güzel bir gelecek" reklamlarında kullanmak için.
Aydınlıklar düşlemiştik, gözlerimizin kamaşacağı, birbiriyle yarış halinde olan, bastıkları her adımda notaların kıskandırdığı. Yürüyüşler görecektik yeşilin içinde maviye varmak amaç olacaktı ama biz yalnızca güzele varacaktık en sonunda.
Karanlıklar yoktu işin içinde, maziden gelen yaşlı bir neferin alıp getirdiği... Emanetler yoktu, sorumluluklar değildi içimizi burkan. Gözlerimizde hissetmemeliydik tuzu yakan denizi, ağır bir orman dikilmemeliydi midemizin tam ortasına yumruk yemiş bir ağrı eşliğinde. Gece hiç bu kadar ağır olmayacaktı.
Özlem, yalnızca fon kartonuna çizilmiş anaokulu afişlerini eve götürürken sarmak istediğimiz paket lastiğine karşı olacaktı. Arayıp bulamayacak, dertlenecektik. Özlem, sevdiklerimize karşı olmayacaktı, sevdiklerimiz bir yanımızda dünya ise hemen başucumuza soyup koyduğumuz portakalın yanında...
Dileklerimiz olmalıydı, yalnızlığımız değil. Sevgimiz olmalıydı, mantığımız değil. Kaybeden olmayacaktık, bulunan olmaya razı olmak değil...
6 Ağustos 2010 Cuma
Oyun Hamuru İsteyen :)
Daha önce ki yeniliğimizi "Kuru Boyalandık" başlığında vermiştim yine bir yaz günü. İşte yine bir yaz günü ve bu sefer ortaya en çocuksu yanımızı çıkarmak kalmış olsa gerek ki bu sefer de elimizi hamura buladık.
Umarım değişikliğimiz beğenilir hoşa gider. Her sefer söylediğim gibi Emel'in bu tasarımın ortaya çıkmasında ki emeğini de hala unutmadım. Herkese teşekkürler.
31 Temmuz 2010 Cumartesi
Yalan Hasadı
İlkin yalan söylemesini öğrendim.
Sonra yalan söylemesini öğrendim.
Dışımda ne oluyorsa, içimde ne varsa
Söylemesini öğrendim.
Özdemir Asaf
Aslanlar gibi yalan söyleyemem, çok yalanlar söyledim belki ama idam etmedim insanları yalanın ipleriyle. Gözlerin içine bakmadım söylerken, çok bakıldı gözlerimin içine sahte sunuşlar süresince. Şuursuzca, hınçla hani dedim ya aslanlar gibi tadını çıkarta çıkarta "yalan" söyleyen "gerçek" dostlar gördüm kaçtım.

Mütevazi bir adam değilim, hiç olmadım, olmak maksadında da olmadım. Söylediklerimin, yapabildiklerimden az olduğunu biliyorum sadece. Gereksinim edinmedim söylemeye daha fazlasını sahte işlerinize beni koşmamanız için.
Yatsı vakti elbet gelecek, yeni mumlar yaratın eskisini korumak için, sizinle birlikte yeni mumlara ateş tutacak cengaverler edinin. Düşünüyorum da elbet sönecektir olur da sönmezse cüzdanında taşırsın dostlarını.
Sonra yalan söylemesini öğrendim.
Dışımda ne oluyorsa, içimde ne varsa
Söylemesini öğrendim.
Özdemir Asaf
Aslanlar gibi yalan söyleyemem, çok yalanlar söyledim belki ama idam etmedim insanları yalanın ipleriyle. Gözlerin içine bakmadım söylerken, çok bakıldı gözlerimin içine sahte sunuşlar süresince. Şuursuzca, hınçla hani dedim ya aslanlar gibi tadını çıkarta çıkarta "yalan" söyleyen "gerçek" dostlar gördüm kaçtım.

Mütevazi bir adam değilim, hiç olmadım, olmak maksadında da olmadım. Söylediklerimin, yapabildiklerimden az olduğunu biliyorum sadece. Gereksinim edinmedim söylemeye daha fazlasını sahte işlerinize beni koşmamanız için.
Yatsı vakti elbet gelecek, yeni mumlar yaratın eskisini korumak için, sizinle birlikte yeni mumlara ateş tutacak cengaverler edinin. Düşünüyorum da elbet sönecektir olur da sönmezse cüzdanında taşırsın dostlarını.
29 Temmuz 2010 Perşembe
Uçmayan Dairelerimiz
Password is : Fight the Future
- Three Words-
Koşup yetişemeyeceğini bildiğim, geçmenin ancak kırmızı bir hattın ardında var olmakla mümkün olacağı bir yer. Bilmediğini hayal etmezsen, birşeyin varlığını ön kabul olarak kabul etmezsen kirlenmezsin. Dünyanın çamuruna batmazsın. Tertemiz başladığın dünyaya hem kimseye saldırmadan hem de kimseye boyun eğmeden bitirebilirsen eğer tertemiz bitirmiş olursun. Ve kimsede seni umursamaz.
Günümüz evreninin fiziki-ruhi-medikal şeytan üçgeninde yer alan her birey gibi canlarımız yandığında renklere veriyoruz kendimizi. Ruhumuzun karanlığa olan tarafını bazen bir silahla bazense masumane olduğumuz dualarla açıyoruz. Her davranış varlığımız bir başkasına yahut başkalarına üstün kılmak maksadını taşıyor. Maksatlarımız varlığımızın sürekli ön plana çıkmak isteğine kolayca yanıt veriyor. İstenilen adrenalin kana basılıyor, gerekirse ruhi olarak kişisel gelişim planları yaptırılıyor yada bir psikolog size ne kadar özel olduğunuzu telkin ediyor (kimi zaman bir din adamından farksızlar) eğer hepsi yetersiz kalırsa size herkese vermediğini sandığınız birşeyi hediye edecek. Medikalleri, renkli renksiz küçük hapları.
Kırmızı çizgileriniz genişleyecek, kırmızı bir ev, kırmızı çocuklar ve kırmızı telefonunuz özelleştirdiğiniz hayatınızda sosyalist tavırlar edineceksiniz. Gözünüze anlamsız gelen her kelimenin, her düşük cümlenin, her hatanın aslında sizde ne kadar yer ettiğine şahit olacaksınız. Birşeyler sizi anlatıyor ama seste parazit var. Bedeninizin yansıttığı gerçekler, size söylenen sizin yalanlarınızı parazitliyor.
Kaçabilir misiniz ?
Gelecekle savaş.
- Three Words-
Koşup yetişemeyeceğini bildiğim, geçmenin ancak kırmızı bir hattın ardında var olmakla mümkün olacağı bir yer. Bilmediğini hayal etmezsen, birşeyin varlığını ön kabul olarak kabul etmezsen kirlenmezsin. Dünyanın çamuruna batmazsın. Tertemiz başladığın dünyaya hem kimseye saldırmadan hem de kimseye boyun eğmeden bitirebilirsen eğer tertemiz bitirmiş olursun. Ve kimsede seni umursamaz.
Dünya bizim bir renge boyanmamızı istiyor, kendimize oluşturduğumuz en özel, en derin, en kendi bölgemizi çevrelediğimiz kırmızı hattı
oluşturmamızı istiyor. Milyonlarca insan, milyonlarca sır...
oluşturmamızı istiyor. Milyonlarca insan, milyonlarca sır...Günümüz evreninin fiziki-ruhi-medikal şeytan üçgeninde yer alan her birey gibi canlarımız yandığında renklere veriyoruz kendimizi. Ruhumuzun karanlığa olan tarafını bazen bir silahla bazense masumane olduğumuz dualarla açıyoruz. Her davranış varlığımız bir başkasına yahut başkalarına üstün kılmak maksadını taşıyor. Maksatlarımız varlığımızın sürekli ön plana çıkmak isteğine kolayca yanıt veriyor. İstenilen adrenalin kana basılıyor, gerekirse ruhi olarak kişisel gelişim planları yaptırılıyor yada bir psikolog size ne kadar özel olduğunuzu telkin ediyor (kimi zaman bir din adamından farksızlar) eğer hepsi yetersiz kalırsa size herkese vermediğini sandığınız birşeyi hediye edecek. Medikalleri, renkli renksiz küçük hapları.
Kırmızı çizgileriniz genişleyecek, kırmızı bir ev, kırmızı çocuklar ve kırmızı telefonunuz özelleştirdiğiniz hayatınızda sosyalist tavırlar edineceksiniz. Gözünüze anlamsız gelen her kelimenin, her düşük cümlenin, her hatanın aslında sizde ne kadar yer ettiğine şahit olacaksınız. Birşeyler sizi anlatıyor ama seste parazit var. Bedeninizin yansıttığı gerçekler, size söylenen sizin yalanlarınızı parazitliyor.
Kaçabilir misiniz ?
Gelecekle savaş.
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Geleceğin Zeytin Ağaçları
Kimse geçmişini geride bırakıp yaşamına yeni bir çizgiden devam edecek kadar güçlü değildir. İhtiraslarınız ya da en basitinden huylarınız sizi bu yolda derin hendeklere devirmek için çabalayacak elbette devireceklerdir.
Mutlu bir anınızda geçmişten bir telefon,iş dönüşü karşınıza çıkan eski bir tanıdık, gözlerinden nefreti
okuduğunuz günleri hatırladığınız ve sizden saygı bekleyen bir patron yahut kimliksiz koca bir ordu.
Geçmişimin kavgalarını unutmak istiyorum, bir ömrü okyanusu kıyıdan takip eden bir kaşiften fazlası olmak istiyorum, her gürültünün ardında ipuçları toplayan, hayallerinde eninde sonunda sadece kendini bulan kişi olmak istemiyorum. Toprağa çapasını vurmadan çıkacak sesin metalik olacağını tahmin etmekten ve her tahmininde haklı çıkmaktan yorulmuş bir çiftçiyim. Ürünlerimin hasadını görmek istiyorum.
Hayır bunu düzeltemezsin.
Bunu dediğimde, bunu diyenlerin karşısına "düzelttim" diyerek çıkmak hissini taşıyorum. Hayat sadece senin değil birçok insanın ortaklığında yürür diyenlere "ben yönetiyorum" diyeceğim günü bekliyorum.
Karanlık her bastırdığında bir başka güneşin yolda olduğuna eminim. Onun beklediğim güneş olacağının heyecanını yaşarken yine de endişeler yaşıyorum güvenilir dostum gecenin gizlediği korkan tarafımda.
Mutlu bir anınızda geçmişten bir telefon,iş dönüşü karşınıza çıkan eski bir tanıdık, gözlerinden nefreti
okuduğunuz günleri hatırladığınız ve sizden saygı bekleyen bir patron yahut kimliksiz koca bir ordu.Geçmişimin kavgalarını unutmak istiyorum, bir ömrü okyanusu kıyıdan takip eden bir kaşiften fazlası olmak istiyorum, her gürültünün ardında ipuçları toplayan, hayallerinde eninde sonunda sadece kendini bulan kişi olmak istemiyorum. Toprağa çapasını vurmadan çıkacak sesin metalik olacağını tahmin etmekten ve her tahmininde haklı çıkmaktan yorulmuş bir çiftçiyim. Ürünlerimin hasadını görmek istiyorum.
Hayır bunu düzeltemezsin.
Bunu dediğimde, bunu diyenlerin karşısına "düzelttim" diyerek çıkmak hissini taşıyorum. Hayat sadece senin değil birçok insanın ortaklığında yürür diyenlere "ben yönetiyorum" diyeceğim günü bekliyorum.
Karanlık her bastırdığında bir başka güneşin yolda olduğuna eminim. Onun beklediğim güneş olacağının heyecanını yaşarken yine de endişeler yaşıyorum güvenilir dostum gecenin gizlediği korkan tarafımda.
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Oyuklardan Sızan Su
Neden yarım kalan işlerimize devam etmek hiç başlamayanlara oranla daha sıkıcıdır.
Biten tüm olguları yeniden açmak heyecan yaratırken neden binlerce yılın duygularını yaşamak daha yorucudur. Olmayanı oldurmak, imkansıza ulaşabilmek hep daha çekicidir. Ve belki de daha insanidir. Peki ya delilikler.
Çok akıllıca davrandım sanırım dediğimizde aslında yaptığımızın ne büyük aptallık olduğunu çok zaman farketmedik. zihinlerimizde kazanılar zaferlerle imzayı attık olmayacak işlere. Bir ömürlük sözler verdik kısacık geçmişlerimize hatanın dönülemeyen noktasında acaba bu sırada kar var mıdır diye oturduk bir kaldırım taşına düşünüyoruz.
Düşünüyoruz...
Düşünüyoruz...
Düşünüyoruz...
Biten tüm olguları yeniden açmak heyecan yaratırken neden binlerce yılın duygularını yaşamak daha yorucudur. Olmayanı oldurmak, imkansıza ulaşabilmek hep daha çekicidir. Ve belki de daha insanidir. Peki ya delilikler.Çok akıllıca davrandım sanırım dediğimizde aslında yaptığımızın ne büyük aptallık olduğunu çok zaman farketmedik. zihinlerimizde kazanılar zaferlerle imzayı attık olmayacak işlere. Bir ömürlük sözler verdik kısacık geçmişlerimize hatanın dönülemeyen noktasında acaba bu sırada kar var mıdır diye oturduk bir kaldırım taşına düşünüyoruz.
Düşünüyoruz...
Düşünüyoruz...
Düşünüyoruz...
16 Temmuz 2010 Cuma
Gece Körlüğü

Sıcak.
Sıcak bir gece.
Gereksiz bir uyanma ve ardından çıktığım sokak. Sesini duyduğum tek şey geri kalan tek işlevi doğaya karışmak olan el ilanlarının rüzgarda savruldukça bıraktığı ses. Gecenin ortasında kendime bir misyon biçiyorum tepeye doğru yükselen bayırın ucunda ışıklarını gördüğüm büfeyi kestiriyorum gözüme. Bir Opel'in hızla geçişine söylenecek oluyorum kuruluktan yapışan dudaklarımı açmaya üşeniyorum.
Konusu bir anda soyut bir sözcükle toplumsal eleştirilere giden makalelerden öte, mutluluğunu bir canavara rüşvet olarak sunmuş kentin, zevklere boğulup huzurdan ayrı düşmüş, neşeye vurulup sevgiyi unutmuş insanının yürüdüğü kaldırımlar bunlar. Sabah olacak okula giden insanlar saracak, akşam ise günün yaşanan sürtüşmeleri taşınacak bir yerlere. Kimi yollara dökülecek, kimi bir trafik kazasına kurban gidecek, bazısı evlere taşınacak geri kalanlarsa termodinamik yasalarının unutkanlığına eşdeğer bir biçimde can yakacağı ödeme günlerinin gelmesini bekleyecek.
Şehir ucunu bucağını göremediği aşkın hesabını isteyecek adamından, rüzgarda yere düşen saksının hesabı ise gelecek güne kalacak. Topraklar henüz yaşken alınacak hesaplar, gece kin tutarken, ağır davranırken güneş gelip hesap isteyecek onun bıraktığı izlerden.
Yaşam ödeme günlerini geleceğe bırakan bir saatli bomba kıyamete kurulu olan. Ve tepedeki büfe daha ben yolun yarısındayken ışıklarını kapatan dönüş yolunda kendisine sakınmadan söylediklerimi asla bilemeyecek olan bir adam tarafından işletiliyor.
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Sefere Çıkmayan Ordu
Diyalektiğini büyüsünü içinde taşımak kimi zaman sizi tanrısal bir gücün sahibi yapar ya da o hissi verir yahut sizi sadece kendinizden oluşan bir ordu olmaya sevk eder, savaşmaktan başka bir şey bilmeyen ve eninde sonunda hep yalnızlığa mahkum olan tarafsızı oynatır.
İçinizde hem iyinin hem de kötününü neferlerini taşımak,
tespitlerinizde disosiyatif bozukluklardan kaleler yapmak sizi kimseye karşı ele vermez ama hep öldüğünüz günün yalnızlığını taşırsınız size ait olduğundan dahi şüphe ettiğiniz bedende. Sizin için gülecek bir çift dudak, size ağlayacak gözler, sarılacak birisi ve akşama da birşeyler yiyebileceğine dair bir sigorta arayışı... Tüm hayatımız bunun üzerinden geçerken bu ruh size bunların hiçbirisini garanti etmek derdinde olmayacak, size birşeyler sağlamanın beklenen olmadığını gösterecek. Beklenen yıllar sonrasını hedefleyecek yarını ya da bu akşamı değil.
Gecelerin, gündüzlerden gürültülü sürdüğü ve akılda bir parıltıdan fazlası yorgunluğu bıraktığı zihinsel olarak güç ve düşkün günlerdeyiz, aklımızdaki şeytanların sıcaktan kendilerini kaldırmaya hiç niyetleri yok, meleklerimiz ise her gelen güzel esinti gibi çabucak gitmeye meyilliler. Zaman hangisini seçeceğimizle değil hangisi olacağımızla ilgileniyor.
İçinizde hem iyinin hem de kötününü neferlerini taşımak,
tespitlerinizde disosiyatif bozukluklardan kaleler yapmak sizi kimseye karşı ele vermez ama hep öldüğünüz günün yalnızlığını taşırsınız size ait olduğundan dahi şüphe ettiğiniz bedende. Sizin için gülecek bir çift dudak, size ağlayacak gözler, sarılacak birisi ve akşama da birşeyler yiyebileceğine dair bir sigorta arayışı... Tüm hayatımız bunun üzerinden geçerken bu ruh size bunların hiçbirisini garanti etmek derdinde olmayacak, size birşeyler sağlamanın beklenen olmadığını gösterecek. Beklenen yıllar sonrasını hedefleyecek yarını ya da bu akşamı değil.Gecelerin, gündüzlerden gürültülü sürdüğü ve akılda bir parıltıdan fazlası yorgunluğu bıraktığı zihinsel olarak güç ve düşkün günlerdeyiz, aklımızdaki şeytanların sıcaktan kendilerini kaldırmaya hiç niyetleri yok, meleklerimiz ise her gelen güzel esinti gibi çabucak gitmeye meyilliler. Zaman hangisini seçeceğimizle değil hangisi olacağımızla ilgileniyor.
28 Haziran 2010 Pazartesi
Kozadan Son Çıkış
Sensiz neyleyim dalda çiçek,
Günler yıllara oldu denk.
Kapıda nöbete durdu yaşlı seyis,Salına salına geldi aşk-ı haber.
"Gel" diye seslendiğin yerden gelmiyor her saniye hayat, bir incelik sunamıyor belki de günden geriye kalanlara her hissettiğim notada. Ancak elbet cevabını veriyor, uzun uzadıya geçen günlere, bir kemanın sesine ya da sadece karıncanın bin tane karınca arasında farkedilmese dahi görevini gerçekleştirmesi onuruna. Bu denli sıcak kanlı, bu denli de sorumluluk altında geçti günler.
Hayatın aniden değişmesine şahit olmak isterseniz bana bakmayın, her değişimin altında binlerce kozasını bırakmış yorgun bir tırtıl görürsünüz, neşeyle zıplarken hem de.
Kelebek olmanın zamanı gelmedi mi ? Bir başka kelebeğin gönlünde yer etmenin günü gelmedi mi ?
Büyüdün mü çocuk ? Bu soruyu soralı öylesine çok zaman geçti ki... Cevabını hala bilmiyorum büyümüş olmanın mutluluğunu da yaşamıyorum değişim olgusunun zorluğuna katlanmaktan. Sinyaller yolluyordum batan bir gemiden, telsiz cızırtıları eşliğinde, paniğim ceplerimde koşturup durdum sağa sola, yavaş adımlarla koştum...
Dedim ya kelebek olmanın zamanı gelmedi mi ? Buradan kaçmanın ve batan gemiyi anlamsızlaştırmanın geçen zamanı bir başka zamanda dondurmanın vakti gelmedi mi ? Geleceği hayal etmenin, basit hayaller içinde mutluluğu ve sade bir huzuru düşünmenin vakti gelmedi mi ?
Kelebek olmak ? Büyümek ? Çocuk ? Sevda ?
Aşık mı oldun çocuk ?

Günler yıllara oldu denk.
Kapıda nöbete durdu yaşlı seyis,Salına salına geldi aşk-ı haber.
"Gel" diye seslendiğin yerden gelmiyor her saniye hayat, bir incelik sunamıyor belki de günden geriye kalanlara her hissettiğim notada. Ancak elbet cevabını veriyor, uzun uzadıya geçen günlere, bir kemanın sesine ya da sadece karıncanın bin tane karınca arasında farkedilmese dahi görevini gerçekleştirmesi onuruna. Bu denli sıcak kanlı, bu denli de sorumluluk altında geçti günler.
Hayatın aniden değişmesine şahit olmak isterseniz bana bakmayın, her değişimin altında binlerce kozasını bırakmış yorgun bir tırtıl görürsünüz, neşeyle zıplarken hem de.
Kelebek olmanın zamanı gelmedi mi ? Bir başka kelebeğin gönlünde yer etmenin günü gelmedi mi ?
Büyüdün mü çocuk ? Bu soruyu soralı öylesine çok zaman geçti ki... Cevabını hala bilmiyorum büyümüş olmanın mutluluğunu da yaşamıyorum değişim olgusunun zorluğuna katlanmaktan. Sinyaller yolluyordum batan bir gemiden, telsiz cızırtıları eşliğinde, paniğim ceplerimde koşturup durdum sağa sola, yavaş adımlarla koştum...
Dedim ya kelebek olmanın zamanı gelmedi mi ? Buradan kaçmanın ve batan gemiyi anlamsızlaştırmanın geçen zamanı bir başka zamanda dondurmanın vakti gelmedi mi ? Geleceği hayal etmenin, basit hayaller içinde mutluluğu ve sade bir huzuru düşünmenin vakti gelmedi mi ?
Kelebek olmak ? Büyümek ? Çocuk ? Sevda ?
Aşık mı oldun çocuk ?

11 Haziran 2010 Cuma
Son Şule
Bir tanesini dahi yansıtamadım, güldüğünü göremedim çok ıslaktı ortalık açılan bir adet kapıdan göremedim kesilen damarları her bir sürtünmede çıkan ses sonsuzda kaybolacaktı dilimde konuşan dünyanın belki de diğer bir ucunda.
Uğranmış duygularım rahatsız, yalvarır sinirlenir ve adalet peşinde koşar upuzun bir gündüzün ardından, tam arkasında en arkasında belki de gölgesinde saklanır sevginin gizli kalmış nefreti. Özlem, hasret ve nefret aynısı içindir bir garip siyah hediye edilenin karmaşasında gözlerim buğulanmış, özgür kalmış ağlamaklı bakan bir nefes arar bulamaz. Hiç bulamadığı gibi. Ardında bıraktığı binlerce gecenin farkında sadece gözleri şekilleri arar sadece bir basitlik, bu basitliğin ışığında bilinmedik bir ezber herkesin bildiğini ama söylemekten korktuğunu. Bir cam ortaklığının sonuna varan yılların en küçüğünün biteceği yeri arar, gözlerim değil gönlüm arar kalbim arar. Sonra bakar gökyüzüne bir kez daha, yaz ortasında hüzünleri tutar en çalışılmayacak anın maviliğini önce beyazlar ardından karalar kaplar. Umut gibi nefret gibi, öylesine içiçe öylesine nefret dolu..
Anlamsızlaşıyor yazdıkça cümleler gözlerinde buğular ve pencereler, duvarların olmadığı bir diyarda neden pencereler diyorum, yıkıyorum bir bir hepsini canım yanıyor benden kırılıyor parçalar sanki, sonra baktım ki yıkılan ben olmuşum her canavarın kapıma uğradığı anlarda. Gelecek nasıl gelirsen gel göremeyeceksin yüzümde o beklenen perdelerin en güzel bitişini...
Uğranmış duygularım rahatsız, yalvarır sinirlenir ve adalet peşinde koşar upuzun bir gündüzün ardından, tam arkasında en arkasında belki de gölgesinde saklanır sevginin gizli kalmış nefreti. Özlem, hasret ve nefret aynısı içindir bir garip siyah hediye edilenin karmaşasında gözlerim buğulanmış, özgür kalmış ağlamaklı bakan bir nefes arar bulamaz. Hiç bulamadığı gibi. Ardında bıraktığı binlerce gecenin farkında sadece gözleri şekilleri arar sadece bir basitlik, bu basitliğin ışığında bilinmedik bir ezber herkesin bildiğini ama söylemekten korktuğunu. Bir cam ortaklığının sonuna varan yılların en küçüğünün biteceği yeri arar, gözlerim değil gönlüm arar kalbim arar. Sonra bakar gökyüzüne bir kez daha, yaz ortasında hüzünleri tutar en çalışılmayacak anın maviliğini önce beyazlar ardından karalar kaplar. Umut gibi nefret gibi, öylesine içiçe öylesine nefret dolu..
Anlamsızlaşıyor yazdıkça cümleler gözlerinde buğular ve pencereler, duvarların olmadığı bir diyarda neden pencereler diyorum, yıkıyorum bir bir hepsini canım yanıyor benden kırılıyor parçalar sanki, sonra baktım ki yıkılan ben olmuşum her canavarın kapıma uğradığı anlarda. Gelecek nasıl gelirsen gel göremeyeceksin yüzümde o beklenen perdelerin en güzel bitişini...
4 Haziran 2010 Cuma
Gümüş Nitrat
Yolları özledim, yerleşmeye başladığımı hissettiğimde.
Herşey geçiciydi aslında yine yollar gibi, otobüslerde verilen çay kaşığı yahut ıslak mendil gibiydi hayatım. Tek kullanımlık... Yanıma oturan yolcu gibi, durulan duraklarda içilen çaylar gibi, benim gibilerle yapılan muhabbetler gibi. Herşey tek kullanımlık. Durumdan rahatsız değildim gitmek üzere geldiğim bu coğrafyaya varışımda ve ayrılışımda. Hiçbirşey varışlar kadar acımasız ve mutluluk verici değildi çünkü.
Kaybettiğimde çok ağladığım bir dostum gibisin, geçici diye gözlerinin içine bakmaktan çekindiğim, samimiyetini buradan buharlaşıp güzel coğrafyalara yağmur yağdıran bulutlar gibi düşündüğüm aldatıcı bir dost sandığım. Ama neşenin, buhranların, can acısının en derinini de birlikte hissettiğim, sadece ayrılırken hayatımın parçası olduğunu farkettiğim kopuşu can yakan ve varışları bir yolculuk sonu gibi olan. Sevilen, bulunamayan, bulunduğunda göremediğin... Bir o kadar değerli bir o kadar kayıp...
Her anını fotoğraf hassasiyetinde yaşarsan eğer göz yaşlarının değeri saklı kalır kimi negatif gümüş iyonlarının ardında. Fotoğraf filmleri gümüşün nitrattan oluşur, en ufak ışık parçacığı onu o parlak halinden alıp karartır ya da en basit anlatımıyla paslandırır. İşte fotoğraf adına karşımıza çıkan da budur. Bir anıyı geleceğe bırakmak adına kıyarsınız bir güzelin canına. Bembeyaz açılmış sayfalara yahut henüz kötülüğe mezar olmayı dilemeyen bir kalbin ardına.
Bu şekilde girmiş kalbine birileri, senin sana dair olanını senden senin isteğinle alıp kullanmış.
İyi mi kötü mü ? Doğru mu yanlış mı ? Kaç gerçek var arkasında? Kaçı yerli kaçı yersiz ?
Korkuyorum bir sonra ki notanın bozuk basılması olasılığından, korkuyorum her kazanışların ardından yitirmelerin gelmesi endişesinden. Ama mutluyum gözyaşlarının ardında paslanan gümüş nitratlardan.
Diyeceğim o ki korkmasak keşke... Örümceklerden.
Herşey geçiciydi aslında yine yollar gibi, otobüslerde verilen çay kaşığı yahut ıslak mendil gibiydi hayatım. Tek kullanımlık... Yanıma oturan yolcu gibi, durulan duraklarda içilen çaylar gibi, benim gibilerle yapılan muhabbetler gibi. Herşey tek kullanımlık. Durumdan rahatsız değildim gitmek üzere geldiğim bu coğrafyaya varışımda ve ayrılışımda. Hiçbirşey varışlar kadar acımasız ve mutluluk verici değildi çünkü.
Kaybettiğimde çok ağladığım bir dostum gibisin, geçici diye gözlerinin içine bakmaktan çekindiğim, samimiyetini buradan buharlaşıp güzel coğrafyalara yağmur yağdıran bulutlar gibi düşündüğüm aldatıcı bir dost sandığım. Ama neşenin, buhranların, can acısının en derinini de birlikte hissettiğim, sadece ayrılırken hayatımın parçası olduğunu farkettiğim kopuşu can yakan ve varışları bir yolculuk sonu gibi olan. Sevilen, bulunamayan, bulunduğunda göremediğin... Bir o kadar değerli bir o kadar kayıp...
Her anını fotoğraf hassasiyetinde yaşarsan eğer göz yaşlarının değeri saklı kalır kimi negatif gümüş iyonlarının ardında. Fotoğraf filmleri gümüşün nitrattan oluşur, en ufak ışık parçacığı onu o parlak halinden alıp karartır ya da en basit anlatımıyla paslandırır. İşte fotoğraf adına karşımıza çıkan da budur. Bir anıyı geleceğe bırakmak adına kıyarsınız bir güzelin canına. Bembeyaz açılmış sayfalara yahut henüz kötülüğe mezar olmayı dilemeyen bir kalbin ardına.Bu şekilde girmiş kalbine birileri, senin sana dair olanını senden senin isteğinle alıp kullanmış.
İyi mi kötü mü ? Doğru mu yanlış mı ? Kaç gerçek var arkasında? Kaçı yerli kaçı yersiz ?
Korkuyorum bir sonra ki notanın bozuk basılması olasılığından, korkuyorum her kazanışların ardından yitirmelerin gelmesi endişesinden. Ama mutluyum gözyaşlarının ardında paslanan gümüş nitratlardan.
Diyeceğim o ki korkmasak keşke... Örümceklerden.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
İsrail'den Türkiye'ye İki Yüzlüler Dünyasını Sorguluyoruz
İnsanlık kendi tarihiyle yaşıt bir süredir kendini sorguluyor. İnsan nedir ? Ne düşünür? Ne yapar? Neden?...
Neden? Onca yaşam olasılığı mevcutken ölmeyi ve öldürmeyi seçer ?
İşte bugün tüm bu soruların çok dışında çok gerisinde kaldık.Çünkü insan öldürdükçe yaşam bulan bir varlık olduğunu düşünmeye başladı, bilim ona ölümsüzün umudunu sunarken, dinler ona her fırsatta ölüm sunmayı telkin etti.
İki yüzlülüğümüzü sorguluyoruz...
Sosyal paylaşım ağında bulunan hesabımı ve iletilerimi inceledim, elimin altında bulunan kısıtlı sayıda televizyon kanalını, yabancı yayınları da atlamadan takip ettim ve İsrail'in yardım
konvoyuna saldırdığı vakitten bu yana yarım gözlerle savunmacı bir dinlemeyle olayların ayrıntılarını okudum. Avrupa ülkelerinin olaylara, günlerce süren fok katliamları haberlerine oranla sadece 1-2 dakika sürmeyen gündemler yarattıklarını gördüm. En çok "umut" adam Obama'nın konuşmasını bekliyordum. "Ölenler için üzüldüm." dedi kendileri. Bir politikacının yine politikalara sıkışmış sözlerini ve seçilmiş olan değil seçtiren kişi olduğunu gördüm farkettim. Onca eleştiriye rağmen başkanlığa oturmuş bu adam, söylendiği gibi bir "house nigger" ya da Türkçe manasında beyazlaşmış bir zenci. Yaşadıklarını unutmuş, korkak Amerikalı ahali elinde çürüyen neslini, unutmuş ve bugün o konuşmayı yaparak "dream"in can alıcı güzelliğini yok etmiştir.
Amerika sessiz, Avrupa sessizdir, Lidya pazarlarında kurulan binlerce yıllık lanet susturmuştur onları.
Türkiye ise tam da kendisi gibi kozmopolit bir yapı yansıttı, bakanlar çıkıyor büyük söylevlerle başlayan konuşmalarını, "gemiler sonuçta devlete ait değildir bir engellemenin olacağını biliyorduk ancak bu tabi abartılmıştır" diyerek insiyatifi olabildiğince üzerinden atma beklentisi içindedirler. İlk defa iktidar ve TSK aynı sözü edecek raddede işbirliği yapmışlar ve olayın İsrail kara sularında değil uluslararası sularda olduğunu bilmeyecek kadar cahillikle, sorumlulukları üzerinden atmaya çalışan demeçlerde bulunmuşlardır. Düne kadar İsmet İnönü'ye ki arka planında
Atatürk asıl hedeftir, ileri geri konuşan ve eleştirilerin dozunda şaşan insanlar bugün onun Lozan'da gösterdiği diplomatik başarının zerre kadarını göstermekten aciz kalmışlardır. Bir kaç gün Cumhuriyet'e umut olmuş ancak adeta uykusundan yeni uyandırılmış gibi konuşan, cümlelerini başkası yazmışçasına hecelemekte zorlanan ve bunca insanın umutlarıyla oynayan muhalefet lideri Kılıçdaroğlu ise bir kaç dakika bilindik söylemleri tekrarlamış ve yerine geri dönmüştür.
Peki ya halk? Halkın kendisini gösteren sözde aktivistleri, bugün iki yerdeydi, İstanbul Taksim'de ve Sosyal Paylaşım Platformlarında (Twitter, Facebook..). Bekleneni yaptılar hem de hiç şaşırmadığım şeyleri tekrarladı bu insanlar. Caddedekiler, İsrail bayrakları açtı, dini sloganlar eşliğinde sakallarını burarak bağırdı, konsolosluklara saldırdı, öfkesini dindirmek için bayraklar yaktı bir gruptan beklenen tüm fevriliği Türkiye'ye özgü "taraftar taraflılık" içinde gösterdi. Diğer grup ise öncelikle profil fotoğraflarını değiştirdi acilen, Filistin bayraklarıyla yapılmış çeşitli görselleri taşıdılar sayfalarına ardından ise "kahrolsun" paylaşımlarında bulundular biraz sonrasında boykot listeleri geldi, her ihtiyaç anında ceplerinden çıkardıkları bir kaç ürünün
markasını içinde barındıran muhtemelen kullandığı bilgisayarın dahi kanına girmiş olan küçük kardeşin fabrikasında çalıştığı bir kaç marka hemen paylaşımlara sunuldu çok geçmedi geçmiş hatıra geldi. Adolf Hitler'in sözü geldi akıllara "bir gün öldürdüğüm her yahudi için bana şükran duyacaksınız- ve bu söz paylaşımlarda zirveye ulaştı, ülkem insanı dökülmüş kanı, katledilmiş insanları, tüm dünya onu soykırımla sorgularken bir soykırım
ı destekler hale gelmişti. Kanım dondu... Siyah - beyaz ekranda kırmızı elbiseli küçük kızı aradım, fırınların birinde tekrar yanmış olmalıydı. Ve o tanıdık ifade belirdi ekranlarda, "SAVAŞ ÇIKSIN" bahanelerle destekleniyordu birde bu söylem, İsrail'in yanına kalmasından, yeniden Cihad'a varan sözlerdi bunlar. Yorumlarda ise Türkiye'de de nükleer var konusuna kadar gitmiştik. Oysa üzerinde yaşadığımız kutsal vatan toprağının önderi Mustafa Kemal Atatürk "zaruri olmadıkça savaş bir cinayettir" demişti.
Savaş bugün zaruri değildir, akıllı olan ve diplomaside cesur olan istekli bir devlet için diplomasi çok güçlü bir çıkış yoludur, üstelik bu medeniyet çevresi, olası bir savaş durumunda üstümüze
çökmek üzere kurgulanmıştır ve bu ülke insanları kendi toprağının dışında savaşmaktan yorgun düşmüşlerdir. Oysa bizim şehitlerimizde var, artık televizyon kanallarında isimleri dahi okunmayan, 4 şehit, 10 şehit 20 yaralı olarak adlandırılıp bir kaç saniyeye sıkıştırılmış şehitlerimiz... Hiçbirisi için Taksim'de bir tane dahi eylem yapılmamış, yanan yürekler için başbakan kıpkırmızı olana kadar bağırmamış, yıllarca PKK'yı "özgürlükçü asiler" olarak tanımlayan Avrupa'ya van münüt denmemiştir. Onlar "Gökte yıldız, yerde arslan" olamamışlardır kimsenin gözünde, mehmetçiktirler ve ölmüşlerdir sadece hatırlara gelir annelerinin yüreğinde ve bir de istatistiki verilerde.
İki yüzlülüğümüzü sorguluyoruz ey istatistik-perverler... Son iki haftada 33 şehit bunun iki katınca yaralımız var, bahsi geçen örgütlerinin liderleri 31 Mayıs milat olmak üzere ülkeye kan kusturacaklarını söylüyor, diz çöktüreceğini söylüyor milletin vekili dağların avukatı. Hani yüzün nerede, hani boy gösterdiğin meydanlar, hani nerede intikam listelerin. Bak bana dediğimde bakacak yüzün var mı ki sözde dindar katliam meraklıları? Masum insanları katletmek, kızlarına salyalar akarak tecavüz etmek ama girdiğin her yerde de haklı olarak çıkmak, mağduru oynamak senin işin. Sen "güvercin korkaklığına" saldıransın, sen kapattığın dört duvar arasında ki insanları düşüncelerinle yok edemediklerini bağnaz ateşinle yok edensin, sen katilsin her yerde gördüğüm yüzüne tükürülesi bir katilsin. Sen kendini aktivist sanan gençlik, Facebook'ta at koşturmayı siyasi arena sanan cahil gençlik, düşünmeden üretmeden, üretmediğini paylaştım sanan gençlik onlar katilde sen nesin ?
İki yüzlülüğümüzden utanıyorum, bu kutsal toprakların sizlerin kanlarını beslemesini düşündükçe onu kendine esir eden sizlerden utanıyorum, kılını kıpırdatmadan yaşayanların düşünemeyenlerin tümünden zavallı ülkemin düştüğü aciz durumdan ve ondan nemalanan çok bilmiş dünya halklarından nefret ediyorum. Nefretim özgür bugün, ben değil.
İki yüzlülüğünüz sorgulanmıştır.
Neden? Onca yaşam olasılığı mevcutken ölmeyi ve öldürmeyi seçer ?
İşte bugün tüm bu soruların çok dışında çok gerisinde kaldık.Çünkü insan öldürdükçe yaşam bulan bir varlık olduğunu düşünmeye başladı, bilim ona ölümsüzün umudunu sunarken, dinler ona her fırsatta ölüm sunmayı telkin etti.
İki yüzlülüğümüzü sorguluyoruz...
Sosyal paylaşım ağında bulunan hesabımı ve iletilerimi inceledim, elimin altında bulunan kısıtlı sayıda televizyon kanalını, yabancı yayınları da atlamadan takip ettim ve İsrail'in yardım
Amerika sessiz, Avrupa sessizdir, Lidya pazarlarında kurulan binlerce yıllık lanet susturmuştur onları.
Türkiye ise tam da kendisi gibi kozmopolit bir yapı yansıttı, bakanlar çıkıyor büyük söylevlerle başlayan konuşmalarını, "gemiler sonuçta devlete ait değildir bir engellemenin olacağını biliyorduk ancak bu tabi abartılmıştır" diyerek insiyatifi olabildiğince üzerinden atma beklentisi içindedirler. İlk defa iktidar ve TSK aynı sözü edecek raddede işbirliği yapmışlar ve olayın İsrail kara sularında değil uluslararası sularda olduğunu bilmeyecek kadar cahillikle, sorumlulukları üzerinden atmaya çalışan demeçlerde bulunmuşlardır. Düne kadar İsmet İnönü'ye ki arka planında
Atatürk asıl hedeftir, ileri geri konuşan ve eleştirilerin dozunda şaşan insanlar bugün onun Lozan'da gösterdiği diplomatik başarının zerre kadarını göstermekten aciz kalmışlardır. Bir kaç gün Cumhuriyet'e umut olmuş ancak adeta uykusundan yeni uyandırılmış gibi konuşan, cümlelerini başkası yazmışçasına hecelemekte zorlanan ve bunca insanın umutlarıyla oynayan muhalefet lideri Kılıçdaroğlu ise bir kaç dakika bilindik söylemleri tekrarlamış ve yerine geri dönmüştür.Peki ya halk? Halkın kendisini gösteren sözde aktivistleri, bugün iki yerdeydi, İstanbul Taksim'de ve Sosyal Paylaşım Platformlarında (Twitter, Facebook..). Bekleneni yaptılar hem de hiç şaşırmadığım şeyleri tekrarladı bu insanlar. Caddedekiler, İsrail bayrakları açtı, dini sloganlar eşliğinde sakallarını burarak bağırdı, konsolosluklara saldırdı, öfkesini dindirmek için bayraklar yaktı bir gruptan beklenen tüm fevriliği Türkiye'ye özgü "taraftar taraflılık" içinde gösterdi. Diğer grup ise öncelikle profil fotoğraflarını değiştirdi acilen, Filistin bayraklarıyla yapılmış çeşitli görselleri taşıdılar sayfalarına ardından ise "kahrolsun" paylaşımlarında bulundular biraz sonrasında boykot listeleri geldi, her ihtiyaç anında ceplerinden çıkardıkları bir kaç ürünün
ı destekler hale gelmişti. Kanım dondu... Siyah - beyaz ekranda kırmızı elbiseli küçük kızı aradım, fırınların birinde tekrar yanmış olmalıydı. Ve o tanıdık ifade belirdi ekranlarda, "SAVAŞ ÇIKSIN" bahanelerle destekleniyordu birde bu söylem, İsrail'in yanına kalmasından, yeniden Cihad'a varan sözlerdi bunlar. Yorumlarda ise Türkiye'de de nükleer var konusuna kadar gitmiştik. Oysa üzerinde yaşadığımız kutsal vatan toprağının önderi Mustafa Kemal Atatürk "zaruri olmadıkça savaş bir cinayettir" demişti.Savaş bugün zaruri değildir, akıllı olan ve diplomaside cesur olan istekli bir devlet için diplomasi çok güçlü bir çıkış yoludur, üstelik bu medeniyet çevresi, olası bir savaş durumunda üstümüze
çökmek üzere kurgulanmıştır ve bu ülke insanları kendi toprağının dışında savaşmaktan yorgun düşmüşlerdir. Oysa bizim şehitlerimizde var, artık televizyon kanallarında isimleri dahi okunmayan, 4 şehit, 10 şehit 20 yaralı olarak adlandırılıp bir kaç saniyeye sıkıştırılmış şehitlerimiz... Hiçbirisi için Taksim'de bir tane dahi eylem yapılmamış, yanan yürekler için başbakan kıpkırmızı olana kadar bağırmamış, yıllarca PKK'yı "özgürlükçü asiler" olarak tanımlayan Avrupa'ya van münüt denmemiştir. Onlar "Gökte yıldız, yerde arslan" olamamışlardır kimsenin gözünde, mehmetçiktirler ve ölmüşlerdir sadece hatırlara gelir annelerinin yüreğinde ve bir de istatistiki verilerde.İki yüzlülüğümüzü sorguluyoruz ey istatistik-perverler... Son iki haftada 33 şehit bunun iki katınca yaralımız var, bahsi geçen örgütlerinin liderleri 31 Mayıs milat olmak üzere ülkeye kan kusturacaklarını söylüyor, diz çöktüreceğini söylüyor milletin vekili dağların avukatı. Hani yüzün nerede, hani boy gösterdiğin meydanlar, hani nerede intikam listelerin. Bak bana dediğimde bakacak yüzün var mı ki sözde dindar katliam meraklıları? Masum insanları katletmek, kızlarına salyalar akarak tecavüz etmek ama girdiğin her yerde de haklı olarak çıkmak, mağduru oynamak senin işin. Sen "güvercin korkaklığına" saldıransın, sen kapattığın dört duvar arasında ki insanları düşüncelerinle yok edemediklerini bağnaz ateşinle yok edensin, sen katilsin her yerde gördüğüm yüzüne tükürülesi bir katilsin. Sen kendini aktivist sanan gençlik, Facebook'ta at koşturmayı siyasi arena sanan cahil gençlik, düşünmeden üretmeden, üretmediğini paylaştım sanan gençlik onlar katilde sen nesin ?
İki yüzlülüğümüzden utanıyorum, bu kutsal toprakların sizlerin kanlarını beslemesini düşündükçe onu kendine esir eden sizlerden utanıyorum, kılını kıpırdatmadan yaşayanların düşünemeyenlerin tümünden zavallı ülkemin düştüğü aciz durumdan ve ondan nemalanan çok bilmiş dünya halklarından nefret ediyorum. Nefretim özgür bugün, ben değil.
İki yüzlülüğünüz sorgulanmıştır.
30 Mayıs
"Yaşlı bir adam ölür, küçük bir kız yaşar. Adil bir anlaşma."
Sin City
Sorguladığım güne hoşgeldin, hoşlanmayacağın şeyler haykıracağım çekiç üzerinden örs ve üzengiye ardından da zihnine. Eleştirdiğim güne hoşgeldin, seni gülümseten sözlerim üzerine düşünmeye, samimi oluşunu reddedişime ve yalandan yapılmış kalbini kırmak umuduna.
Gözlerini çıkarıp bedenine saplamaya, verdiğin tüm sözlerine hitaben, yalan söyleyen ifadelerini ezmeye geldim. Hissizleşmeyi değil hissettiğimi hissediyorum, nefret ve hayal kırıkları incitiyor bedenimi, zarar veriyor şimdi sirke, küpüne. Belki boğum boğum olacak ruhun her kelimemle belki sesini kısmayı tercih edeceğin bol cızırtılı bir radyo kanalı olacağım her düşümde. Ama canını yakmak istediğim bir gecenin içindesin.
Vazgeçtiğim gecedesin. Kimsin bilmiyorum, çoksun tek değilsin, yoksun ama varlığın yetti. Bittiğin gecedesin, adına yazılacak sözlerin ertelenmeyip sone eriştiği gecede.
Bir susarsın, gece konuşur, zihnim konuşur, ben konuşurum, konuştukça anlarım duyarım...
Susarsın, sustururum...
Sin City
Sorguladığım güne hoşgeldin, hoşlanmayacağın şeyler haykıracağım çekiç üzerinden örs ve üzengiye ardından da zihnine. Eleştirdiğim güne hoşgeldin, seni gülümseten sözlerim üzerine düşünmeye, samimi oluşunu reddedişime ve yalandan yapılmış kalbini kırmak umuduna.
Gözlerini çıkarıp bedenine saplamaya, verdiğin tüm sözlerine hitaben, yalan söyleyen ifadelerini ezmeye geldim. Hissizleşmeyi değil hissettiğimi hissediyorum, nefret ve hayal kırıkları incitiyor bedenimi, zarar veriyor şimdi sirke, küpüne. Belki boğum boğum olacak ruhun her kelimemle belki sesini kısmayı tercih edeceğin bol cızırtılı bir radyo kanalı olacağım her düşümde. Ama canını yakmak istediğim bir gecenin içindesin.Vazgeçtiğim gecedesin. Kimsin bilmiyorum, çoksun tek değilsin, yoksun ama varlığın yetti. Bittiğin gecedesin, adına yazılacak sözlerin ertelenmeyip sone eriştiği gecede.
Bir susarsın, gece konuşur, zihnim konuşur, ben konuşurum, konuştukça anlarım duyarım...
Susarsın, sustururum...
11 Mayıs 2010 Salı
Deniz Baykal'ın Ardından
Çevrendekiler haksızca seni suçladıkları zaman sen soğukkanlılığını koruyabilirsen,Herkes senden kuşkulandığı halde onların bu kuşkularını hoşgörü ile karşılayabilir ve kendine güvenini yitirmezsen,
Bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan ya da senden nefret edenlere nefretle karşılık vermezsen ve gene ne çok iyi görünmeye çalışır ne de çok akıllıca sözler söylemezsen,
Hayaller kurabilir, ama bu hayallerine tutsak olmazsan,
Düşünebilir, ama düşüncelerinin esiri olmazsan,
Zafer ve felaketle yüz yüze gelir ve bu ikisini de aynı şekilde karşılayabilirsen,
Söylediğin doğru sözlerin düzenbazlar tarafından değiştirilip kafası çalışmayan insanları aldatan bir tuzak haline getirilmesine dayanabilirsen, ya da hayatını adadığın şeylerin bir anda yokolmasını seyredebilir ve durup eskimiş aletlerle onları yeniden kurabilirsen,
Bütün kazançlarını bir hamlede şansın kucağına atıp kurban edebilirsen ve sonra sil baştan başlayabilir ve yitirdiklerinden ötürü hiç yakınmazsan,
En kötümser halinde dahi yüreğini, sinirlerini ve enerjilerini yeniden seferber edebilir ve amacına ulaşmak için çabalayabilirsen ve sana kendi iradenden başka "dayan!" diyecek hiçbir kimse yokken gene de dişini sıkmasını bilirsen,
Cahillerle haşır neşir olduğun halde erdemlerini koruyabilirsen, ya da krallarla birlikte olduğun halde kibirlenerek sağduyunu yitirmezsen,
Herkese değer verir, ama gene de kimseye fazla güvenmemeyi öğrenmişsen,
Her bir dakikanın atmış saniyesini yararlı işlerle doldurabiliyorsan,
İşte o zaman, dünya da içindeki her şey de senindir, hatta daha da ötesinde, oğlum sen adam olmuşsun demektir.
Rudyard KIPLING
Deniz Baykal yıllar önce çocukluğundan bu yana getirdiklerini işte bu biçimde aktarmıştı Can Dündar'a. Bugün de televizyonlara verdiği cevabın arkasında Kipling'ten yapılan bu alıntıdan ötesi yok. Türkiye siyasetinde "hizipçi" olarak tanımlanan bir adam, siyasetin hizip olmaktan öte bir ahlaki katliamının kurbanı oluyor.
Deniz Baykal'ın CHP'den ayrılmasını siyaseten sağlam bir düşünce düzeyine eriştiğim günden beri istiyorum. Baykal'ın partiyi toparlayan isim olduğunu, onun dışında kimseye ondan öte güvenmeyeceğimi, ondan öte bir siyasi birikime kimsenin sahip olmadığını bilmeme rağmen, politik yıpranmışlık ve yıpratılmışlık, başarısız muhalefet ve aman vermez bir "kale particiliği" özellikleri var olduğu için gitmeli diyordum. Ancak bu şekilde değil...
Silivri Cezaevi bugün akademisyenlere, vatan için çabalayanlara ya da en kötüsü vatan için çaba
sarfettiğini düşünenlerin olduğu Cumhuriyet'in diri diri gömüldüğü bir mezar bir Bastille kalesi... II. Dünya Savaşı'nın adından en çok söz ettiren diktatörü Adolf Hitler göreve bir toplumsal buhran sonrası gelmiştir, çeşitli türden bahanelerle on yıl içinde muhalefeti dize getirmiş,gazeteleri kapatmış,kendinden yüzlerce yıl önce yazılmış kitapları yaktırmış,aydınları kurşuna dizdirtmiş, en basitinden hapse attırmıştır. Kararı ise anayasalara "muhalefet yasaktır" sözcükleriyle geçmiştir. Bugün 2001'de buhranlı bir dönemde seçimle başa gelen Tayyip Erdoğan , medya patronlarına üç ayda bir fırça atmakta, MEB'den YÖK'e kadar her kurumda ayrı "sansür" ve "yerine koyma" politikaları yürütmekte ve muhalefet edenleri bir punduna getirerek suçlarını senelerce öğrenemeyecekleri parmaklıklar ardında bırakmaktadır. Ancak burada anahtar kelime punduna getirmektir. Dokunulmazlığı olan bir adamı, yine halkın oylarıyla orada bulunan bir adamı indirmenin,susturmanın yolu nedir ? Elbette ki çirkin olaylardır.Bir "insan"a yapılmıştır bu eziyet ki gerçek olup olmadığı da zerre umurumda değildir.Bu öyle bir durumdur ki siyaseten parçalayamadığınız insanları bu şekilde yok etme yoluna gidersiniz. Mehmet Sevigen'de partiden bu şekilde ayrılmak zorunda bırakılmıştı aylar önce TV kanallarımız istifa çağrılarıyla inlemişti, Sevigen partisinden dahi bu seslerin geldiğini duydu ve istifasını verdi. Yargı yolunda geçen ayların ardından yayına verilen kaset sahte çıktı.
Peki suçluya ne oldu ? Yani ne kadar ceza aldı ki bu yılları dakikalara gömen adam : 4 ay.
4 ay, Türkiye'de bir adamı bitirmenin bedelidir. Ve 4 ay Türkiye'de infazı yapılmayan bir karardır, para cezasına dönüştürür ve başınız dik cezamı çektim der gidersiniz. Yuvalar yıktın, canlar yaktın, bu ahlaksızlığı nasıl yaptın diyemez kimse.Çünkü demişlerdir haketmedikleri bir adama aylar önce...
Yani sizi ahlak bekçilerine ve onların tükürükler saçarak şahsınıza küfreden yardakçılara maruz bırakmanın Türkiye'de ki bedeli budur.
Baykal partisini korumak ve yıllar yılı sürdürdüğü "etik" siyaseti korumak dileğiyle partisinden ayrıldı,bu ayrılmaya sebep olan mahkemeden önce muhakeme eden köşe yazarları, tv programcıları ve bizleriz. Bu durumları onaylamak keserin sapının bir gün bize vurmayacağını, bu lanet bumerangın bize de dönmeyeceğini göstermez aksine bunun bize elbet ucunun değeceğine dair kanıt sunar.Hangimizin çarpık ilişkilere sahip olmadığını iddia edebiliriz ki ? Ahlak bekçilerinden tutunda sesi TV'lerde bangır bangır yankılanmış kodamanlara kadar, her gün yanından geçtiğiniz belki tanıdığınız belki tanımadığınız insanlardan birisi, sadece birisi diyebilir mi ki "benim tüm görüntülerim yayınlansın tv'lerde gazetelerde ben yine başı dik çıkarım diye" ya da şu büyük sözü edebilir mi? "Hayatımda utanacağım birşey asla yapmadım."
Nihayetinde insanlıktır bu. Dünyanın çehresini değiştirecek güce sahip olur ama bir zaafınıza yenilip herşeyinizi bir günde teslim edersiniz.
Baykal'ı sevmeyenler bugün onun gitmesinden memnun. Bir vesile oldu gitmiş oldu, eğer olurda parti bu süreçte dağılmazsa daha güçlü olarak çıkacaktır siyaset meydanına çünkü Baykal sonuna kadar dürüst ama siyaseten döneminin gerisinde bir yeteneğe sahiptir.
O, İsmet İnönü'yle, Bülent Ecevit'le boyun eğmeden siyaset yapan bir
siyasi disiplinden gelen neslin son çocuğudur.Bürokrat değil Zincirbozan'dır.Ama aynı zamanda bir dizi ahlak bekçisinin ellerinde yok olan adamdır, bu onun değil bozulan düzende bizim de sorunumuzdur.
26 Nisan 2010 Pazartesi
Silinen ve Yazılanların Ardından : Kadının Adından Günümüze Kalan
Geçen buzul dönemi arkeologlar için yanmış küller, mağara içi yerleşimlerin varlığına dair kanıtlar ve toplum bilimciler için medeniyetin ortaya çıkışına sebep olacak bir çatışmaya ya da sadece yerini devretmeye bıraktı.Güçlü kas yapısı, kalın ve tüylü deri, çiğ et yiyebilecek kadar geniş bir bağışıklık ve sindirim sistemiyle Avrupa menşeili insan... Zayıf, kolay hastalanabilen, ince ve genelde tüysüz
derisiyle soğuklara karşı daha dayanıksız, sağlıklı yiyecekler yeme ihtiyacı bulunan hatta bariz kas eksiklikleriyle doğan ancak daha zeki ve araç yapımında usta olan Afrika kökenli insan... Modern bilim henüz aralarında bir çatışma olup olmadığını, olmuşsa da hangisinin ne biçimde kazandığını tam anlamıyla bilmiyor, ancak Mısır'dan bereketli hilal'e oradan da Avrupa'ya giden bu insanın diğeriyle karşılaşmamış olması imkansız. Teoriler, birçok zamanlar öğrenebilmenin ve öğrenmenin paha biçilemez değerinin bu kazanışı sağladığını ileri sürüyor, dünyanın diğer yarısının tarih sahnesinden silinmesine sebep olan buruk bir zaferden söz ediyoruz. Ya da sadece çatışmalar tarihinin başlangıcından...
Yeni insan bu geniş coğrafyanın özelliklerini en verimli biçimde kullanmak adına gidenlerin aksine yerleşik düzeni ve dolayısıyla tarımı tercih ediyor. Güçlü birçok teoride kadın ve erkek görevlerinin bu dönemde ayrıştığını ve kadının kendini hayvanları evcilleştirme, topluma yeni bireyler kazandırma ve ürünleri işleme gibi alanlara çektiğini gösteriyor. Erkek ise kısıtlı kaynakların yönetimini ele alıyor ve su kaynakları, avcılık ve savaşlar biçiminde ürünlerini ve ailesini koruyor.
Aslında yazılan son cümlede bariz bir kırılma noktası var, "ürünlerini ve ailesini" koruyor. Yani bir nesne olan "tarımsal ürünler" ve yine bir nesne olarak algılanan "aile". Savunursunuz çünkü size aittir, size ait olanda sizin sözünüz geçer ve ait olanı devretme, yok etme gibi yetkiler de size ait olur. Biraz vahşi bir teori mi ? Yoksa tanımlanacağı türden "ata-erkil", "erkek-egemen" türden bir etki mi ? Eğer tanım bu ise cevap "evet" en az bir "amazon kadını" kadar "ata erkil" bir teori.
Amazonlar, antik Yunan uygarlığının Pontus olarak adlandırılmış olan Karadeniz kıyılarında kurulmuş bir krallıkla ortaya çıkıyor. Bugün Sinop,Efes,İzmir gibi kentlerin kurucusu olarak tarihi kayıtlara geçmiş tamamen kadınlardan oluşan savaşçı ve toplumsal yapısı uğruna acımasız bir krallık. Doğan erkek çocuklarını kendilerine karşı ayaklanmaması için ayaklarını kesen ve hatta öldüren, daha iyi savaş aleti kullanabilmek adına göğüslerinden vazgeçebilen kadınların varlığından oluşan müstesna bir örnek. Adeta az önce verdiğim "erkek egemen toplum teorisi"nde olduğu gibi, vahşi, sahiplenen ve savunan... Burada ki anahtar ise kadın-erkek ayrımının oluşumunda farklı bir teoriye işaret ediyor her ne kadar Feminist görüş sahipleri bunu yazgıcı buluyor olsa da teori bu ayrımın birçok yönde ayrımlanan fiziksel özelliklerin sebepli olduğunu gösteriyor. Erkeklerin isyanlarını bastırabilmek adına ayaklarını kesmek ve hatta öldürmek, daha iyi savaşabilmek için göğüsleri almak gibi cerrahi müdahaleler bunu gösteren belki yüzeysel ama özünde tutarlı örnekler.
Yılları hızla geçtiğimizde hızlı bir biçimde görevleri ellerinden alınan hem toplumda hem bürokrasi de en diplere atılmış, görev ve yetkileri ellerinden alınmış kimisi eve kimisi saraya tıkılmış ama her ikisinde de hapsedilmiş olan kadın imgesini görüyoruz. Tarihin arka planında hareketlenmenin başlaması için nice savaşlar, nice yıkımlar ve tümünün ardından devrimlere sebep veren durumların oluşmasını sağlayacak kıvılcımlar ve hatta yangınlar geçecek. Zaman aydınlanma çağını, Magna Carta'yı ve hatta insan hakları bildirgesini gösterdiğinde kadın yavaşça başını kaldırmaya başlayacaktır.Robert King Merton, anomi (toplumsal bunalım), toplumun geneline yayılırsa o toplumun kaçınılmaz sonucu devrimdir der. Bilinen bir diğer gerçek ise tarihin hangi evresi olursa olsun devrimlerin kanla dolu olduğudur.
Özgürlüklerinin, haklarının ve var oluşlarının ismini koyabilmek adına tarihler 1792'yi gösterdiğinde kadınlar sokaklara düştü, erkeklerle aynı işi yapmayacaklar, aynı şekilde dövüşemeyeceklerdi belki ama yaşam sahnesinde "benim de adım var" diyerek bürokraside tanınmayı istediler. Çabaları kolaylıkla bastırıldı, göz ardı edildi gülündü. Ancak günümüz post-modern eylemcisi gibi pankartlara sığınmaktan fazlasını yaptı ve ne kadar ciddi olduklarını göstermek adına bir dizi eyleme giriştiler. Kaybedecekleri evlatlarını yahut onlara teslim edilen dağlar kadar sorumluluğu düşünmeksizin tren raylarına yattılar,kendilerini heykellere zincirlediler, kamu binalarını ele geçirdiler ve hatta Millicent Fawcett ve Emmeline Pankhurst önderliğinde silahlı bir direniş hareketine dahi başvurdular. Devlet onları göğsünden vuran bu sızıya dayanamadı ve basitçe katletti, kurşuna dizdi... Tarihler 1913'ü gösterdiğinde Emily Wilding Davidson, kıvılcımı yakan hareketi başlattı kendisini V. George'un atının önüne atarak intihar etti bu olayın ardından geçen 30 senelik sürecin ardından yalnızca 3o yaşını doldurmuş ve üniversite mezunu olmuş kadınlara seçme hakkı verildi. Ancak bu durumun Türkiye'de 1927 yılında verilmiş (İngiltere'den 7 yıl İsviçre'den 63 yıl önce) haklardan farkı bizzat kan, gözyaşı ve canla alınmış olmasıdır, verilmiş olması değil. İşte tüm bu hak elde etme süreçleri dünyanın zaten karmaşık halinin içine onu daha da karıştırmak üzere doğmuş olan Marx ile farklı ve garip bir çizgiye büründü. İkinci Dünya Savaşı ile Avrupa'nın karmakarışık olan haritası bu sefer savaşlarla değil görüşlerle şekillenmeye ve yapbozu oluşturmaya başladı. 1970'li yıllara uzanan ideolojiler kumpanyasına Marx'ın görüşleri egemen olurken ardından gelen zamana ise Marx'tan çok Marxist olanlar hakim oldular. Bu da kapitalin, yeni dünya düzeninin ön gördüğü o garip düzenin yani post-modernizmin etkin olduğu döneme denk geliyor. Yüzeysel, anlamsız, temelsiz ve kendi evrenimde her türden tekinsizliği ve dalgalanmaları görebildiğim dönem.
Devletin işlevini, seçilmişlerin isteğinden, çoğunluğun iyiliğine çevirdiği düzende "romantik" akımlar ortaya çıkıyor. Bu akımların hiçbirisinin özünde gerçek savunu, temellendirilmiş bilinç düzeyi yahut ciddi bir doktrinsel,ideolojik yapı bulunmuyor. Tamamen geri çekilen ve toplumun gerçek olmadığını savunan ancak toplumdan kaçmasını umarsız hale getirmesi için kullandığı narkotiklerden onu kurtarması için başvurduğu sağlık kurumuyla nihilistler, sadece pankart basıp dağıtan, mitinglerde bağıran, televizyon karşısına geçip birasını yudumlayan ve küfür eden her ortamda paylaşım, tembellik hakkı, 68 ruhu, anarşizm gibi söylemlerde bulunup "kapitalizmin oyuncağı" olarak gördüğü parayı çaldırınca apar topar polise koşan sosyalistler, asırlık heykelleri yok eden Bin Ladin kadar akılcı, Louvre'u ateşe verecek kadar düşünceli tüm işi eline aldığı bir kaç liralık spreyle "anarşizm", "hayat ücretsiz olsun", "kadınlara özgürlük" gibi kelimeleri türlü fontlarla yazan ancak savunduğu birkaç tümceye dair cümle kuramayan Vandalistler. İşte post-modernizm'in kısa tanımı ve asıl hayatımızı anlamsız hale getiren kısmı.İşte tüm bu devrin elemanlarını içinde barındıran bir ülke olarak yazımızın baş aktörlerinin karşılaştığı dönüm noktasını da içine alan Türkiye. Yukarıda anlattığım onca anlamsızlaşmış ve içi boşaltılmış ideolojilerin yanında Feminizm'i ayrı tutmak istedim oysa Feminizm'de aynı diğerleri gibi Marx'tan doğmuş gücünün doruğuna erişmiş kazanımlar elde etmiş ancak post-modernist dünya düzeniyle içeriğini kaybetmiş ve anlamlı yanını bir kaç üniversite odasına hapsetmiş bir ideoloji. Peki bu sürece çekilmesinin rolü nasıl gelişti ?
Türkiye'de kadın hareketlerinin temeli Osmanlı'da Tanzimat dönemine kadar gider ancak
oradan 1950'lere kadar aynı heyecanla gelemez. 1950'lerde kırdan kente başlayan göç eşliğinde kent kökenli çalışan ve kendi parasını kazanan kadın şaşkınlığa uğrar. Çünkü bu yeni gelen kadınla girdiği diyaloglarda çalışmıyor olmanın, kocasının parasıyla geçiniyor olmanın bir meziyet olduğunu dinler. Göç eden kadın, köyde çok çalıştığından, toprakla ve hayvanla uğraşmaktan yorulduğundan ancak kentte evinde oturup üstüne bir de buğday,mısır değil bizzat alış verişin en temel öğesi parayı elde ettiğini söyler. Bir anda Cumhuriyet'in kuruluşunun temelinde yer alan eşitlik sarsılır ve kopar, çalışan kadın rahatlığı tercih etmeye meyil eder ve Türk feminizminin yüz karası bir çağı "zengin koca bulma", "herif parası yeme" gibi deyimler eşliğinde açar.
1950'ler bittiğinde bu durum iyice benimsenmiş hatta okulların nihai amacı eğitimden çok izdivaç sağlama amacı gütmeye başlamıştır birçok yerde, üstelik magazin denilen şeyi keşfetmiştir Türk halkı ve sinemada ki bir kaç kadın öğe ki onlarda en fazla öğretmenlik yapmaktadır bu zamanla öğretmenliği kadınla özdeş hale getirecek düşünceyi yaratacak ve kadını günden güne önce bir kısım iş çevrelerinden daha sonra da tümden evine hapsedecek. Zengin evlerde düzenlenen briç turnuvaları işinden gelen baba ve mutlu aile tablosu kadını hayatta ki iş edinme görevinden koparacak ve tekrar zorlu mücadelesinin başına evine hapsedecektir.80'li yıllara kadar gelen süreçte kadın eve doğru geri çekilmesini sürdürdü geriye kalan idealist kadınlar ise 1980'de bir temizlikle aydın olmakla suçlanarak süpürüldü. Basının ve medyanın gücünün ortaya
çıktığı, yönetime dahil olan zümrelere medya patronlarının da dahil olduğu bu dönemde medya yerini kaybetmemek için sansüre boyun eğdi. Artık neredeyse hiçbirşey yazamaz hale gelen yayın organları asparagas denilen bulvar gazeteciliğine başladı. Kadının çıplaklığı keşfedildi ve tüketime hazır toplum tarafından anında metalaştırıldı. Geriye dönüşünün neredeyse imkansız olduğu bu metalaştırma evresi artık kadının sözünü geçirmek için bir yola bağımlı olduğunun göstergesini sundu adeta. Her ne kadar dönem Tansu Çiller'i kadınlara örnek göstermişse de bugünün birçok örneğinde olduğu gibi Tansu Çiller'de bulunduğu yerde sağlam durabilmek, ürkek demokrasiye karşı örnek olabilmek için erkekleşti ve kadınlar için bir amazondan farksızlaşmıştır.Bugün kadın kendisini post-modernist iç boşaltmaların karşısında ait olacağı bir ideoloji seçmek zorunda kalıyor ancak seçtiği ideolojilerden hiçbirisi ona tam anlamıyla ait olduğu hakkı ya da başka herhangi birşeyi sunmuyor. Kadın mecliste el kaldır, indir gösterilerinin bir piyonu, Merve Kavakçı
dosyasının bir mağduru -geçen zaman içinde suçlusu-, türbanıyla tartışılanı ama tartışamayanı, yani en basitinden yerleşik hayata geçtiği dönemde ki nesnesel yaşamına geri dönüş yapmış durumda. Metalaştırmanın ağırlığını kabullenen bir nesil ise gücünü seksapalitesine aklını katarak işleri olabildiğince
lehi yönde hareket ettirmek çabasında ve bunda kendisini haklı görüyor. Zaman yine ilerliyor, Duygu Asena yazıyor yazdıkları yine çoğunluk kadınlarca karalanıyor, zaman ilerliyor bastırılmış kadınlık, kışkırtılmış erkeklik elinde nesneleşmesini günden güne tamamlıyor 8 Mart'ta eylemler yapılıp 9 Mart gözaltında geçiriliyor, töre cinayetleri sürüyor bir yerlerde de duvarlara kahrolsun ayrımcılık yazılıp görülen en ufak ışıkta ortamdan hızla kaçılıyor...
21 Nisan 2010 Çarşamba
Köprüden Önce Son Çıkış
“İktidar bozar, mutlak iktidar mutlak bozar”
Lord Acton
Anayasa değişikliği yargının, yürütme içine girmesin sağlayacak ve yargı bağımsızlığını engelleyecektir. Bugüne ait bir köşe yazısından cümle, yargı zaten ne kadar özgürdü ki ? Adalet bakanlığına giden yol dikkate alındığında adaletin alt kadrolarından zehirliği iğnenin çoktan adalete batırıldığını görmek olası. Ancak bugün adalete karşı direnişin sebebini bilmek istediğimizde biraz daha öncelere hükümetin Akp'de ancak cumhurbaşkanlığının Ahmet Necdet Sezer'de olduğu dönemi aklınıza getirin. Yani fethedilen kalelerin son cengaverlerinin öldürüldüğü sistem.
Bugünlerde, Tayyip Erdoğan'ın başkanlık sistemi önerisi konuşuluyor hararetli bir biçimde. Ancak bu durumların incelendiğinde bunu Erdoğan'ın bir lütfu, vazgeçtiği yetkiler gibi karşılayan insanlar var. Yani önünü görmekten aciz, dönenleri anlamak istemeyen yahut kendi dümeninin peşinde olanlar. Şimdi açıkça sunalım :
Recep Tayyip Erdoğan, değil cumhuriyet dönemi Osmanlı padişahlarının sahip olduğu yetkilerden bile fazlasına sahiptir. Fatih Sultan Mehmet'in İtalya seferine çıkışı, Yavuz Sultan Selim'in Hindistan seferleri ve hatta Kanuni Sultan Süleyman gibi kanun yapan bir adamın dahi kendi kanunlarının varlığı sebebiyle hareket alanının daralmışlığı mevcuttur. Oysa Erdoğan'ın sözünü bir kişi dahi fire vermeden kafa salla - el kaldır gibi emirlerini dinleyen ki annesinin, babasının sözünü bu kadar dinlemediğine eminiz bu adamların oluşturduğu bir meclisi var. Bu gösteriyor ki yürütme yetkisi zaten kendisindedir. Cumhurbaşkanlığı yine partinin bir üyesi tarafından doldurulan bir kişinin elinde yani elinizde neler var yasama-yürütme... Kim kaldı ? Yargı...
İşte size daha önce bildiğiniz planlardan bir demet, anayasa değişikliği ile yargının ele geçirileceği bugün bariz belirgindir. HSYK ve mahkemeler özgürlüğünü tümden yitirmektedir. Daha önce YÖK'te ve hatta TÜBİTAK'ta dahi yapılanın benzeri yapılacaktır. Ancak bir problem var. Peki ne zaman Temmuz'da... Çünkü AKP tüzüğü, 3 defadan fazla genel başkanlık yapmaya engel teşkil ediyor, bu durumda karşımızda beklediğimiz cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dır. Ancak görülen odur ki Abdullah Gül daha önce kullanılan 5+5 ya da 5+7 gibi uzatma süreçlerini kullanarak cumhurbaşkanlığını sürdürmek isteyecek. Gül'e yakın gazete yazarları da bundan söz ediyorlar. Bu sorunu aşmanın tek yolu ise cumhurbaşkanlığı makamını kaldırmaktır. Yani başkanlık sistemi... Boşta kalan partisiz, yetkisiz Tayyip Erdoğan'ın yine saltanıtını makamında sürdürmek adına geliştireceği yeni yöntemdir.
Türkiye'nin kanını AKP ile değiştirme isteği hükümetin daha doğrusu davos fatihi 1.Tayyip'in vazgeçmeyeceği bir dilektir, bu tümüyle danışıklı dövüş eşliğinde yürüyen durumun bitmeye Türkiye'nin ise basit gerçekleri anlamaya şu an için niyeti yok. Türkiye'de önce yumurta atıldı, ardından taş atıldı, şimdilerde yumruklar savruluyor gelecekte durumun ve tüm bu birikmiş gerginliğin nereye doğru gideceğini bilmek ise görünüş odur ki bu çaba içinde imkansızdır.
Lord Acton
Anayasa değişikliği yargının, yürütme içine girmesin sağlayacak ve yargı bağımsızlığını engelleyecektir. Bugüne ait bir köşe yazısından cümle, yargı zaten ne kadar özgürdü ki ? Adalet bakanlığına giden yol dikkate alındığında adaletin alt kadrolarından zehirliği iğnenin çoktan adalete batırıldığını görmek olası. Ancak bugün adalete karşı direnişin sebebini bilmek istediğimizde biraz daha öncelere hükümetin Akp'de ancak cumhurbaşkanlığının Ahmet Necdet Sezer'de olduğu dönemi aklınıza getirin. Yani fethedilen kalelerin son cengaverlerinin öldürüldüğü sistem.
Bugünlerde, Tayyip Erdoğan'ın başkanlık sistemi önerisi konuşuluyor hararetli bir biçimde. Ancak bu durumların incelendiğinde bunu Erdoğan'ın bir lütfu, vazgeçtiği yetkiler gibi karşılayan insanlar var. Yani önünü görmekten aciz, dönenleri anlamak istemeyen yahut kendi dümeninin peşinde olanlar. Şimdi açıkça sunalım :
Recep Tayyip Erdoğan, değil cumhuriyet dönemi Osmanlı padişahlarının sahip olduğu yetkilerden bile fazlasına sahiptir. Fatih Sultan Mehmet'in İtalya seferine çıkışı, Yavuz Sultan Selim'in Hindistan seferleri ve hatta Kanuni Sultan Süleyman gibi kanun yapan bir adamın dahi kendi kanunlarının varlığı sebebiyle hareket alanının daralmışlığı mevcuttur. Oysa Erdoğan'ın sözünü bir kişi dahi fire vermeden kafa salla - el kaldır gibi emirlerini dinleyen ki annesinin, babasının sözünü bu kadar dinlemediğine eminiz bu adamların oluşturduğu bir meclisi var. Bu gösteriyor ki yürütme yetkisi zaten kendisindedir. Cumhurbaşkanlığı yine partinin bir üyesi tarafından doldurulan bir kişinin elinde yani elinizde neler var yasama-yürütme... Kim kaldı ? Yargı...İşte size daha önce bildiğiniz planlardan bir demet, anayasa değişikliği ile yargının ele geçirileceği bugün bariz belirgindir. HSYK ve mahkemeler özgürlüğünü tümden yitirmektedir. Daha önce YÖK'te ve hatta TÜBİTAK'ta dahi yapılanın benzeri yapılacaktır. Ancak bir problem var. Peki ne zaman Temmuz'da... Çünkü AKP tüzüğü, 3 defadan fazla genel başkanlık yapmaya engel teşkil ediyor, bu durumda karşımızda beklediğimiz cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dır. Ancak görülen odur ki Abdullah Gül daha önce kullanılan 5+5 ya da 5+7 gibi uzatma süreçlerini kullanarak cumhurbaşkanlığını sürdürmek isteyecek. Gül'e yakın gazete yazarları da bundan söz ediyorlar. Bu sorunu aşmanın tek yolu ise cumhurbaşkanlığı makamını kaldırmaktır. Yani başkanlık sistemi... Boşta kalan partisiz, yetkisiz Tayyip Erdoğan'ın yine saltanıtını makamında sürdürmek adına geliştireceği yeni yöntemdir.
Türkiye'nin kanını AKP ile değiştirme isteği hükümetin daha doğrusu davos fatihi 1.Tayyip'in vazgeçmeyeceği bir dilektir, bu tümüyle danışıklı dövüş eşliğinde yürüyen durumun bitmeye Türkiye'nin ise basit gerçekleri anlamaya şu an için niyeti yok. Türkiye'de önce yumurta atıldı, ardından taş atıldı, şimdilerde yumruklar savruluyor gelecekte durumun ve tüm bu birikmiş gerginliğin nereye doğru gideceğini bilmek ise görünüş odur ki bu çaba içinde imkansızdır.
19 Nisan 2010 Pazartesi
Anlamlandıramadan Sevdiklerimiz
Karanlığın değil güneşin yolculuğuydu bir tren rayının ardında uzanan. Gözlere güzel görünen her imgelem gibi kendi dünyasına sığınmaktan ibaretti. Çelik silüetler, üstünde bıraktıkları ezilmişlik hissiyle raylar ve onların güncelliğine önem veren haber kaynaklı mikroplar. İşte tüm bunlar sanki yeni bir durummuşçasına yaşandı başlayan bu sıradan günde.
Reklamlar, savrulan, buruşturulup atılan, çiğnenip okunulmaz hale getirilen ve genelde doğaya dönmeye geri zorlanan kimi zaman kağıt kimi zaman petrol içerikli reklam broşürleri. Tonlarcasını küle dönüştürüp havaya savuran bir aleve yakın plan girip Auscwitz'in
bacasından savrulan külleri de hayal edebilirsiniz, bir orman yangınını da yahut sadece mangal yakmak gelir aklınıza. Bedeniniz çürüyecekse eğer işte bu düşünceler eşliğinde küf tutacak ardından böceklere ziyafet olacak ve sizi çürütecektir. Bu anlamda düşünmenin ya da okumayı henüz sökememiş olmanın etkileri arasında uçurumlar olacaktır. Hayata bu yönle bakmayın. Hatta hayata bakmayın. Hayat efsanelerde anlatılan ve gözlerinin içine bakıldığında sizi öldüren yaratıktır. Derinliklerine de inmeyin yüzeyinde de kalmayın...
Düşünmek her zaman yararlı bir olgu değildir, düşünmek insan zihnini karanlık olana taşımaya meyillidir. Önce sosyalist bir varlık olursunuz ardından zaman sizi 1984'e taşır eğer daha fazlasını görmek istemiyorsanız 101 numaralı odanın kapısını da hiç açmayın. En iyisi altın çağında olan bir ülkenin vatandaşı olarak tv'de gördüğünüz güzel erkek ve kadınların hayranı olarak sürdürelim yaşamlarımızı.
Reklamlar, savrulan, buruşturulup atılan, çiğnenip okunulmaz hale getirilen ve genelde doğaya dönmeye geri zorlanan kimi zaman kağıt kimi zaman petrol içerikli reklam broşürleri. Tonlarcasını küle dönüştürüp havaya savuran bir aleve yakın plan girip Auscwitz'in
bacasından savrulan külleri de hayal edebilirsiniz, bir orman yangınını da yahut sadece mangal yakmak gelir aklınıza. Bedeniniz çürüyecekse eğer işte bu düşünceler eşliğinde küf tutacak ardından böceklere ziyafet olacak ve sizi çürütecektir. Bu anlamda düşünmenin ya da okumayı henüz sökememiş olmanın etkileri arasında uçurumlar olacaktır. Hayata bu yönle bakmayın. Hatta hayata bakmayın. Hayat efsanelerde anlatılan ve gözlerinin içine bakıldığında sizi öldüren yaratıktır. Derinliklerine de inmeyin yüzeyinde de kalmayın...Düşünmek her zaman yararlı bir olgu değildir, düşünmek insan zihnini karanlık olana taşımaya meyillidir. Önce sosyalist bir varlık olursunuz ardından zaman sizi 1984'e taşır eğer daha fazlasını görmek istemiyorsanız 101 numaralı odanın kapısını da hiç açmayın. En iyisi altın çağında olan bir ülkenin vatandaşı olarak tv'de gördüğünüz güzel erkek ve kadınların hayranı olarak sürdürelim yaşamlarımızı.
5 Nisan 2010 Pazartesi
Anılardan Yol Arkadaşım
Ellerimi dizlerimin üstünden kaldırdım heyecanla, onları barındıracak bir yer bulmak umuduyla çevreme bakınıp sonra bir kaç saniyelik kararsızlıkla tekrar oturduğum demirden durağın üstünde ki yorgun dizlerimin üstüne koydum. Yorgunluğu can yakıcı hale gelmişti,öyle bir ağırlıktı ki bu, kollarımda ve dudaklarımda ciddi bir işlevsizliğin hakim olduğunu ancak yanında ki yeri aldığımda hissedebilmiştim.
Sarı bir ışığın söndüğünü gördüm sokağın en dibinde bulunan içinde ki yaşama dair en ufak bir fikir dahi yürütemediğim bir mimari katliamı binada. Gözümden yavaşça uzaklaşan hayalinin eşliğinde yanımda olmana aldırış etmemeye çalıştım. Hislerini dahi hissedemiyordum, yapabildiğimin en iyi şeylerden birinin bu olduğunu iddia ettiğim uzun,yorgun,yorucu zamanların içinde. Konuşmaya başlamış olduğunu farkettiğim an garip bir vakitti. Hatırlamıyorum, hatta hatırladıkça buğulanıyor gerçekler ya da bir kaç damla kalmış hatıranın buharıdır gözlerimi örten...
Kırmızısı kızıla kaçıyordu artık keten montunun, kirlenen zamana dayanamamıştı belki de. Yahut sadece değişik bir yaşamdı bu sefer üstünde ki, her zaman farketmekte zorlandığım türden renklerdi kötü sözler eşliğinde gördüklerim. Sesinin tonu arttı ve benzeri seviyede duyduğum can yakıcı sözlerin sayısı da... Her geçen dakika gittiğimin, kendimden vazgeçtiğim bir anı olduğunu düşündürüyordu bana. Sesi kızgınlıktan durgunluğa indiğinde, sürüklenegelen düş kırığı sözcüklerin sayısında azalma olmuyordu. Sıkıştım bir durgunluğun içine ve mecburi anlar yaşatıyordu bu med cezir deryaları gözlerimin içinde.
Saklan denildiği sırada en gizemli kuytuları buldum ben hep, buldum sanmıştım oysa kaybetmiştim, kaybettiğim bir oyunun peşinden koştum. Gizlendim...koştum...gizlendim...koştum.Senden kaçarken sana tutulmak istedim,yakalanmak kaybetmek, belki kollarında yenilişimi sana hediye etmeyi dilemiştim.
Bilmiyorum sonrasını, döndüğümde yoktun basitçe. Baktığımda göremedim, hatta seslendiğimde bir işaret almak mümkün olmadı, verebileceğim onca sözün gömülü olduğu yer o seslerimin gündüz doğuşuna karıştığı düş kırıklıklarını bıraktığım yerdir bu yüzden.
Sustun... Kararlı bir bakış attın yolun ilerisine. Benim zamanım yavaşladı, yavaşladı ve durdu. Açılan ilk kapıdan çıktım. Bir başka durağın mor tabelasının sokağın diğer başında ki pahalı bir restoranın ışığından yansıyan yegane aydınlanmış parçası altında ki yerime oturdum yorgunca.Kemiklerim sızlamasını sürdürüyordu kalbimin ritmi eşliğinde. Sakin bir müzik çalıyordu gecenin gürleyen sesinin içinden.
Otobüs gürültüler çıkararak uzaklaştı, yolda kızıl bir karanlık vardı.
Sarı bir ışığın söndüğünü gördüm sokağın en dibinde bulunan içinde ki yaşama dair en ufak bir fikir dahi yürütemediğim bir mimari katliamı binada. Gözümden yavaşça uzaklaşan hayalinin eşliğinde yanımda olmana aldırış etmemeye çalıştım. Hislerini dahi hissedemiyordum, yapabildiğimin en iyi şeylerden birinin bu olduğunu iddia ettiğim uzun,yorgun,yorucu zamanların içinde. Konuşmaya başlamış olduğunu farkettiğim an garip bir vakitti. Hatırlamıyorum, hatta hatırladıkça buğulanıyor gerçekler ya da bir kaç damla kalmış hatıranın buharıdır gözlerimi örten...
Kırmızısı kızıla kaçıyordu artık keten montunun, kirlenen zamana dayanamamıştı belki de. Yahut sadece değişik bir yaşamdı bu sefer üstünde ki, her zaman farketmekte zorlandığım türden renklerdi kötü sözler eşliğinde gördüklerim. Sesinin tonu arttı ve benzeri seviyede duyduğum can yakıcı sözlerin sayısı da... Her geçen dakika gittiğimin, kendimden vazgeçtiğim bir anı olduğunu düşündürüyordu bana. Sesi kızgınlıktan durgunluğa indiğinde, sürüklenegelen düş kırığı sözcüklerin sayısında azalma olmuyordu. Sıkıştım bir durgunluğun içine ve mecburi anlar yaşatıyordu bu med cezir deryaları gözlerimin içinde.Saklan denildiği sırada en gizemli kuytuları buldum ben hep, buldum sanmıştım oysa kaybetmiştim, kaybettiğim bir oyunun peşinden koştum. Gizlendim...koştum...gizlendim...koştum.Senden kaçarken sana tutulmak istedim,yakalanmak kaybetmek, belki kollarında yenilişimi sana hediye etmeyi dilemiştim.
Bilmiyorum sonrasını, döndüğümde yoktun basitçe. Baktığımda göremedim, hatta seslendiğimde bir işaret almak mümkün olmadı, verebileceğim onca sözün gömülü olduğu yer o seslerimin gündüz doğuşuna karıştığı düş kırıklıklarını bıraktığım yerdir bu yüzden.
Sustun... Kararlı bir bakış attın yolun ilerisine. Benim zamanım yavaşladı, yavaşladı ve durdu. Açılan ilk kapıdan çıktım. Bir başka durağın mor tabelasının sokağın diğer başında ki pahalı bir restoranın ışığından yansıyan yegane aydınlanmış parçası altında ki yerime oturdum yorgunca.Kemiklerim sızlamasını sürdürüyordu kalbimin ritmi eşliğinde. Sakin bir müzik çalıyordu gecenin gürleyen sesinin içinden.
Otobüs gürültüler çıkararak uzaklaştı, yolda kızıl bir karanlık vardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

