8 Mart 2009 Pazar

Sadece yürümek...


Yetersiz politik kimlik içinde bir 8 Mart daha.
Bir çoğunun henüz neden sokakta olduğunu bilmeden sırf erkek politikalarına "günün anlam ve önemi adına" öne sürülmüş kadınlar.

8 Martların önemini anlayabilen minik,minicik bir topluluk var ülkemde. Bunlar kitaplarından, tiyatrosuna kadar feminist ideolojilerini vermeye çabalamış heyhat haklarını savundukları kadınlar tarafından dahi minimum destekle karşılanmış insanlar

Çiğdem Anad,Halide Edip Adıvar,Süreyya Ağaoğlu, Sabiha Gökçen ve elbette Duygu Asena hepsinin hayatının son dönemleri yoğun eleştiriler baskılar ve savundukları doğrular adına hezimetle geçti. Bu ülkede kadınlar kendileri için sadece 8 Mart'ta yürüyor. Kadınlar kendileri için sadece 8 Mart'ta "YÜRÜYOR". Fazlası değil...

Fazlasını yapabilmeye olan inanç ben de Kemalizm'le yaşıt. 

Bu ülkenin kadını çocuğunda, kocasında çevresinde etkili olan isim duygularını elinde tuttuğu an geleceği de elinde tutacak eminim.


2 Mart 2009 Pazartesi

Sırlar, gizemler artık yok


Bir yıl öncesine dönüp baktım bu gece. Fotoğraflara baktım, fotoğraflarda ki gözlere baktım bir hastanın kayıtlarına baktım.

Tuna çok yol katetti karar verdim sonra. Harabeler içinde yaşadığının farkında değilmiş, kendisini çerin çöpün içinde bir kuytuya hapsetmiş ama olduğu her yerde birşeyleri yarım bırakmış. Tuna gerçekten çok yol katetti. Konuşmayı öğrendi, yalnız olduğu zamanlarda bile birlikte olduklarını farketti. Yol arkadaşlarını tanıdı gözlerini dünyaya daha büyük açtı. Kaybettiklerinin ardından çok üzüldü, üzüntülerin ardından çözüm adına çaba sarfetmeyi öğrendi.

Open up the night.
Led by just a feeling.
All around is light.
Everything is healing.
No more fate and no more mystery.
Even as time falls away
I live my days every moment and its memory,
Not only to survive to die alive.
Overwhelming love, heaven's just a feeling.
Singing in my blood keeping me from kneeling.
No more fate ans no more mystery.
Even as time falls away
I live my days every moment and its memory,
Not only to survive to die alive.
Die alive.
No more fate ans no more mystery.
Even as time falls away
Not only to survive to die alive.


Teşekkürler Tarja, bir sene önce seni dinledim hala seni dinliyorum. Çok şey değişmiş sayende anladım.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Kedi'den Basın Açıklaması Tadında Yazı


Sevgili sayın okuyucuma, 

Bu vakte kadar direk karşımda okuyucuma hitap ettiğim bir yazım olmadığını öncelikle belirtmeliyim. Aynı zamanda yine bugüne dek siteme girdiğinizde geldiğinizi görerek mutlu oldum ve her gün daha iyi bir yazı elde edebilmek adına gezdim, düşündüm, baktım ve baktığım bir çok şeyi de gördüm. Son zamanlarda beni yoran ve endişelendiren hadiselerden söz etmek istiyorum bu yazımda, yazdığım bu yazının hiçbir edebi değeri olmaması ise benim sitemde bulunması adına benim eksiğimdir beni ilgilendirir.

Aksi belirtilmedikçe yazılarımın tamamı benimdir ve kendime yazılmıştır. Yani aranızdan birisine niye durup dururken aşık olayım ki ben ki bunu Nil Karaibrahimgil hanımefendi "ben aptalmıyım, ben manyakmıyım" tarzı sözlerle bir şarkısında gayet güzel anlatmıştır. Bir "hayalim" var evet bu gerçek bir kişi midir, açıklıyorum evet. Ama yaşayan hali ve bendeki kişiliği arasında muazzam farklar var o sebeple üzülerek söylüyorum ki sevgili okuyucum "ıssız adam" filmini izleyen herkesin "ıssız adam" ve "ıssız adamın bıraktığı kız" oluşu gibi sende gereksiz yere üstüne alınıyorsun haberin ola. Yazılarımın politik olanlarına gelen bir kaç eleştiri var, yapıcı olan ve içi dolu cümlelerle gelen eleştiriler her ihtimalde kayda değerdir benim için teşekkür ederim ayrıca ancak o yazılarımda görüş belirtmekten kaçınıp, gerçeği olduğu gibi anlatıp en fazla doğru yönde yardımcı olabilmek adına bir çabam olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında politikanın bizim ülkemizde yapılan şekliyle "holigan edebiyatı", "partizan taraftarlık", "hamasi üslup" olmadığını düşünüyorum. Başta da dediğim gibi yine bana ait yazılar ama okumanızı önemsediğim en değerlileri sanırım onlar. Bunun dışında "bak güzel birşey yazdım ben galiba bir okusana" dersem açın bakın tabi, ama sevgili okuyucular teknoloji öylesine gelişti ki internet denen şeye baktım falan çok fazla site var ilginç güzel onlara girin buraya bakacağınıza. Facebook falan var mesela insanlar politika yapıyorlar orada aktivist olduklarını sanıyorlar iş yaptıklarını sanıyorlar ülkemizi yükseltip yücelttiklerine de eminler gidin bir benzerini de siz yapın. Hiç olmadı msn'de arkadaş bulun kendinize konuşun sabahlara kadar. Sabah kadar konuşmaktan inanılmaz zevk aldığım insanlar var buradan onlara ayrıca teşekkür ederken sana da benzerini tavsiye ediyorum sayın okuyucu.

İlla ki bu kadar yazıya rağmen dersen "ayy bu yazıyı bana yazmış" derim ki al yanına "yayın evi amca"yı gel kapıma dayan ben sana değil "deneme, hikaye öykü roman yazarım. Paramı da yıllara bölerek ödeme yapman elbette mümkün. Bunun dışında bir azınlık kitlesi var ki toplasan 2-3 kişi onlara da ayrıca ve ayrıca teşekkür ediyorum bir çok zaman beni ne olursa olsun yazmaya teşvik ettikleri için. Sizleri sevdiğimi hemde bunu candan söylediğimi belirtmekten gurur duyuyorum. 

En iyi dileklerim sizlerle..

Anlatamıyorum...

"Anlatamıyorum
Ağlasam sesimi duyarmısınız
Mısralarımda,
Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma
Ellerinizle,
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var biliyorum,
Her şeyi söylemek mümkün
Epeyce yaklaşmışım duyuyorum
Anlatamıyorum"

                               Orhan Veli Kanık

Yine aynı konu. Aynı karanlık ışıklar üzerimde. Yine aynı söz aklımda, bozukluklarım da yine cebimde. Onları taşımayı unuttuğu gün değil cep telefonsuz evden çıktığı an kendisini yalnız hisseden bir nesille büyüdüm ben. Onlardan ırak kaldım zamanla yabancılaştım. Dün gece aklıma geldi bir konuşmada beni bir İngiliz soylusu gibi yetiştiren o kız; sanırım onun sayesinde/yüzünden çok uzak kalmışım normal konuşmaların müstehcenlikleriyle. Rahatsız kelimeler vardı insanların dillerinde beni doğaya bıraktığı an. Güvenimizin eseri yıkıldığında ben bunlara alışık değildim. Bu zamana kadar hep senden bahsettim ya güzel hep adınaydı ya ağıtlarım, üzdün beni diye suçladım, aşık ettin farketmedin dedim ya hep. Suç sende değil bugün güzel ama hayatın her saniyesine mi girdi o gözler bilmiyorum.

Senin üzerinden can yaktılar bu sefer, sen gülümsemeye devam ettin. Sen beni öldürmeyi reddettin ya hani geçen hülyalarda , "yaşamak için hafif canın yanacak alış artık" der gibi bıraktın yine. Senin üzerinden can yaktılar işte dedim ya gözlerim acıyor gözlerine bakarken şimdilerde. Gözlerimle duyduklarım... 



21 Şubat 2009 Cumartesi

Seferler...

Bir sahilden bir başka iç denize... Bindiğim hayaller gemisi rotasını şaşırmış allak bullak alanlara doğru giderken bomboş kupkuru toprak içinde açtım gözlerimi. Sağımda solumda bomboş boşluklar... Kafamı toparlayıp yerden kalktığımda uzun uzun çevreme bakındım. Kendime yaratmam gereken bir dünyadan fazlası yoktu geldiğim yerde.

Taşlar, odunlar, kimi zaman var, kimi zaman yok olan desteklerim arasında ülkemi yaşamımı baştan kurarken birşey farkettim toprağımın tam ortasında günler, haftalar belki de bilemem bugün itibariyle bir yılımı aldı onu olduğu yerden çıkarmak. Şehrimin ışıkları geceleri güzel görünmeye başlayıp şehrim oluşmaya başladığında bu parçanın ne olduğuna daha yakından bakmak için biraz yaklaştım ona. Tozluydu ve çok aşınmıştı. Tamiri güç değildi belki denedim yine günlerce içinde varmış meğer tertemiz pırıl pırıl oldu. Öyle emindim ki onun kutsallar arasında olduğuna şehrimin en yüce köşesine en güzel yerine koydum onu. Pırıl pırıl kimi zaman rengarenk, göz alıcı güzelliği gün be gün artmaktayken bende ondan yavaş adımlarla uzaklaştım. Aşk, tapınmak, inanmak ve yaşamak ismi ne olursa olsun ben bu isimlerin tümünden kaçar hale geldim ama o şehrimin en güzel en alımlı yerindeki yerini asla kaybetmedi.

Bir gün yıkmaya geldiler mabetlerimi. Evlerimden kalp duvarlarına kadar herşeyi yakıp yıkmak için. Hem de benim dokunmaya kıyamadıklarıma bir meta ordusuyla geldiler ve hapsettiler. Ama en zalimcesiydi kutsalımı yere atışları, değersiz davranışları onu kullanışları ve sonra tekrar değersizmişçesine davranmaları. Dokunamazdım diyorum ya kıyamazdım...

Ah biricik ne savunmalarım yeterdi o orduya ne kalbim ne de cesaretim yeterdi konuştuğun dili öğrenmeye. Göz yaşlarım değersizdir diye onları bile yollayamadım ardından.

Arkadaşlar işte...Klişeden farklı bir hikaye; önce tek tek topluyorsun ağırlaştıkça yükün güzel olanları saklıyorsun ve bir kısmını atıyorsun sonra dönüp bakıyorsun kendine denizin yansımasında ve tüm taşları atıyorsun. Koşarak sahilden uzaklaştığın anlar gelsin en yorucu anında aklına. Yalnız doğdun ve sen bir bireysin, topluluğun alelade bir parçası değil; yalnız ölmek sorun yaratmayacaktır.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Mahpusluk Günlerimden Anılar

Beklediğimden çok daha çabuk gelişti herşey ve o 31 Aralık gecesi istediğim şeyler ilk defa gerçek oldu. Piyangoda en büyük para bana çıkmış ve çok daha önceden kafama yerleşmiş olan Atlantik ötesi hayallerimi düşünmeye başlamıştım. Bir sosyolog olarak mezun olup Amerika'ya gittiğim o yazı beklemek benim için uzun ama mutlu ve heyecanlı bir bekleyiş olmuştu.

Amerika bambaşka bir yer caddeler, sokaklar büyük büyük binalar ve inanır mısınız "yerde bir tane bile çöp yok". Hayat orada benim için rüya gibi geçmekteyken yaptığım başvurular kabul edilmiş ve bu uzun güzel tatilin sonunu Amerika'ya yerleşmek olarak uzatmıştım. Ancak ne kadar uzayacağı hakkında cidden bir fikrim yoktu. Herşey Cenifır ile tanışmamla birlikte başladı. Mükemmel bir kızdı ve bir anda geleceğe dair tüm planlarımızda bir arada yer aldığımızı gördük, bunu farkettiğimiz yıl Cenifır'la ufak bir düğünle evlendik. Cenifır, sağlığına çok önem veriyor ve sürekli aktivitelere katılıyordu, birkaç kötü adamın onu rahatsız ettiğini öğrenince bende solaryuma hiç ihtiyacım olmamasına rağmen Cenifır'la birlikte gitmeye karar verdim. Gün hızlı geçmiş ben kendimi aynada nasıl göreceğimi merak etmekle dört saat süren solaryum süremi tamamlamıştım. Cenifır, bir yardım toplantısına katılmalıydı ben de ona "arabayı sen al Cenifır ben eve metroyla dönerim" dedim. Az sonra okyanus mavisi arabamız köşeyi dönmüş ben de metroya doğru ilerledim. Aniden ileride biçimsiz kafası yetmezmiş gibi birde saçlarını tamamen kel yapmış bir adam gördüm, kendimi tutamadım ve hafiften güldüm. Adam yanıma geldi ve tehdit edercesine "niye gülüyorsun diye sordu". Miyop gözlerim farkedememiş olmalı ki adam gülerken beni farketmişti. Son günlerde Amerika'da da gelişen neo-nazist gruplardan birine ait olduğunu düşündüğüm bir simge vardı başında. Bir anda grup haline geldiler ve anlaşılmaz bir dilde bağırarak beni tartaklamaya başladılar. Sadece, anlamıyordum henüz onlara birşey dememişken bu hiddet niyeydi. Öğrendiğim bir kaç teknikle iki koca adamı metro girişindeki turnikelere doğru attım. Şiddet daha çok artmış kavga çok büyümüştü. Ancak biraz kontrolsüzce adamı ciddi bir şekilde yaraladığımı gördüm. Sadece filmlerde değil gerçekte de polis sadece olayı sonuna yetişti. Her yanım kan içinde nezarete tıkıldım, sorgular çok sert ve can yakıcıydı, sonradan öğrendim ki bu adamlar beni zenci sanmıştı, polislerde aynı görüşteydi kendimi anlatmakta çektiğim onca güçlüğe rağmen anlamadılar beni ve bilirsiniz Amerika'da zenci ya da yabancıysanız iki kere suçlusunuzdur. Eyalet savcısı hemen bir haftada davamı bitirdi o lanet olası juri ve bitmek bilmeyen ırkçı söylemleriyle yaşlı juri savcı gözümün önünden hiç çıkmadı ve beni Texas'taki zalim gardiyanların elindeki ABD tarihiyle yaşıt eski cezaevine yolladı. Soğuk duvarlar bitmek bilmeyen kodesler arası laf atmalar ve abazan zencinin, nazinin, latinin elinden kaçmanın binbir zorluğu içinde günlerim geçiyordu. Bir yandan gardiyanların işkence sevdası ve onca şeyin arasında uykuya dalmışken zalim gardiyanın kara copunu "tırrrrr" diye demirlere sürtmesi yaşamımın onlarca yılına kaydolmuş en acı sesler arasında yer etti. Yıllar geçti yaşlandım, Cenifır tüm mal varlığımla birlikte beni terk etti. Onca acı içinde biraz olsun uyumak istiyordum memleketten gelen "Şebnem Ferah" posterini odamın duvarına astım ve yan kodesteki zencilerin rapine aldırmadan uzunca bir ağıt yaktım.

Eyalet hapishanesinde volta atanda
Zencisi, latini, nazisi banyoda karşıma çıkanda
Yürek taş kesildi, titreme geldi o anda
Ellerin kırılsın bölge savcısı

Param olaydı iyi avukat tutaydım
Jürideki asabi yaşlı kadına yoldaş olaydım
Kodesimin demirlerine tırrrrrrrrr diye sürtülen kara cop olaydım
Ellerin kırılsın bölge savcısı

Solaryum dönüşü naziler beni zenci sananda
Koşarak gelip ağzıma ağzıma vuranda
Olayı kameraya kaydetmesi gereken görgü tanığı uyuyanda
Ellerin kırılsın bölge savcısı

Şimdi texas mahpus damında namım söylenir
Bir gün nazilerin, bir gün zencilerin elinde yürek dağlanır
Sıla hasretinden gözler hep yaşlanır
Ellerin kırılsın bölge savcısı.

Farkettim ki gözlerimden süzülen yaşlarla birlikte uyuya kalmışım, rüyamda geçmişten anılar üniversite yıllarım vardı, yurdumda zenginlik hayalleri kurarak geçirdiğim vakitlerden birisi birden bir ses "tırrrrr" yine oydu rüyamı bozmaya gelen kafası bozuk gardiyan o lanet copla rüyamı bozacaktı yine. "Tırrrrrrzzzzzzzz", ses biraz farklı geldi kulağıma sonraları biranda başımı kaldırdım korkuyla, kodes gardiyan hepsi gitmişti, finallere çalıştığım bir zamanda uyuya kalmıştım sadece ve beni uyandıran olmuştu telefonumun masa üzerinde titreşimi... Korkmuştum ancak mutluydum, uzaklarda kalan Cenifır'ı düşündüm bir an sonra vazgeçtim, çalışmama kaldığım yerden devam edecektim ki ondan da vazgeçtim ve uyumanın en iyi tercih olduğunu düşünerek eskisinden güzel gelen yatağımda uykuya daldım...

8 Şubat 2009 Pazar

Pek hesaplı İnce iş


Yolculuğun hiç bitmediği geldi aklıma, şimdi tekrar yollara çıkıyorum diyecekken. Yine peşimi bırakmıyor telefon denen illet sanırım alışmalıyım, ömrümün geri kalan bölümünü onunla geçirecek gibiyim. Yurdun dört bir yanından mesaj geliyor, sevmediğim sevmekte zorlandığım; istemeyip istemeye zorlandığım işlere itiyorlar beni. Eskiden yalan söylerdim herkese kendim için. Şimdi başkalarına doğru söylerken kendime söylediğim yalanları duyamaz olduğumu fark ettim.

Bol bol yalan söylüyoruz silikleştirmek için, parlatmak için,biraz olsun koyuluk katmak belki de sadece sivri kenarları yumuşatmak adına. Bir fırça gibi renkten renge boyadığımız dünyamız artık rengârenk fakat üzülerek söylemeliyim yalan içinde. Biraz şirin gözükse de şimdilerde ağlayarak terk etmek zorunda bırakacak bizi gittiğimiz her yerden dünyadan bile belki.

Siyasetten, politikadan politik karmaşalardan kaçtığım bir zamana girdim, biraz dinlenmek lazım. Fantastik çözümler bulmaya çabalıyorum gözlerim yağmur için sabırsızlanan bulutlarda, bir tarafı kepçelerle oyulmuş tepelerde geziniyor ama emin değilim duygularım düşüncelerim fantazmalar yaratacak aklımı nerelerde unuttum. Bu topraklar güzel, bu topraklarda ağaçlar insanlar gökyüzü daha yakın bana. Burada büyüdüm nedeni bu olmalı derken fazlası geliyor aklıma. Her şey kötü olsa bile dostlar iyidir. Sıkıştığınız bir rüyada bile yardımınıza koşuyorlarsa bir de…

Yazacağım… Hele bir kararsın havalar gittiğim şehirlerde, yine umutsuzluğu bilgelik edinmiş insanlarla karşılaşayım, deneyip yılmayanların cevabı bulup soruyu unutmalarına şahit olayım ya da en azından soğuklar üşütsün beni yeniden içimde bir şeylerin ateşi kor olmuşken - ki bulmak gerekecek içimizi yakacak yeni şeyleri- işte o geceler daha çok yazacağım. Sanıyorum bir gün ansızın herkesten önce kaybedeceğim bir ömrüm var, arkamda yaşadığım ömür kadar karmaşa bırakacağım sakın üzülmeyin sizden önce olursa. Ama bir ihtimal daha var, tek tek kaybedeceğim sevdiklerimi kimisi kollarımda kimisi kilometreler ötede ve yalnız kalacağım telefondan bilgisayardan tam olarak kopmuş oturup “pis moruğun anıları” nı yazacağım yeniden gece yazan kedi kıskanacak mezarında yattığı yerde… Tetikte kendi parmağımız başkasının değil…

6 Şubat 2009 Cuma

Halk plajlara akın etti vatandaş denize giremiyor...

Egemenlik artık kayıtsız şartsız bizim değildir. Evet, bir zamanlar birilerinin söylediği gibi egemenlik artık Allah'ındır. Keza artık halkım devlet bize yardım etsinden öte Allah bize yardım etsin demektedir, bu konumdan dolayı ateistlerin yardım kaygısına cevabı ise bir gün rakı açılımı yapan AKP'den ya da hemen ertesi günü çarşaf açılımı yapan CHP'den bekliyorum. Ateist açılımının zamanı gelmiştir. 

Sosyal devlet anlayışının ne kadar büyük bir çöküntüde olduğu siyasi rant sağlama çabası sırasında ortaya çok daha göze batar şekilde ortaya çıkıyor. Bir yanda Tunceli'ye giden yardımlar ki bu yardımların orantısızlığı bile başka bir konu (şebeke suyu bağlanmamış eve 2 adet çamaşır makinesi gibi) diğer yanda ise biz halk değil miyiz diyen biz milletten değil miyiz diyen yardımlardan nasibini alamamış serzenişteki yorgun kitle. Çünkü bıkmışlar, rant sağlama çabasından ne kaparsak kardır demekten, yorulmuşlar sosyal hizmet beklemekten ve elbet yorulacaklar bu devletin kapısına hizmet etmekten, hizmet edecek evlatlar yetiştirmekten. 

Yalnızca seçim günü görüyorlarsa o seçim sonrası tozuna toprağına çamuruna karışacak parti simgesini taşıyan poşetlerini, ancak seçim günlerinde iş bulma umudu doğuyorsa insanlara, yalanla doğruyu polemikler içinden seçmek güç geliyorsa, dürüst bir politikacının olabileceğini görmek ve bunu bir mucize gibi kabulleniyorsa millet ya da inanmak istemiyorsa artık ekmek yerine pasta yemenin zamanı geldiğini haykırıyorsa tüm liderler zamanı gelmiştir ihtilalin,başkaldırının...

Pehh...  yazıyı okuyanların tepkisi ise en fazla bu olacaktır. Heyhat kendimize bile inancımız kalmamışken, mikrofonun üstündeki süngerden daha kalın olmayan elbisesiyle karın altındaki bu "vatandaş" bile soruya "bize kim yardım ederse oyum onadır" yarışına girdiyse doğrudur cevabınız inanmayışınız. 

Ağlıyorum, ağlanacak halimize şaşkın demokratlar... Sizler mi kurtaracaksınız bu vatanı şaşarım tüm deyişlerinize...

31 Ocak 2009 Cumartesi

Davos Fatihine Kedi'den Öğütler...

Yıl 1923, dışarıda kışa nazaran ısınmış bir hava; içeride ise hararetin doruk noktalarında bir tartışma. İsviçre'nin Lozan kentinde Lord Curzon ve İsmet İnönü inatla başlarını birbirine yaklaştırmış ve İsmet İnönü'nün uslanmaz inadına dayanamaz ve bir çırpıda şu kelimeleri söyler:
“Ne istedikse hep reddettiniz, reddettiklerinizin listesini cebime koyuyorum. Bizde para çok. Yoksul ve yıkık Anadolu’ yu tamir ederken, ihtiyaç duyduğunuz para için Londra’ ya geldiğinizde; şimdi cebimizde koyduklarımızı, birer-birer sizin önünüze koyacağız. ”

Diplomasi...

Biraz eskilerin tanımına benzettim bu sözcüğü son olaylar çerçevesinde "kıldan ince kılıçtan keskin".Ödememenin ve karşılığını almamanın kesinlikle mümkün olmadığı bir borç bu diplomasi.

Bahsedeceğim olay elbette bir kısım basında şiirlerle karşılanan "Davos'un Fethi"(!). Başbakan kendince kendisini engellemeye çalışan eli görüyor ve "krizden fırsat yaratıyor" aynı zamanda da"oy avcılığında" bir anda ön sıralara yerleşiyor. Ezilenler, yıkılanlar, fakiri fukarası toplanıyor da güller çiçekler eşliğinde karşılıyorlar bu "Elitler zirvesinden dönen sözde fatihi". Bir gazete Davos'un düzenlenmesi için yapılan harcamalardan bahsetmişti zirveden günler önce, siyah-beyaz finans sayfalarından birinde yer alan bu liste başbakanın milyonlarca ton kömürden vazgeçtiğini gösteriyor. Garip, fetih biraz pahalıya gelmiş hele toplanan zenginler zirvesinden dönen adamı karşılayan fakir halkı düşününce anlaşılıyor ki bu şekilde daha ucuza getirildi bir çok seçim yatırımı.

Daha önceki yazılarımda yorumcular olsun kendi arkadaşlarım olsun bana biraz kızdılar. Paranoyak davrandığımı, komplo teorilerine çıktığımı söylediler. Komplo teorisini zor sanırlar da aslında en basiti odur bence. Belgeye ihtiyaç duymadan atıp tutmak, basit temellendirmelere getirmek değil mi bu teorisyenlerin işi. Bu hükümet bana kalırsa buna ihtiyaç bırakmadı. Sadece haberleri iyi ve çok fazla kaynaktan takip edin yeterli. Açıkçası ne kaynak bulmakte ne söylediklerimi kanıtlamakta zorlanmadığım bir yazın süreci yaratıyor gündem bana. Yine "Davos Fatihi"mizden bahsedeceğim istemeden ama başbakan "gül döktüm yollarına" karşılamasından sonra koşa koşa bir açılışta kırmızı kurdelayı kesmeye gitmesi ne gariptir. Herhalde o olmasaydı başkası gidecekti ne diyebilirim ki. Süleyman Demirel geliyor aklıma ansızın. Kimse bana seçim yatırımı çabasıyla özel yapılmış bir harekettir dedirtemez.

Diplomasi, sessizlik içinde bilgi gerektirir fetih edebiyatı değil, hamasi bir uslup değil bilgisi, görgüsü aklında sırası geldiğinde "kodum mu oturturum" edebiyatı değil, akıllı cevap veren bireyleri bekler. "Uzlaşmacı tavır bekler" diye bir kelime ise kesinlikle edemem çıkarlarını kazanan kişi ister diplomasi, planlanmış hesapları bir satranç edasında işlenmesini bekler "çıkar giderim"i değil elinde kozlarla girip kazançlarla çıkanı bekler. Davos'ta kozlar saniyeler içinde harcanmış ve kısa sürelik bir gelir elde edilmiştir dünya basınında. Yazıma başlarken "Davos"a bir karşılaştırma değil diplomasiye bir örnek verdim ama sonunu getirmedim.

Lord Curzon, bu sözleri söylediğinde dönemin en parlak devletinin lideri Lloyd George'ta oradaydı tüm bu sözler sarfedildikten sonra, kaybeden Yunan atına oynayıp Anadolu'da elenenlerden birkaçı konumuna düştüler. Bu süreçte İzmir İktisat Kongresi'nde hem Osmanlı'dan kalan borçların ödenmesi hem de kalkınma hamlelerinin karşılanması adına maddi kaynak sıkıntısı yaşanmış olsa da ne Mustafa Kemal Atatürk ne de İsmet İnönü, hiç unutmadı Lozan'ın o atmosferinde kendisine söylenenleri Lloyd George, Lord Curzon ömürlerini beklemekle boşa harcamışlardı.

Hoş...

1950'lerde gelen "Beyaz Devrim"(!) unutmakta bir sakınca görmedi ve dış borçlanmada kusur görmedi. Onlarda dedelerinin cebinden kendi ceplerine gelen mirası çıkarmakta ve sıkışık zamanların Sevr'ini kabul ettirmekte hiçbir sakınca görmedi.

Diplomasi adeta bir satranç oyunun açılışında yapılacak bir hamlenin "hamle" olabilmesi için oyunun sonuna dek neden yapıldığını unutmamak gerekli.

Fransız bir felsefeci "Gustav Lé Bon" şöyle demiş vakti zamanında : "Uluslar görünürdeki varlıklarını yitirmekle yıkılmazlar.Bu felakete uğrayanları yıkan asıl illet; belleklerini yitirmiş olmalarıdır."

29 Ocak 2009 Perşembe

Sorumluluğumu tamir ettim... Artık çalışıyor...


Bitti...

Yok yok melankolik bir yazı değil bu, yahut ima,sima anlatacakta değilim biraz imge,simge var desem de yalan olmaz ama. Bir dönem daha bitti manasında bitti. Biter bitmez koştum odama koşarken düşürdüklerime aldırmadım, arkama bile bakmadım anlayacağınız. Odam eski aşklar, hatıralar, anılar yığını olmuş baktım ki zihnimden saçılanlar kağıtlarda, kağıtlar ise dev kutularda yer bulmuş.

Attım hepsini bavula...

Mola verilir ya yollarda, durdum yolların her sevdiğim yerinde. Sarışın, alımlı tospaam,woswos'um ya da orjinal adıyla 56 model Beetle hiç yalnız bırakmadı beni. Yanlış zamanlarda yanlış ellerden alıp yanlış ellere verişimi hiç hatırlatmadı, belki de o da unutmuştu benim oldu Ankara - Tekirdağ arası her beyaz kesik çizgide. Karnımız acıktı bavullar anılar, aşklar, hatıralar dolmuş arka koltuğuma sığdıracak arkadaşlara yer kalmamış kim bilir belki bir gün olur diye attım bavulları da yer açtım geleceğimin yol arkadaşlarına.

Tekirdağ...

Yollar biter bitmez aralanan bu güzel şehirde güzel bir gezinti geceden arta kalan gündüze değer katmak istedim. Arabam yollarda her duruşunda arındı ağır yüklerinden, duygularından ,hatıralarından yorgundu o; ben yürüdüm.

Burnumda yalnızca denizdi kokusunu duyumsadığım, öylesine güzel öylesine derin övgüleri yapamam basbayağı yosun, anason bir kısım da falan-filan kokuyordu. Ama belki de algılarımız değişmişti yıllar yılı geçen günün yağmurunda ıslanmış tuzlarla aşınmış bu taşlarda yürümek mutluluktu. Uzun süreden sonra mutluluk ise ayrı bir mutluluktu. Bu şehirde güleceğim dostlar da vardı gün olup sarılıp ağlayacaklarım da, muhabbetlerin en güzelini yapacağım insanlar ise bir iki dakikalık mesafemde şimdi. Anladım ki ihtiyacım yok benim melankolilerin tümüne. Uzun zamandır aç olduğum geldi aklıma onca yük atmıştık yolda yorgundum. Hemen "Tuna Cumhuriyeti'nin" milli yemeği geldi aklıma koşup bir "sorumluluk simiti" aldım. Öyle ya yaptıklarımı başkalarının üstüne atamayacaktım artık, kendi hatalarımın hesabını her melankolik yazımda çıkarmayacaktım başkalarından, ağlayacaksam bilecektim ki kendi hesabıma doluyor gözyaşlarım duygu kasasına artık. Ve bencillik değil artık başlayan tamı tamına "sorumluluk" görüp görmediğim herkese tavsiye ettiğim sindirimi zor, gururu,onuru yüksek bir kavram.

Zaman hızlı geçerken ufak güneş pırıltıları arasından hava kararmadan bir minik yağmur başladı. Korkmadı kaçınmadı kimse yağmurdan. Sildi, süpürdü temizledi son kalıntıları yağmur. Şemsiye altındakiler, pervaza sığınanlar ise sorumsuz ,korkak ve yaşamdan zevk almasını bilmeyen kendi kendilerine kaldıkları her anı kendilerine eziyet eden üzüldüğüm insanlardı.

Şimdi o üzüldüklerim,
şarkılar söyleyecek, eşe dosta söylenecek ya da sadece söyletecek,
kimisi yazacak, defterlerin köşesine ,sıraların üstüne ,beyaz kağıtların en pürüssüz yerine
ve şüphesiz yine kopya kalplerinin tadında sorumluluğunu almış birisine benzeyecek tatları her yaptıklarının.

Ağlayan, sızlayan, inleyen, ölen, tatmadık acısı kalmayan, boğulan, göçen, yiten sizlersiniz...

Ben mutluyum... Söylesenize ne zaman suç oldu mutluluk ?

20 Ocak 2009 Salı

Jules Verne'in Nehirleri

"Neden öldürmüyorsun ?"
                            Vanilla Ninja

Senden kaçmak giderek güçleşirken, her dakika her saniye yaklaşırken kara deliğe. Yok oluş, kaybolmak, karamsarlık mutluluk verirken düştü Enigma'm bir denize. Biz değil, ben yenik sayıldım her savaşın sonunda kaybedeb taraf belirsiz bile değilken.

İnsanlar düşman olduğunu söyledikçe, senden öte dost bulunacak bir dokuzuncu köyün hayalini kurmadım, bana yalan söylememiştin...

Giderek senin emrine girdiğimi söyleyenler umurumda değildi, dilediğim an serbestimi elimde tuttuğum ortadaydı, özgürlüğümü almanın can yakıcı olacağına kulaklarımı tıkamış olmalıyım...

Sana zarar verecek ben miyim diye soramam "ben" kavramım yok yanında, ama ihtiyacın yoktu.. Hayallerimle güzel bir oyun oynamaya.

Gözlerin ne kadar hızlı değişirmiş. Jules Verne hikayelerinde ki nehirlere benzetirdim gözlerini, hep durgun ve akıllı içinden geçenler ise aklın sınırlarını zorlayan ama zararsız, nehirlerin bu kadar hızlı korkutucu ve tehlikeli yükselişini görmemiştim... 

Biliyor musun ? 
...elbet biliyorsun da yine de söylesem daha önce can yakmamışların ne kadar tehlikeli olabileceğini. Sözlerinin en ufak vurgusundan kalbe kurşunlar saplayabileceklerini. 

Gözlerini benden kaçırmana gerek yok artık,
Sözlerin en ufak güvenlik önlemine gerek duymadığım anda vurdu zaten.
Ölmek için yeterince özgürüm sadece seni bekliyorum son vuruş için.
Tüm rüyaları unuttum, tüm hayaller parça parça yerlerde
Değersiz gördüğün şu kelimelerimle kendimi yok etmeden
Merak ettim de neden öldürmedin beni hala ?

8 Ocak 2009 Perşembe

Bilim kuşe kağıtlara gömülürken....

21 Mayıs 2008

Unutulması en kolay tarihlerden birisi. Unutmayacaklar ise zaten bilime gönül vermenin delilik sayıldığı ülkemde sağ kalabilen,akıllı kalabilen ve dik durabilen bir kaç bilim insanı.
21 Mayıs'ta Tübitak yasası yürürlükten geçtiğinde gazetelerde Türban konuları yeni yeni açılmakta mitinglerden şehitlerden bahsedilmekteydi, yani gündemde bir tek savaş yoktu hala aynı şeyleri pişirip tartıştığımız zamanlardı yine ve ben o günün hatırasına saklamıştım bir gazetenin düzgün kesilememiş küpürünü. Sonu başlangıcı olacak diye iddialı konuştuğum haberdi kendileri bakalım öyle olmuş mu ?
Yasanın dedikleri oldu mu ? Evet hem de fazlasıyla. İki ay sonra Tübitak'a ait burs kaynakları devlet (!) denetiminde kontrol edilir olmuştu, ört bas etmenin yolu olarakta burslarda yüksek oran da artışla gözlendi. (Benzeri bir çabayı polise,askere göz kırpmak isteyen şirinlik abidesi Erbakan'da yapmamış mıydı ? ). Tam hop noluyo diyen bir kesim oluşacaktı ki yaprak dökümü değil, yaprak koparımı dönemi başladı ve Tübitak bünyesinde ki mazlum edebiyatı değil de bilim yapan onlarca insan ve yine onlarca yıllık emek kapının önüne koyuldu. Tanımadıkları bir özel şirket gibi olmuştu Tübitak onlar için artık... Bir firma.... Şirket belki de...


Atılmalar ve zoraki istifalar dergi bünyesinde yaşanmaya başlayınca, Tübitak'ın dışarıya açılan penceresinde halkın tedirginliği başladı daha bilim çocuk zamanından beri içli dışlı olduğumuz yazarlar, mektup yollayıpta cevap alabildiğimiz belki de tek insanlar birer birer künye'den düşer olmuşlardı. Dergi giderek bir çevirmenlik abidesine dönüştü önce, her yazının altında populer science ismi gözükmeye başladı farkedemedik belki de sonra baktık ki derginin en özgün kısmı sizden gelenler bölümü haline dönüşmüş. Ve bir gün "Her ayın 15'inde basılır." denilen ve üzerine 3 gün yolda geçirse 19u kesin elimde diye hesap yaptığınız dergi korkunç bir sahtelikle açıklama yapar, Bilim ve Teknik, Bilim Çocuk dergileri artık abonelik almayacaktır sebebi ise yollarda dergilerin başına gelenlermiş, 1999'dan beri abonesi olduğum dergi bir kez olsun harap ve bitap düşmüş gelmedi elime yahut gel
memezlik yapmadı. Rötar yaptı 1 ay sürdü belki de ama tatile gittiğimde apartmanın girişinde buldum dergilerimi 3 aydır orda dursalarda sağlam ve kendinden emindiler, poşetinden çıktıklarında "dik" durabiliyorlardı "düzgün" bir yüzey üzerinde. Asıl büyük hayal kırıklığına daha varmış bilemedim, dergimin geldiğine dair anons yankılandı ve ben koşarak indim yurt merdivenlerinden karşımda bir broşür vardı. İnternet alemi dedim sinema dergisi falan heralde belki de ucuz pizza veren bir yer açılışında katalog bastırmıştı.

Fakat o baktığım şey "Bilim ve Teknik" dergimdi ve bir IKEA kataloğundan da vasat durumdaydı. Kuşe kağıda basılı kapak ve ilk on sayfada artan Tayyipsel ve Gül'sel gülücük oranlarıyla dergi artık tanıtım broşürüydü. İstesem doğan burda rizzoli denen garip isimli kuruluş bana "hey girl" gibi bir dergiye dahi 50 yıllık abonelik verir yazık ki fakir kalmış dergimiz artık kapıya broşür teslimi yapmak istemiyor.

Zaten iyice fakirleşmiş künye de ne anlattığını toparlayamamış bir
yazıyla başlamış ve kısacadan bitmişti. Artık kurumdan koparılmak istenen bir dergiyle karşılaştığımı farkettim, yazık olmuştu açıkçası ve ülkemin çürümüşlüğünün artık yüzeye çıktığı bir zaman da "düz" bir yüzeyde yoktu zaten politika ve siyasallaşmanın "reklamı" haline gelip "yumuşamış" dergim için. Sanırım bana öğretilen son deney de bu oldu Bilim Teknik'in son sayısında... Artık dik durmuyor Bilim ve Teknik Dergisi (!)...

1 Ocak 2009 Perşembe

Hayal...

"O bir hayal unut gitsin, o bize en uzak gezegenin çok yakınından geçen bir peri"
"Titanic"

Eski tadı vermez ya yeni şeyler asla işte "hayal" eskiye duyulan özlemi bugün yaşayabilme umududur. Plastik hiçbir araba, sovyet malı teneke arabam kadar kıymetli olmadı. Kurma kolu aramıştık şehrin dört bir yanında bulduğum da hayalim olduğunu fark ettim kurma kolunun. Ama her hayal gibi onu da fazla kurmamak lazımdı, kaybetmemek için.

"Hayal" siz en kuytularda uyurken gökyüzünde ki yıldızların sayısını tahmin etmek kadar zor şimdi.
Gözlerimi dikip baktığım her yerde "hayal"in gözlerine denk gelmek te bir o kadar zorlu.
Basit hayatlarımız var.Ancak yürümenin güç olduğu anlarda kıymetini anlıyor ya insan özgürlüğün, "hayal" özgürlüğe kavuşmak kadar güzel, kavuşunca unutmak kadar da vefasız. Bir çok durumlar arasında geçip giderken zaman, onu hatırlayıp gülümseyebilmek aynı anda da asla diyip hiç gereği yokken üzülebilmek.

Bir yıldız kadar büyüksün heybetlisin, ilköğretimin getirdiği bilgiler öğretmiş sana içinde protonların nötronların gezindiğini en muazzam yapısın belki de ama uzakta görünen gezegene ulaşamayacak kadar güçsüzsün.

Olmayacağı bilindiğinde mundar dediğin, umuda kapıldığında umutsuzlukları sepetlediğin, her umutsuzluğunda yine başa döneceğin,döneceğim... Hayal'im.

Çok kurarsan bozulacak, az kurduğunda umutsuzluk kapıyı biraz erken bir saatte çalacak. Ama çalıştığı her an yüzünde hayal'in yarattığı gerçek gülümsemeler alacak.

24 Aralık 2008 Çarşamba

Gözlerin,gözlerim karanlık...

"Gözlerin başka baktığı yerlerde sana rastladım gözlerinde ben vardım."


Her gün bindiğim otobüs... Uzaktan yine yavaşça yaklaşıyordu. Yolcularla dolu olduğunu isteseme de binemeyeceğimi bilmiyordum. Otobüs yaklaşmadan gözlerim gözlerini aradı yüzünde, ellerini hissettim daha önce bana ait olan ellerimde. Perdeler kapanmadan ışıklar yandığında hata yaptığımı düşünmüştüm. Oysa ellerimde hissedemezdim ellerini, ve hisleri unutamazdım gözlerin gözlerime değdiğinde.

Kaç dakika sürerdi ki buluşmalar kaç gönül yakalanırdı ansızın söylenmemiş aşklara. Ve imzasız bir sözleşmenin üstünde mutlu olur muydu aşk. Zaman hızlı yakaladıysa da çabuk bırakmak istemedi. Çabuk terketmek istemedi ama hep kısaydı sıkış tıkıştı uzun gibi görünenlerin içinde başkalarının parmağı el ve onlardan zorla koparılmış zamanlar vardı. Asırlar limitinden aşk yapan günüme inat önce günlere yenildik... 

Güzel, gittiğinde ardında hiç kırıklar bırakmadı kalbime batmıştı gidişi ama anılar vardı ve kötü anılar giderken benim kırdıklarımdan ellerime batanlardı. Kendi tetiğimi çeken yine bendim. 
Affetti yada sadece öyle davrandı. Sevmedi ya da hala severmiş gibi davrandı. Bilmedi, hatırlamadı,görmedi belki ama hiç kalp kırmadı. Geri döndüğünde gözlerde bir kaç dert tünemişti. Eskisinden canlı bakıyordu ama zihni kalabalıktı. Farketti ki bindiğim otobüsler beni yine aynı durakta indirmiş ben hala bıraktığı yerdeyim. 

Elimi tutar mı diye bekledim...
Gözlerime tekrar bakar mı dedim...
Ya aşka bakar mı gözler tekrar...
Hayat farklı zamanda yaşansa bize neler getirirdi ? 
Binlercesi aklımda dolanırken gözlerimi kapattı elleri. Hafif bir koku vardı, tanıdım. Bir otobüse binmeden beni güzel bir yere götürdü gözlerim kapalı. Olanları hatırlamıyorum ama dakikalardı bizi sınırlayan önümüzde ben sana çok aşık olmuştum sen sadece gülümseyerek gözlerime bakıyor yerli yersiz parmaklarını hissettiriyordun ve bitti.  Bir şiir yolladın senin gönlünden başkasının diliyle yazılmış. Biz farklı coğrafyalarda okuduk onu. Kendimizden bir şey bulduk, hüzünlendik, sevdik,anılarımız canlandı ve bir daha göz göze gelene kadar çıktı aklımızdan. Hayatın içinde bulduk kendimizi...

Ben hala o durakta... Karşıdan gelen otobüse bakıyorum...

19 Aralık 2008 Cuma

Buraların en yüksek yeri...

Yeniden konuşalım, daha önce konuşmadık ama yeniden konuşmak gibi geliyor seninle konuşmak. Belki gözlerinin içine bakamam ama karmaşamı paylaşabilirim seninle. Hayatın duraklarından vardığım yerde bulduklarımı paylaşabilirim ve sonra da seni nasıl tanıdığımı anlatırım. Ama gözlerine bakamam...
Gel buranın en yüksek,en soğuk yerine çıkalım. Sarı ışıklar... Beyaz ışıklar yer yer gölgeler ama yine sarı ışıklar... Ve sen konuşsan, nereden çıktığı belli olmayan bir konu hakkında bir çok şey söylesen bana. Ben aralarından acaba bana mı ithafen söyledi diye güzel sözler ayıklasam sözlerinden. olmayacak işleri oldursak ta bıraksam şu karanlığımı üzerimden artık. Kış geldi,soğuklar geldi karanlıklar üstüme çıkıyor belki ama ben hiç üşümüyorum seninle. Çünkü sende üşüyorsun, herkesin aynı durumda olduğu yerde kelimelerin o durumu ifade etmesine gerek yok. Hissedeceğiz belki ama asla gerçekten üşümüş olmayacağız.

Konuşmaya devam et, nereden geldiğini bilmediğimiz bir konuda konuşalım. Kimin seni buraya getirdiğini konuşalım. Ve sen bana, beni nasıl bulduğunu anlat.

Sustu...

Neden,nasıl, ne yaptım ben derken aniden ağzımdan fırlayıverdi sözcükler, ben değildim sanki bunu söyleyen...
"Kurtar beni bütün renklerden..."

Gitti... Yalnız olmaktan mutsuz değildim üzülmedim gittiği için,bir kayıp değildi sanki ama dünyalar kaybetmiş kadar da kötüydü yüreğim. Bir his vardı içimde peydahlanan. Üşüyordum...

Koşarak indim tepelerden aşağı, gözlerimde ya da zihnimde hiçbirşey yoktu sarı ışıklar büyüdü gözlerimde içeri girdim ve kapattım kapıyı üstüme.

18 Aralık 2008 Perşembe

Suçluların telaşı içindesiniz...

"... 1960 öncesi...

Ana muhalefet partisi CHP’nin lideri İsmet İnönü, meclis kürsüsünde iktidarın keyfi, hukuk dışı icraatını sert bir dille eleştiriyor.
Demokrat parti milletvekilleri, Atatürk’ün silah arkadaşı, ondan sonraki cumhurbaşkanı bu yaşlı, kurt politikacıyı konuşturmamak için bağırıp çağırıyorlar.
Hakaretler yağdırıyorlar, aynı anda da sıra kapaklarına vuruyorlar.
Paşa bu şamataya aldırmadan konuşmasını sürdürüyor.
Sonra birden sus
uyor ve DP grubunu izlemeye başlıyor.
Paşa’nın sustuğunu neden sonra fark eden DP milletvekilleri şaşırıyor, onlar da susuyor.
O zaman paşa tane tane tarihe geçen şu sözlerini söylüyor:
"Sizi tarih kürsüsünden seyrediyorum. Suçluların telaşı içindesiniz."


Yıl 2008, Türk televizyonları ilk örneğinin üzerinden çok uzun süre geçmeden bir başka TV'de "yüzleşme(!)" seanslarından birisini sunuyor. Susan toplumun kahramanlığını üstlenmiş büyük bir çevrede cengaver kabul edilen bu ana muhalefet partisinin önemli bir gücü, diğer yanda iktidarın en uzun dönemli ve en tartışması bol büyükşehir belediye başkanı. İkiside güçlü olduğunu ikisi de haklıların haklısı olduğunu idda eden birbirlerine pabuçlarını ters giydirecek verilere sahip olduklarnı iddia eden iki insan. Bir yanda TV dünyasının güçlü ve bir o kadar da "halk dostu" madalyasını defalarca hakettiğini düşünen düşündüren bir sunucu.



İşte Türkiye siyasal sistemi bu kadar...



Peki ya diğerleri, kalabalıklar... Çok büyük kalabalıklar ama. Hani televizyon başındakiler, televizyonlarını yeni açmış izleyiciler ya da ekranı kan revan içinde küfüre boğmuş seyirciler. Ya onlar bu tartışmanın neresinde ?

Onlar bu demokrasimsi evcilik oyununun neresinde yer alıyorlar ? Belediye başkanının manipüle edilmiş beyninin "bırak şimdi Ankara halkını" diyen zihniyetinden dışlanmışken kendi halkını adamdan saymazken, partizan mantığıyla seçime bayraklarla koşan bu halk bu işin neresinde ?


Bu halk 1968'den beri yerinden pek kıpırdamadı aslında gidin bakın hala orada. Televziyon başında sevdiği sanallıkları alkışlamakta sevmediklerini mekaniğe dijitale elektroniğe inat tükürüğe boğmakta. Aynı "radyoların içinde küçük insanlar var sanırdık" diyen bir zamanların küçük anneleri babaları gibi. O sanallığı öylesine gerçek zannettik. Ve politik olduğumuzu da kendimize ancak böyle gösterdik başkasına arkadaşımıza, eşimize dostumuza kanıtlayamıyorduk ama birgün elbet onlarda TV'ye çıkar ve onları görebilirdik belki. Yahut facebook,msn gibi dostlarımıza "melih çok komikkkkkk" yazabilirler değil mi ?.... Değil mi ?

Bu TV başı yapıları sevmediğimi ancak Türkiye'de de başka türlü olmuyor gibisinden açıklama yaptığım bir yazımın olduğunu belirtir ancak yine de belki bir başlangıçtır bu diyerek umudumu korurum.

Yıllar geçti teknolojide bizde ve tabi Çelik'te değişti. Ama İsmet İnönü'nün verdiği tarih dersi zihinlerden silinsede geçerliliğini bir gram dahi kaybetmedi. Dün, siyasetin agresif adamlarından birine dahi sahne oldu televizyonlar. Hiç beklemediğimiz yok artık dediğimiz görüntüleri saf bir heyecanla izledim. Ve yine zihinmden sadece bu tek cümle geçti "suçluların telaşı içindesiniz". Yapılan hataların, batılların , yalana inanmışlıkların sonu hep gelir denirdi de zamanı yavaş işleyen Türkiye Cumhuriyeti'nde "Saatleri ayarlama enstitüsü" dahi görevini eksik yapar oldu. 15 sene görevde kalabilmiş yolsuzluklarını süslü püslü anaokulu çocuklarını özendirecek panolarda saklamış. Bir Ankara'dan şehirsel dönüşüm atağıyla söz ettirmiş bu beceriksiz dönüşüm ustasının suçları ortaya çıktıkça saklandıkları renklerin içinden, telaş baş gösterdi aniden. Zihinler karıştı, karışan kafalar aklı çığrından çıkardı ve devreye bağrışlar gürültüler saygısızlıklar içinde Türkiye'nin başkentinin başı olan adamın TV başındaki aymazlığı ve bağıran zihniyeti ortaya çıktı. Gözler büyüdü, sesler yükseldi tartışma büyüdü ve bir adam bilinçli halkın gözünde kendine ait küllerini dahi savurup yok etti. Dengir Fırat'ın dahi kendini kaybedişlerini görmüştük belki ama bu raddede bir yokoluşa geçiş ancak suçun verdiği can yakıcılıktı. Gerisini hemen hemen takip eden bilinçli kesim biliyor, bilinçsiz olan olmaya zorunlu bırakılan kesim ise ya çıkarının peşinde el etek öpme gezmelerinde ya da en karamsar bakış açısıyla halen olaylardan bir haber ekmeğinin peşinde.

Kemal Kılıçdaroğlu'da kabul edecektir ki kendisine çok fazla görev düşmemiştir bu tartışmada %80~ oranında konuşan Melih Gökçek'in geriye kalan %20~lik kısımda ise konuşmalara müdahale etmesi tartışmanın etkin ve en çok boğazı paralanan kişiliğini gösteriyor. Sonuca halk karar verecek dense de yine medyanın manipülatif yapısına kanan, okuduğu gazeteyi "hepsi aynı nasılsa" diye seçen kahvehane toplantılarının en güvenilir adamının devlet babaya en yakın olan kesimi olduğunu kabul eden zihniyet ve zihniyetler kararı yine kendileri veremeyecekler. Geçmiş gün olur da "Aziz Nesin" konuşacak olursa yine diyecektir "bu ülkenin yarısı eşektir" diye yine yine haklı çıkmayı da başaracaktır.

Türk halkı derin uykusundan uyanacak mı ? Televizyon başında ki kalabalık bu kadar da değil deyip 5 yılda bir olan "kendi kendini yönetme" geleneğini bir gece de yıkabilecek mi ? Bu kadarı yeter diyebilecek mi ?


50'lerde başa gelmek için "yeter söz milletindir" sloganını kullanan demokrat partinin bu slogana ironik yarattığı zihniyetin bu kelimesi günümüz halkına ne zaman vakıf olacaktır. Bir 58 yıl daha beklemek mi gerekmektedir ? Umutlar azalıyor ve ancak Cumhuriyet'in zamanı da azalıyor. Bir kaç kahraman kurtarmak için çabalıyor kah batırılıyor kah bir kırık gözlük bir keskin kalem bırakarak bir gericiye can veriyor... Halk ne zaman gözünü açacak ?

Halk uyanana kadar ayaktasınız, tarih kürsüsü bu ülkenin geleceğine de son verecek bilirim hissederim ama sizlerde yargılanacaksınız ve canınız yanacak sizi kurtarmak için yanınızda olmasını bekledikleriniz ise ancak kendi dertlerinin peşlerinde olacak.

6 Aralık 2008 Cumartesi

Eskiden buralar hep ince esprilermiş...Şimdi şimdi bu "şeylere" güler olduk...















"Biz de artık iyi şeyler yapabiliyoruz."

Kesinlikle bu tip klişe cümlelerle başlayamam yazıya. Çünkü hem klişelerden rahatsızım hem de "biz" mantığında kendimizi ötekileştirmekten hoşlanmıyorum. Uzun uzadıya mütalasını yapmanın da hadisesi yok kabul edelim göze kulağa duygulara hitap eden şey gerçekti ve ben bu gün bu iyi filmi izledim...

AROG

Sözün ilk başlaması gereken yer sanırım Cem Yılmaz'ın bu sefer gerçekten riskli bir iş yapmış olmasıydı. Espiri seviyesi ve ince nükteler dikkate alındığında filmin istediği bir anlamda kültürel birikim ve ince espiri anlayışı. Bu bakımdan hedef kitlesi çok çok dar keza siz bu filmi Starbucks'tan çıkıp koltuğa oturmuş bir anlayışla izlerseniz, "bööğk ne kadar kötü olmuş TikiCan" diye bir tepki verirsiniz ki, sanırım kimsenin gülmediği yerlerde 2-3 kişilik gülmekten yerlere yatan güruhu elbet görmüşsünüzdür. Evet, işte onlar o geniş kalabalıklara oranla iyi-kötü birşeyler bilen insanlar.

Film öncesi elbette her filmde gerek gişe olsun gerekte seyirci ilgisi olsun sürekli bir "Recep İvedik" karşılaştırması yapıldı hatta şahidiz ki "Mustafa" filmi dahi bu karşılaştırmaya kurban gitmiştir. AROG bu bakımdan birde güldürü öğeleri üzerinden tartışıldı ve Cem Yılmaz, "İstesem handycam ile de çekerdim ama ben özen göstermek istedim" dedi. İddalı ve benim canımı sıkan bir laftı. Açıkçası ne sanıyor ki kendini gibi önyargılı cümleler kurdum. Daha filmin girişinden itibaren de farkedildi aslında kalite, HD,VCD,VHS karşılaştırması değil bu ama iyi kötü film izlemiş bir adam görüntüyle etkileme işini bilir; bu anlamda gerçekten iyi bir iş yapmış olduğunu benim gözlerim onaylıyor. Ayrıca her ne kadar Jurassic Park'a defalarca gönderme yapılmış olsa dahi Dinozorlar ya da öteki canlılar pixel karmaşası içinde gerçekten çok uzak bilgisayarı nereye koymuşlar acaba denilen yapıda değildi bu anlamda can sıkabilmesi olası detaylara takılıp konuyu kaçırmadık. "Türk komedisi bel altına çalışıyor" zihniyetinin son örneği oldu sanırım bu film buradan da sonradan çekilmiş hababam sınıfı filmlerine, pek tabii ki sanki ilki tutmuş gibi devamı çekilen "Maskeli Beşler" serilerine ve elbette kabalığın güldürdüğü "Recep İvedik"'e kadar hepsine de gayette bitirici olmuş bir filmdir benim gönlümce. Küfürden kopalım elitist bir hayata yelken açalım diyen bir insan değilim sayısı önemli değil ama seviyesizleştirici ve "başka türlü popüler olmuyor" denilen türünü sevmiyorum. Filmde bunun kanıtı sadece tek bir söz kullanılmış olmasıydı gayette hoş bir yerdi.

Birçok komedi filminde yaşadığım korkuyu da yaşadım aslında, "evet espirileri sıra sıra dizdiler son dakikalarda yaklaştı seyircide genelde güldü pat bir sonuca bağlanacak işler" deyip senaryo eleştirisine girdim. Suçlu değilim çünkü bize bu göstrilip bu öğretildi. Ancak hangi izleyenin içinden "ya benimsin ya toprağın" sözünün bir milyon yıl önce olduğu tespit edilen bir mağarada bulunmuş olmasını istemedi. Medeniyette bizim de payımız var diyebilmenin gururunu 2-3 dakika da olsa bir film bize yaşatmadı mı?. Bence duygulanan ama komedi filminde ağlanır mı diyerek "heheh süper film yaa" diyen de var...Olmalı....

Olmasaydı da böyle olsaydı daha mı iyi olurdu ne dediğim bir yanı olmadı açıkçası herşey gayet yerli yerindeydi bana göre ve Türk Sinemasında bir mihenk taşı olabilecek ince espiri devriminin muhtemel öncüsüne de eleştiri yapmayı öznel çalışan aklım istemedi.Bu dalda film yapan bir Yılmaz Erdoğan bilirdim bir de Cem Yılmaz var kötü eleştiri deki beceriksizliğim biraz bundan sanırım. Ancak sanırım film bittikten sonra da güldürücüliği devam ediyordu keza en az filmde ki espiri sahnelerinde olduğu gibi bir kahkaha atmama sebebiyet veren olay bir seyircinin kızgın bir şekilde "1 milyon yıl önce dinozor yoktu ki bikere" demiş olması ve yanındakinin de "bende oraya takıldım evet evet" demesiydi. Zaman makinesi, GORA'lılar, uzaylılar tür tür canlılar bunlar hep var zaten...Evet...

4 Aralık 2008 Perşembe

Durakta....

Oyuncakçılarda aramaktan yorulunca bildiğim yöntemlerle bilmediğim zamanlara gidebilmek için yürüdüm otobüs durağına. Hafif kalabalıklar arasından sıyrılınca oturma fırsatı buldum belki bir gün gelecek olan otobüse özlemle. Çok iyi hatırlıyorum hemde gayet net. Kırmızı bir kulaklık beyaz bir kablo dışarıya doğru gelen hafif bir ses. Hiçbirşey olmadı, hatta zaman bile olduğu gibi durdu. Yavaşça başını çevirdi baktı, tam gözlerimin içine hiç şahidi olmadığım bir bakıştı bu tahminimce ona özeldi. Uzun süre ne kadar bilmiyorum gerçekten uzun süre gözleri gözlerimi, gözlerim gözlerini seyretti, sonra usulca toplumun "ol" dediği odaklara çektik kendimizi. Müzik sesi durdu, şarkının değişmediğini biliyordum, beni dinliyordu benden ses çıkmasada. Ya da uzaktan gelen tren sesinden hoşnuttu ve kapattı... Aklımdan o kadar düşünce geçerken benim sesim benim bedenimden benden habersiz yankılandı...

- Biraz konuşalım mı ?
- Evet, lütfen dedi kırmızılı kız siyah fularından tamamen kaldırdığı başından onaylayarak. Belli ki yol esir etmişti onu da yahut mutluluk sonrası acılarındaydı. Düşünmeden evet dedi. İsmini merak etmediğimi söyledim ona, bunu düzgün bir şekilde ifade ettiğime yemin edebilirim. O da hayır istediğimiz bu değil zaten sadece konuşalım diyerek cevap verdi. Gözlerim, gözlerinde rahat gezinemiyordu artık...
-Yol yapıştı üzerime her hüzün her mutsuzluğun ardından. Artık yaşamın saat ya da dakika olarak akması gelmiyor gözüme, bak dedim siyah asfalt üzerine beyaz çizgiler... İşte benim dakikalarım saniyelerim onlar. Görmesem de geçiyor görmesem de ilerliyor vakit.

Hiçbirşey demedi, yahut kendi zihinimin algısında duyamadım sesini. Çok sonra duyulur hale geldi.
-Herkes gibi değil biraz buruk çoğu kırgınsın sebebini biliyorum sakın anlatma, hayat bu yollardan ibaret, gözlerim bilincinde ki sen çok farklı senlerin esirisin.

Susma sırası bana gelmişti belki de. Uzun süre sustum cevap vermek versem de gözlerine cevap vermek isterdim. Yapmaktan korkuyordum, bakışlarım onun gözlerini yaralar diye korktum. Bir otobüs durağı iki insan.

-Ne kadar da soğuyor havalar kış gelince. Ne kadar kötü gönlümüz evvelden buzlar içinde biz hiç üşümüyoruz...
-Ne kadar korkunç yalnızlık, ne kadar acı verici mutlu edici.

Gözlerinin içine baktım, sustu o da baktı. Kim ne kadar birbirimize yaklaştırdı bilmem, kokusu geliyordu burnuma sadece, ufak meyvelerden birisiydi adını hatırlamadığım ama hafif bahar vardı. Biraz canı sıkkın bir bahar kokusu... Bize ait olmayan hatta sonuna kadar bizden uzak olan bir otobüs gürültüler saçarak yanaştı bir sonraki durağa. Ve sustuk... O müziğine geri döndü, ben düşüncelerime. Bir vardı bir yok oldu....

3 Aralık 2008 Çarşamba

Yürümek Zordur...

Saçlarım…


Karmaşık, dumanlı, ruhum gibi…

Ankara’nın tozundan dumanında…


Zihnim…


Bölük zevklerin odağında…

Yıkılmış, düşmüş bantlarla yapıştırılmış…


Avuçlarım…


Allara bulanmış her mutluluğu yakaladığında

İpuçları kesmiş parmaklarını…


Dizlerim…


Çocukluğumdan beri sinirli bana

Hep yaralı, hep kaçarken üzerine düşülen…


Düşmüşüm, yıkılmış yere açar açmaz gözlerimi kalkmışım ayağa denge kavramına ithafen yazdığım her satır yerlere fırlatmış beni. Övgüler boşa savunmalar ise çaresizdi parmaklıklar ardında hükümlerin altında. Fikirlerim kâğıtlarda esir olmuş metin avcılarına cadılar yakılmış alevlerinde, kimse anlayamamış düşlerde kâğıtlarda senin olduğunu. Yağmurlara saklanmış gözyaşlarım, minnete minnet duyar olmuş düşmüşüm bir soğuk sığ kuyunun içine… Çıkarmışlar sonralarda beni henüz yaşamım tamama ermeden… Her yanımda kırıklar, yıkıntılar, ezilmiş çarpılmış kemiklerim, başım dönüyor tutamıyorum ayakta kendimi, gözlerimi açıyorum… Islanmak değil bu sırılsıklamım… Üstüm başım aşk içinde…

2 Aralık 2008 Salı

Dialektik kovalamaca



İşler iyice değişti...

Var olan dünyam biraz farklı biraz komik şimdilerde...

Yüreğinden bir türlü çıkaramadığın gerçek gülüşü senden beklemiyorum bile... Ama seni özlüyorum....
Açıkçası renklerinden de sıkıldım, ama alışılagelmişinin bir yanlışla değişimi hoşuma gitti hatta çok güzel oldu... Çevrenden hoşlanmıyorum, konuşmaların ise sıkıcı.... Ama muhabbetlere bayılıyorum, hepside çok iyi insanlar... Silik bir karakter olduğun geliyor aklıma, farkındayım ki güçlüymüşsün biraz uzaktan bakınca, sonra bakıyorum karınca bile kimi yerde daha güçlü... Herkese senden bahsediyorum belki, sen sen olmuyorsun senden kaçıyorum bir iki laf etmek istemediğimden.
Sen beni farkedinceye kadar ölmüş olmayı diliyorum, ama yarın bana sırılsıklam aşık olman bence çok güzel olurdu.
Oyunlardan hoşlanmıyorum ama hayatın oyunlarla dolu olan yanında zorluk seviyesinin yüksekte olması ayrı bir zevk.

Sen olmamaktan bahsediyorsun, varlığına aşıksın ben varlığımı yiyorum, ölmekten korkuyorum...

Bu dünya çok güzel ve bir o kadar da sinir bozucu... Nil güzel bir o kadar kızgın...